31 Aralık 2011 Cumartesi

yeni yıl kutlu olsun mu?

Diliyorum.

Yeni yıl diyince aklıma gelen hep TV karşısında çekirdek çıtlamak oluyor.Gerçi ben o vakitte uyuma taraftarıyım.Bu sefer ise farklı olsun istiyorum mesela arabayı alıp Mudanya'ya doğru kaçmak.Havanın soğuk olması ilgilendirmiyor beni.Sahilde tek başıma atılan fişekleri izlemek istiyorum o kadar.
Bu da gereksiz günlerden biri benim için.Dünya 365 günlük turunu tamamlıyor falan.Peki bu bizimde 365 günlük yükümüzü atmamıza yarıyor mu hocam? Olsun be, umut var.
Adettendir yinede sağlık,huzur,para vs diliyorum hak eden herkese.
(iç ses: nah kaçarsın uyuyacaksın yine.)

MUTLU YILLAR O ZAMAN.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Film tadında

Rüyanızda çocukluğunuzu görmenizi dilerim.ben küçük Aybike'yi gördüm ve çok sevdim.tombul sosisimsiiii :) sarı saçlı(!!!!!!!!) ve pek tatlı.akshjdjg tamam güzeldi işte rüyam, dağılın.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kitap reklamı

"...yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu heyecanla elimi sıktı. 'Hadi fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına. 'Sanatçılar galiba.' 'Hadi canım' dedi adam omuz silkerek.
'Çoluk çocuk bunlar.'"

Bu kitabı okuyun da dibiniz düşsün emi!
Daha 156ıncı sayfadayım,elimden düşüremiyorum.Fazlasıyla okubenisi olan bi şeymiş.
öyle ki çok sesli ortamlarda bu kitabı okurken rahatsız olmazsınız, dehşetcengiz sürükleyici.Zaten New York Times Bestsellerlardan kendisi.JOHNNY DEPP der ki: 'Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.''

21 Kasım 2011 Pazartesi

26

tekrar o duygular kendini ele veriyor. yine aynı haldeyim. ben yine ağlıyorum. ben hep ağlıyorum.
aklıma bir otel odasında terk edilen kız geliyor. o hep sevgi arıyor, sevgi istiyor.
bazen o kadar çok şey düşünüyorum ki bunları kelimeye dökemiyorum. içime doluyor, çöpü dökmeye kimse gelmiyor. ben de gülüyorum. kendi kendime. amaçsız. yapacak bir şey yok. yarın vizeler bekler. geç kalmamak lazım.

15 Kasım 2011 Salı

14 Kasım 2011 Pazartesi

behzat ç.

4 (5?) aylık bir aradan sonra ikinci sezon açılışını yaptı behzat ç. de bu akşam. normalde etmediğimiz küfrün kalmadığı pazar günleri, behzat ç.'nin sayesinde 'iple çekilen gün' haline gelmiştir. öyle ki ekranlarda 'bilmem kaçıncı bölümün sonu' yazar yazmaz insanlar 'nasıl geçecek bu 1 hafta ya? pazar olsa da yine izlesek' demektedir.

ben bu diziyi nasıl izlemeye başladığımdan bahsedeyim biraz. daha doğrusu diziye ve bikaç bölüm konuk oyuncu olarak rol alan harun tekin'e nasıl bir kamyon dolusu laf ettiğimden bahsedeyim. 'noluyor harun tekin? sen önce git festus diye şarkı yap sonra POLİS dizisinde oyna. oh!'.
harun tekin'in bir dizide, hem de bir POLİS dizinde oynayacak olması bir yana, televizyonlarda dönüp duran o tanıtım fragmanına da gıcık olmuştum. zaten bir kere kıl oldum ya ne olursa olsun laf atmam gerekiyor. her neyse. 'o ne ya öyle. manyak mı bu adamlar? yolun ortasında inip oynamaya başlıyorlar. bu muymuş yani?' cümlesini kaç kez tekrarladım bilmiyorum. ama her 'behzat ç. bir ankara polisiyesi' fragmanını gördüğümde aklımdan aşağı yukarı aynı şeyler geçiyordu.

sonra bir pazar akşamı izlemeye başladım işte. bilmiyorum ben de nasıl gerçekleştiğini. ama resmen televizyon karşısında sıkılmadan etmeden hiçbir şekilde konuşmadan izliyordum diziyi. peki nasıl oldu da değişti 'POLİS dizisi bu lan!' düşüncem? bildiğimiz polislerden değillermiş ki. ne bileyim ben kardeşim. olmasını istediğimiz polislerdenmiş meğer bu insanlar. onlar da bizim şikayet ettiğimiz konulardan yana dert yanıyorlarmış. e 'tamam' dedim ben de, 'izleyelim o zaman'. bir dakikasını bile kaçırmadan takip ettim sonra diziyi. o saçma önyargı ve düşüncelerimden dolayı kaçırdığım bikaç bölümü de internet aracılığıyla izleyip aradaki açığı kapattım.

sonra her pazar akşamı başka bir şey keşfettim dizide. belki de bu kadar insanın 'gelsin lan artık şu pazar' deme nedenlerini gördüm ben de.

evet küfür vardı. hala var. ve biliyoruz ki olacak. hiçbir zaman rahatsız etmedi beni bu. sonuçta hiç duymadığımız hatta günlük hayatımızda kullanmadığımız şeyler değildi. aksine tuhaf bir şekilde daha samimi kılıyordu diziyi.

sonra alkol. evet çok içtiler. hala içiyorlar. ve içecekler. ama bir an olsun rahatsız olmadım bundan da. sonuçta bu dizi alkol ve küfrün ne kadar da güzel şeyler olduklarını, herkesin bu tarz davranışlarda bulunması gerektiğini söylemiyordu. söylemeyecek de. çünkü bu dizinin konusu alkol ya da küfür değildi. değil. ve olmayacak. çünkü ben hiçbir pazar akşamı çok içen, küfürbaz ayyaş bir behzat görmüyorum ekranlarda.

bu tarz cümleleri hatta belki de 'iddia'ları sevmem ama ben ne görüyorum biliyor musunuz. sevdikleri uğruna canını verebilecek, duygusal, çok ama çok acı çeken, kendini suçlayan, belki de hiç affetmeyecek olan, ve başına her ne gelirse gelsin yolundan asla şaşmayan bir insan görüyorum.
behzat'ın gözünden dökülen tek bir damla yaş, ve arkada çalan güzel bir pilli bebek şarkısı 44 yaşındaki babamı bile(!) ağlayacak hale sokuyorsa başka söze gerek yok bence.

evet biz bu diziyi ailecek izliyoruz. kanepede oturarak başlayıp birden kendimizi televizyonun dibinde bulabiliyoruz hatta.


ben bugün yine çok güzel bir adam, çok güzel insanlar gördüm. behzat'ın gözünden damlayan tek bir damla yine içimi yaktı. küfürlere gülüp geçtim. bazı sahnelerde gözlerimle güldüm. ama yine ağladım be behzat. sen sustun ben ağladım. sen sustukça daha çok doldum. sen ne güzel bi adamsın behzat.


o değil de berna'yı şule öldürmemiş mi nolmuş? KİM ÖLDÜRDÜ LAN BU KIZI?


not: öldür onu babacık. beynini dağıt!


ve şimdi karanlık ve yalnız odamda kulaklık kulağımda pilli bebek dinler, ankarayı hissederim. oh.


edit: emrah serbes'in romanlarını okumadım. ve neden bilmiyorum ama dizi bitmeden de okumayı düşünmüyorum.

edit1: romanda behzat ç.'nin konuşmadığını biliyordum. sözlük sağolsun. fakat bu dizide ne kadar süre devam eder bilmiyorum. ha ama erdal beşikçioğlu'ya pek fark etmiyor bugün anladığımız kadarıyla. çünkü sağolsun yine ağzımıza etmiştir. konuşmadı lan adam. konuşmadı!

edit2: savcıyı da unutmamalı. behzat'ın üstünü başını giydirdiği sahne çok güzeldi. kapısının önüne gidip de - behzat içeride o dışarıda - ağlaşmaları da dizinin bugünki 'en'lerinden olmuştur benim için.

10 Kasım 2011 Perşembe

hiç.

Tatil sonrası yataktan kalkamamak sanırım ilk kez bu kadar kötü bir etki bıraktı bende. Sabah gözlerimi açtım ileriden annemin sesini duydum. Hayır kalkmak istemiyordum. Kalkmayı bırak o an yaşamayı istemiyordum. Yaklaşık bir saat boyunca debelendim bunlar rutin saçma şeylerdi. Kaçmanın anlamı yoktu kalkıp girecektim o kafamın almadığı derslere.
İlk kez ağladım yataktan kalkınca. Utanmasam gidip anneme bile söylenecektim. İçimden -belki rahatlama amacından mı bilemiyorum- tonlarca küfür ettim. Hayatıma dair yaşadığım olumsuzluklar, bir kere de şansın benim yanımda olmuyor oluşuna.. Daha niceleri.
Düşünüyorum da hayat bunun gibi garip (bir o kadarda saçma?) şeylerle dolu benim için. Niye böyleyim sorusuna hiç cevap getiremiyor, her gün yeni bir kavramla boğuşuyorum. İlerisi mi? Ohooo, o bir sonsuzluk.
Çözüm olarak görmezden gelmeyi diliyor, bir nevi aptal olmak istiyorum. Belki şu an da aptalımdır. Peki kime göre?

9 Kasım 2011 Çarşamba

bazen şiddete karşı olamıyorum.




çünkü bazı insanlar dövülmeyi hak ediyorlar.

3 Kasım 2011 Perşembe

gündem.

nereden başlasam?

van depreminden başlayayım. depremde hayatını kaybeden, yaralanan, kimsesiz kalan, şu an soğukta üşüyen, bir şekilde hayata devam etmeye çalışan herkes için çok üzgünüm. tekrar geçmiş olsun diyor, ve ekliyorum.
bazı kendini bilmez insanların 'ilahi adalet işte' yorumlarını okudukça kafayı yedim. resmen çıldırdım. bir kez daha tiksindim insanoğlundan. savunduğu ideolojiler, kalıplaşmış görüşler, ve faşizminden.
sonra onları görmezden gelip 'bu insanlar için ne yapabiliriz' diyenlere yoğunlaştım. bir sürü harika insana rasladım. ve mutlu oldum. van için yapılan onca şeyi ağlayarak takip ettim. bölgenin çoğunluğu kürt vatandaşlardan oluştuğundan konu 'her iki taraf'tan da başka yerlere çekilecekti. ve öyle de oldu. ilahi adalet diyip, depremzedelere üzülmediğini söyleyen türkler (birkaç kendini bilmez koskoca bir millete mal edilemez). benim düne kadar görmezden geldiğim ama her fırsatta türk insanına ve türkiye cumhuriyetine laf eden kürtler (kürtlerin hepsini aynı kefeye koymuyorum). her iki taraf da zaten zor geçen günlerin biraz olsun 'iyileşmesi' için hiçbir şey yapmadılar.

o çirkin sözleri sarfeden türklerden ne kadar utanıyorsam, bir türlü insanların yaptıkları güzel şeyleri görmek istemeyen ve her zaman mazeretler üretip hep ama hep eleştirip bunu 'savaş malzemesi' haline getiren kürtlerden de o kadar utanıyorum.

işin komik yanı ne biliyor musunuz? bundan önceki paragrafı okuduysanız anlamış olmanız gerekiyor gerçi ama ben yine de yapayım açıklamamı. sizin derdiniz, sizin gibi 'insan' olmayanlarla. yani aslında sizin gibilerle. benimle derdi olmayan, bana iyi davranan, beni sevmese de nefret de etmeyen, aklında beni ve ailemi öldürmek gibi bir düşünce geçmeyen insanlarla ben niye iyi anlaşmayayım ki?
ve bu insanlardan o kadar çok var ki dünyada. ben görebiliyorum onları. sizleri de görüyorum.

ama siz sadece görmek istediğinizi görüyorsunuz. ve görmek istediğiniz sadece 'ilahi adalet'çiler. beni görmüyorsunuz. arkadaşlarımı görmüyorsunuz. ailemi görmüyorsunuz. dünyadaki iyiliği güzelliği görmüyorsunuz. çünkü sizin gözlerinizi çirkinlik, hırs, kan, savaş bürümüş. çünkü sizler kontrolden çıkmışsınız artık. üzgünüm ama yönlendiriliyorsunuz.



ikinci gündem maddesine geçelim şimdi de. 13 yaşında tecavüze uğrayan n.ç.'nin davasına. yargıtayın da onayladığı o iğrenç karara. n.ç.'nin sanıklarla 'kendi rızasıyla'(!) birlikte olduğu kararına. ve böylece sanıkların cezalarının hafifletilmesine. 'sadece' bu olay değil, diğer tüm aldıkları kararla ağzımı açık bırakan ve bana küfettiren kararlara sözüm. adalet sisteminizden tiksiniyorum. sizden tiksiniyorum. insanlığınızdan tiksiniyorum.

o sanıkların cinsel organlarını kökten kestirip 'kendi rızaları'yla oldu valla demek istiyorum.


bir yandan toplumun 'ahlaki değerlerini korumak' için elinden geleni yapıyor, istediği her şeyi yasaklıyor, 'bu kitap çocuklar için zararlı. pornografi içeriyor. hem sen nasıl cüret edersin böyle bir kitabı türkçeye çevirmeye?' diyor. diğer bir yandan da bütün bu 'zararlı şeyler'den koruduğu 13 yaşındaki o çocuğa 'yavrum sen kendi rızanla birlikte olmuşsun o heriflerle' diyor.


siz mi gidersiniz biz mi gidelim?


bu ülkede kadını bırak, kız çocuğu(!) bile 'dişi kuyruk sallamazsa erkek hırlamaz' saçmalığına kurban gidebiliyor.

28 Ekim 2011 Cuma

bak sana bayram bana bomba.

bugün "ilahi adalet" deyimine sığınanlar, bana insan olduğunuza dair somut örnekler verin. ya da bir çocuğun ölümüne susuyorum deyin.
kargolarla taş yollayın. bayrak yollayın. profil fotoğraflarınızı karartın. sosyal paylaşım sitelerinde vatan kurtarın.
sonra?

belki vicdanınızı unuttuğunuz yerde bulursunuz.

27 Ekim 2011 Perşembe

yunus.



hiç içimden gelmiyor, gönlüm hiç razı değil, şu an salya sümük ağlıyorum, itiraz ediyorum ama giden de geri gelmiyor ki be yunus. şimdi değil, deprem olduktan ve sen bize veda ettikten sonra değil, daha önce çok daha önce konuşmalıydık bu konuları. sana ve depremde hayatını kaybeden, yaralanan, evsiz kalan, geçen zamana rağmen hala psikolojik etkisini taşıyan insanlara borçluyuz bunu.


sen bizi tanımıyorsun, ama biz seni hiç unutmayacağız. söz veriyorum.

rahat uyu.

24 Ekim 2011 Pazartesi

sana imkansız görünse de bütün çözümler ellerinde.

bir kere artık şu 'x ölmüşken y'ye mi üzülüyorsun sen' muhabbetlerinden bıktığımı belirtmek istiyorum. yolda geçerken cansız bir kuş görüyor ve ona üzülüyorum. eve geldiğimde kardeşimden sevdiğim bir müzisyenin hayatını kaybettiğini duyuyor ve ona üzülüyorum. televizyonu açtığımda şehit haberi alıyor ve ona üzülüyorum. internette gazete okurken kaddafi'nin fotoğraflarını görüyor ve 'ona bile' üzülebiliyorum. tamam mı?


sizin kime üzülmeniz gerektiğine ben karar ver(e)mem. ve siz de benim kimlere üzüleceğime karışamazsınız. ama her ne olursa olsun, ne size ne de bana bir insanın hayatı hakkında laf düşmez. kimsenin ölüsüyle dalga geçip, hiçbir canlının ölümüne sevinmek olmaz.


illa 'küfredicem sataşıcam' diyorsanız, sizin vicdanınıza kalmış bir şey bu. ama her küfredip sataştıktan sonra kendinizi düşünün. kendi cenazenizi. ardınızdan küfredenleri. ve sizin öldükten sonra görüp duymadıklarınızla arkada bıraktıklarınızın savaşmasını.


değmiyor be dostlarım.

23 Ekim 2011 Pazar

van'daki deprem.

'ilahi adalet' 'gebersinler şerefsizler' 'sen önce devletin polisini askerini vur sonra devletten yardım bekle' diyenlere selam olsun.

o enkazın altında 30 hatta daha fazla yıldır neyin neden bir türlü çözülemediğini bilmeyen, etrafına baktığında kendisiyle diğer insanlar arasında üst baş dışında bir fark göremeyen bebekler ve çocuklar da var. umarım yoktur. ama belki vicdanınız biraz sızlar diye söylüyorum. SUSUN.


not: ilahi adalet mesajlarını da doğunun 'üvey evlat' muamelesi görmesinin kanıtı olarak görüyorum. teşekkürler türkiye.

22 Ekim 2011 Cumartesi

haftasonları odamızdan tenis çalışmalarını izliyoruz. sosyaliz.

sıkıcı ve hastalıklı bir cumartesi gününde yine sizlerle birlikteyiz. dinamik ve standart "temizlik" isimli eylemi yapacaktık. fakat benim salya sümüklü hastalığım yüzünden iş partnerime kaldı. bana annem gibi davranıyor, şımarıyorum.
tiyatro çalışmasına yine gidemediğim için çok. kötü. hissediyorum. spora başladım bu sayede. koşuyorum falan. domatese iki adet kibritle bacak, kürdanla iki kol yapınız. o kırmızılığı taşıyan ve nefes alamayan varlık benim.
bidebidebide çarşamba günü vega günüdür! belki de ağlama günüdür! bu mütevazi yurt odasını last.fm olarak düşünelim. ısrarlarım üzerine: vega-Ankara 348741879 plays. gerisi zakkum, seksendört, demet akalın falan. UNUTMAYIN BURDA 4 KİŞİ YAŞIYOR.

bazen...böyle.

bazen umutlar besliyorsun. onlara evladınmış gibi sarılıyorsun. bazen olmuyor. bazen gidiyor. insanı rahatsız eden suskun anlara çekiliyorsun. susuyorsun. konuşmayı özlemene rağmen susuyorsun. zaten o hep dilsizleri oynuyor. kafanda kuruyorsun, oyuncular çoktan belli, ağlıyorsun. başkası varken sen yoksun.
itiraf etmen bile zorken, yaşaması garip değil mi?

21 Ekim 2011 Cuma

zaman ilerledikçe ben geriliyorum.

bir yıl diyorsun olmadı iki üç beş yedi..
sende bilmiyorsun düşünmek istemiyorsun istediğine göre şekillendirmek istiyorsun da istiyorsun anca kendini kandırıyorsun.Biliyorsun ki üstüne yıllar binecek belki de yükünü taşıyamayıp buna kendin dur diyeceksin.

19 Ekim 2011 Çarşamba

sağ ol!

hepimiz çırılçıplak geliyoruz dünyaya. yaşadığımıza dair bir belirti verip ağlıyoruz. ve etrafımızdakiler mutlu oluyorlar. nüfus işlemleri hallolana kadar ne ismimiz oluyor, ne milliyetimiz ne de dinimiz. yavaş yavaş 'etiketleniyoruz'.
bilmem kaç yaşına kadar en iyi arkadaşımız olan, en sevdiğimiz oyuncağımızı sadece onunla paylaştığımız, her fırsatta birlikte oyunlar oynadığımız arkadaşımız bir gün en büyük 'düşmanımız' oluveriyor. 'farklı' olduğumuz söyleniyor. o çocuğun anne babasının farklı görüşten olduğu, onların bizleri sevmeyip öldürmek istedikleri.


hayat bu ya. istediklerini yapmaya çalışırken hep istemediklerini yapmak zorunda bırakılırsın. yine öyle oluyor. askerlik vakti gelip çatıyor. doğuya çağırılıyorsun örneğin. düşman sana tuzak kuruyor. seni öldürmeye hazırlanıyor. sen de vatanın için, ataların için, millettin için savaşıyorsun. yani mecbursun. bir çatışma oluyor. yüzünü bile göremediğin bir insanla karşılıklı ateş açıyorsun.


ve bilmiyorsun o çatışmada zamanında en iyi arkadaşın olan, en sevdiğin oyuncağı sadece onunla paylaştığın, her fırsatta birlikte oyunlar oynadığın arkadaşını vurduğunu. anlamıyorsun onun tarafından vurulduğunu. öğrenemiyorsun onun da aynı senin gibi istediklerini yapmaya çalışırken hep istemediklerini yapmak zorunda bırakıldığını.


sadece ölüyorsun işte.


ama vatan 'sağ' oluyor.


sağ ol!

"dünyanın en tatlı reşit kızına"

bugün doğum günün, iyi ki doğdun güzel kız. eğer yaşasaydın, bu yurt yatağında oturup yalnızlığa ağlamazdım. birlikte bu yıldönümünü kutlar, herhangi bir şeye kızar, belki sarılıp uyurduk ve karışırdık gecenin karanlığına. ama artık aç kapıyı, üşüyorum albayım...



senin kadar tatlı bir reşit olamadım sanırım.

17 Ekim 2011 Pazartesi

14 Ekim 2011 Cuma

hayat bazen vişne suyu

hani internete doğru düzgün işin düşer, tüm adresleri, telefon numaralarını, ıvır ve zıvırları bir heyecanla toplarsın ya. tarayıcıyı açtığında sana: "Internet Explorer web sayfasını görüntüleyemiyor." der ya. işte öyle bir şey. sinir krizi geçirmemek için zor anlar yaşıyorum. mütemadiyen küfür ediyorum da denebilir. aklıma sarı insanın önerisi mykonos geldi. üç gündür mütevazi odamızda zakkum çalıyor. ölüyorum. yüzük. anason. ah bu şarkıların gözü kör olsun. ANLATABİLİYOR MUYUM. bezgin kulaklarım mykonos'a anne şefkatiyle kollarını hemencecik açtı. ilk notaları duyduktan sonra rahatladım. kendime geliyorum. ehe.
yarın için oturup kitap okumam gerekiyor, sosyolojinin tarihi örneğin. bense bok püsürle uğraşıyorum. şevkin kırılması diye bir şey var ama (şevk diye bir arkadaşım olsa ya). oturup sosyoloji tartışabileceğim bir profesör bekliyordum ve geçen hafta hayal kırıklığına (dumura) uğradım. yenilikçi olmamızı bekleyen, oysaki söylediği cümleleri en az üç kez tekrar eden bir sosyoloji hocası. ANLATABİLİYOR MUYUM.
bugün hukuka giriş dersi vardı ve güzel geçti, göz kapaklarıma direnmekte zorlansam dahi. dersin sonunda sınıfımdan birkaç arkadaşa hukukun statik olduğunu, fakat anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini ve bunun bana yaman bir çelişki gibi geldiğini söyledim. "mesela" dedim, "bayrağın rengi değişse?"
o an bir arkadaş: "Atatürk'ün dediği hiçbir şey değiştirilemez, öyle yaparsak onun dediği her şeyi reddetmiş oluruz" ve daha bir sürü şey söyledi. bir nevi vatan hainiydim gözünde ve karşımda ateşli bir savunucu (Yılmaz Özdil) vardı.
DAHA ÇOK ENTER!!!!
DAHA ÇOK!!!
EVET BEBEĞİM!!!
tamam.

o zaman biraz huzur.

9 Ekim 2011 Pazar

saklasakmasakyasak?

7 ekim 2011 tarihinde habertürk'ün anasayfasını süsleyen fotoğraf çok dikkat çekti. ben o günün akşamı her şeyden bihaber eve geldim ve internete girer girmez twitterı açtım. habertürk'ün 'boykot' edildiğini görünce şaşırıp 'yine noldu ki' dedim içimden. kısa süre sonra konunun bir 'fotoğraf' olduğunu anladım. herkesin konuştuğu, sayesinde gazete ve yayınlayanların boykot edildiği bu fotoğrafı çok merak ettim. uyarırcasına 'bakmayın' diyen mesajları görmezden gelip iyice meraklandım. ve sonunda o fotoğrafa ulaştım. görür görmez ben de hissettim o bıçağı vücudumda. bir yandan 'salak. salak! ne diye merak edersin ki' diye kendime kızıp diğer bir yandan da böyle bir şeyi yapan o insanı düşündüm. ardından da gazeteyi. medyayı.
düşündüm. ama bir sonuca varamadım. çünkü bu sorunsalın bir çıkış yolu yok. 
tek bildiğim yayınlanan bu fotoğrafın kadına yönelik şiddeti durdurmayacağı. bu fotoğrafın sırf insanlarda yarattığı o 'sırtlarında bıçak taşıyolarmış hissi' yüzünden unutulmayacağı. bu fotoğraf hakkında konuşulduğunda herkesin kendini silkeleyip 'aman allah korusun' diyeceği. ama bu kadar. 
gazetenin yaptığı doğru veya değil tartışılır - ha ama bi sonuca varılır mı bilemem - lakin asıl konu gazetenin yaptığı değil de, o 'eş'in yaptığı, devletin yapmadığı, milletin yapmadığı olsa gerek. 
asıl sorun bizim anlık tepkiler veriyor olmamız. düşünmeden. sorgulamadan. 
asıl sorun bizim 'anlık değer' vermemiz. sadece 'okuduğumuz an' için üzülüp, 'gördüğümüz an' kahrolduğumuz için samimi değiliz. başka dertlerimiz var hep. 
asıl sorun devlet. asıl sorun hukuk. insanın olup da bir şey yapmadığı her alan her şey sorun. insanın sorunun ta kendisi zaten. 


fotoğraf rahatsız etti beni de evet. ama 'korktum ayol. bu da ne böyle' diye düşündüğümden değil. bir kenara itip görmezden gelmek istediğim bir konu olduğu için de değil. yarı çıplak, sırtında bir bıçakla hayata veda etmek zorunda kalan bir evladın bir annenin bir halanın teyzenin komşunun arkadaşın dostun fotoğrafını yayınladılar diye. o kadının geride bıraktıkları, o kadını en son o haliyle hatırlayacaklar diye. o kadın, bilmeden ve büyük ihtimalle de istemeden, onun ne yazık ki fikri alınamadan o halde gazetede yayınlandı diye. 


ve James Nachtwey geldi aklıma o fotoğraftan sonra. şu sözüyle üstelik:

I have been a witness, and these pictures are my testimony. The events I have recorded should not be forgotten and must not be repeated.“




deprem önlemi, binalar yıkıldıktan sonra alınır. maden işçileri girdikleri 'yer'den çıkamadıklarında hatırlanır. terör sadece şehit haberleri geldiğinde anılır. sorun sadece ses getirdiğinde var gibi algılanır. bu yüzden insanoğlu birçok alanda ilerlediği gibi çook alanda da yerinde sayar.
ne zaman sonra bilmiyorum ama bu fotoğraf da unutulacak.

7 Ekim 2011 Cuma

Röportaj vol. 6.

evet sevgili fiskos okurları, neyin kafasını yaşıyoruz bilmiyorum, yazarlarımızdan merve'yle röportaj yapma kararı aldık. ya da o aldı. şu an silah zoruyla röportaj yaptırmak istiyor bana. 

(olduğu gibi kopyalarım bak bloğa öyle diğerlerindeki gibi kürtaj montaj falan olmaz) 
merve, hadi benim dışımdaki herkese kendini anlat bebeğim! 

(ben bi duş alıp geliyorum. sanırım ciddiyim lan. ikinci sorudan sonra gitsem olur mu. gelirim hemen) 

merhaba, ben fiskos'a çok yazmayan (daha doğrusu imkansızlıklar içinde yazamayan) heidi sendromu. on yedi buçuk yıldır kullandığı standart ismiyle de merve. mesela sınıfımızda 5 tane olması gerek, merve var. 93 laneti işte. her neyse, yeşim röportaj işine girince ben de tembel bir yazar olarak yine işin kolayına kaçtım ve bana soru sorulmasını bekledim.

tamam ya ahah. bunu da yaz fiskosa.

haha ooldu başka. :):):)

bağane yaaa! kendine gelince neden böyle!
MIZIKÇI!

ben istediğimi yaparım. istersem senin cevaplarını bile değiştiririm. ona göre davrancan bana.

peki tayyip, peki.


sen takipçilerimize nasıl tanıştığımızı ve bu blog sayfasının nasıl kurulduğunu anlatırken ben bi duş alayım. dinliyoruz. 

yeşimle tanışmam. hmm. yaklaşık 3 sene öncesine gidiyoruz. bakın, her taraf bulanmaya başladı!
mor ve ötesi diye bir grup var (yazar burda bırak zaman aksın albümünü açıyor), biz de morveotesifan.com'da üyecikleriz. o zaman burakoli isimli moderatör akadaşımız "morfan" isimli bir eklentiden haberdar etti bizi. msn'lerimizi açtık ve ekledik, arkadaşlarımızla tanıştık.

"dünya salam söylüyor" diye biri (yani yeşim) vardı o sohbet ettiğimiz pencerede. nedir, neyin nesidir diye muhabbet etmeye başladık. meğer isem burak isimli arkadaşımız yalan kısmını salam yapmış. ne kadar şirin değil mi. evet. neyse, salam varsa sucuk da vardır arkadaşlar. kahvaltılıklardan bir muhabbet başladı ve geldi bu günlere.

o sıralar yaz başı olmalıydı ve ben her gün yeşimle, mehtapla konuşuyordum. muse seviyorduk. radiohead seviyorduk. yazıyorduk. o zamanlar saçmalıyorduk da. bir de mvö severler arasında furyalar çıkıyordu ara ara. muse onlardan biriydi. blog açmak da öyleydi. ama ben gerçekten iyi bi sayfa kurabileceğimizi düşünüyordum. çünkü biz yeşimle dünyayı kurtarmayı planlıyorduk.
şimdi kendi kıçımızı kurtaramasak da.
ve ben bu umutlarla durumu arkadaşlarıma açıkladım. mehtap ve aybike kabul etti. bu güzeldi. ama yeşim bu teklifimi geri çevirmişti. PİSLİK. öhöm ben yazamam edemem falan dedi başlarda. ama sonra benim gibi mükemmel bir mahlukata dayanamayarak ''peki'' dedi. fiskosortusu'ydü şuydu buydu aldık bir hesap. o gün bu gündür faaliyetteyiz.
aramıza çeşitli kişiler de katıldı. sena mesela. ama başka bir blogu daha olduğu için ayrıldı aramızdan. sonra da yeşim'in kardeşi, kuvvetli kalemiyle yeliz geldi. böylece gördüğünüz beşli tamamlandı (:

öyle miydi o ya jgfhf. 

ahahah.

anılarımızı tazeledik hey gidi.

vay be. yaşlandık oğlum. 

gibi. 
şimdi biraz da senden bahsedelim sonra ortak konulara geri döneriz. bildiğimiz üzere (ben biliyorum o yeter) hacettepe tıp fakültesine (hjgfgfd) başladın geçenlerde. en başından beri psikoloji istiyordun fakat puanın tutmadığı için hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldın. neler söylemek istersin bölüm üniversite ve hatta şehir seçimine dair? 
edit: taam ya sosyoloji. hemen gözünüzden düşmesin kız diye şeyaptım. 

komik şey. :) psikolojiyi çok istiyordum senin de dediğin gibi. ama puanları malumdu ve ben de çalışmıyordum. ygs'ye girdikten sonra tamam dedim, bu iş bitti. ikinci seneme merhaba. ailemi de bu duruma hazırlamaya başladım. ya aslında ben hem çalışırım hem dersane paramı öderim diye. böyle diye diye lys'yi getirdim. sınava girdim. heyecan yapmadım. mutlu çıktım.
umursamadığım içindi, mükemmelliğinden değil. sonra sosyolojiye gözüm kaymaya başladı. bu çileyi ikinci sene de çekemezdim. araştırdım. tamam dedim burayı yazacağım. o fikirle de sınav sonucunun açıklandığı günü getirdim. puanı gördüm ve hacettepe sosyoloji oluyor ehöhaühühüh tepkisini verdim.
ve oldu. istediğim okul ve istediğim bir bölüm. ama işin içine girince fark ettim ki ben sosyolojiyi daha çok seviyorum. hukuka giriş görüyorum mesela. bu beni çok mutlu ediyor. 
ankara hakkında da şunu söyleyebilirim: şu ana kadar hiçbir Ankaralı arkadaşım burası mükemmel demedi. ama ben bu şehre karşı güzel şeyler hissediyorum. duygu yüklü bir şehir. ulaşılmaz bir tarafı var. gururlu ve behzat ç Angaralı. ötesi yok bence. Hacettepe ise Türkiye'nin sayılı okullarından biri, ama ne kadar 'sayılabilir' bilmiyorum. iki gündür sistem gelmiyor,
kütüphaneden kitap alamıyorum, çıldıracağım.

hahah. 
ankara güzeldir. 
BUNU İSTANBULLU BİR ARKADAŞTAN DUYUYORSUNUZ. HADİ ŞİMDİ DAĞILIN. 

kessinlikle. Ankara'yı seviniz. Tunalı'da kahvaltı ediniz. Sakarya'dan sevgilinize çiçek alınız. 

gittin mi lan tunalıya?

yok yahu gidemedim. ama sırf vega için gidip Tunalı'da Ankara simidi yiyeceğim. zeytin peynirden usandım yemin ediyorum.

hay ben senin vereceğin meseja o zaman asdg. ben yapamadım bari siz yapın diyorsun yanii.       
simiiiit. özledim yahu. 

simit güzel de Ankara'nınki bir garip, nedendir bilemedim.
ince, yuvarlak
ahaha

oğlum iyi ki ankara güzeldir sevilir dedin lan
deminden beri yapmadığını yapmış gibi gösteriyor hiçbi şeyini beğenmiyorsun   
mal. 

ahaha çok tatlısın canım. yarın Kızılay'a gidiyorum. görüşürüz  
bu arada ben kayboluyordum geçenlerde.

hemen anlat!

çok pis rezil olacağım ama neyse. Güvenpark'ta annemle oturuyorduk. ben kitap alacağım 15 dakikaya dönerim dedim ve Burger King'in olduğu tarafa gittim. kitapçı bulamadım. japon pazarındaki güzel abiye sordum, Zafer Çarşısı'na git dedi. sora sora buldum ve Emrah Serbes isimli güzel bir insanın güzel bir kitabını aldım.
çarşıdan çıktım ve... DAN! burayı bilmediğimi fark ettim. bir amcaya sordum Güvenpark nerde diye. meğersem tam tersi yöne gitmişim :)
evet çok tatlıyım.

hiç yalnız başıma sokağa çıkmadım ankarada ama kaybolunmayacağını biliyorum asdg. bi keresinde gökçenin okulundan (tobb etü) armadaya kadar başarıyla yürümüştüm ama. 
istanbulla ankarayı kıyasladığında neler çarpıyor peki gözüne? 

ooo armada diyorsun. aştiden oralara az yürümedik be hey yeşim!
çok fazla şey var. ama hiçbir zaman bizim İstanbul'umuz muhteşem, lanet olsun buraya falan demedim. 
örneğin Melih Gökçek.

örnek verip çekiliyor musun yoksa açıklamaların da olacak mı asdg. 

belediyecilik anlamında katetmesi gereken çok yol var diye düşünüyorum. metrobüsü ele alalım, Avcılar'dan Beylikdüzü
bi dakika
arkadaşım geldi de

şu an bi röportajın olduğunu, onunla ilgilenemeyeceğini hatta bi zahmet odayı terk etmesi gerektiğini söyle.   

olmaaz.

tamam söyleme. ama şu an bi röportajın var. ve sen benim dediklerime göre hareket etmek zorundasın. çünkü elimde çirkin görüntü ve ses kayıtların var!

upps. devam ediyorum.

kadir topbaşı ne kadar sevdiğini anlatıyordun en son. devam lütfen.

...Beylikdüzü'ne bir metrobüs çalışması yapıyorlar.
ama 29 Ekim'e yetiştirmek için harcadıkları çaba görülmeye değer.
burda belediyenin kazdığı çukurlar Emrah Serbes'e konu oldu.
komik bir durum bence.
ayrıca İstanbul'da deniz var. ayrıca bulmak istediklerin hep dibinde.

bunda ankaranın hatta ankaralının (tamam onları korumuyorum) suçu ne ya. 
jfhdgh deniz yorumunu bekliyordum..gibi de değildi aslında. en azından senden beklemezdim.   

Ankaranın suçu yok,talihsizliği var daha çok.

deniz meselesini konuşmalıyız. neden bu kadar önemli? istanbul denizsiz bir hiç mi yani? bunu mu anlıyoruz bu söylenenlerden?

şimdi Ankara'da deniz olmadığını biliyoruz değil mi? evet. o nedenle çölde gibi hissediyorum kısmen. ama İstanbul daha ferah geliyor. ayrıca denizi ve güneşi bol olan yerlerde insanlar daha çok gülüyor gibi gelir bana hep. ben her zaman deniz gören bir insan değildim İstanbul'da da ama bir sahilde, ya da Beşiktaş'ta, ya da köprüde beni dinliyor sanki. bir şeylerin yorgunluğunu götürüyor.
nemsizlikten her dakika kremleniyoruz mesela. bu da var.

sence istanbullular ankaralılardan daha mı çok gülüyorlar? (evet buraya takıldım) 

hayır. ama Ankaralılar da gülmüyorlar.

o zaman şöyle diyeyim ben sana. ne zaman kim olduğunu nerede yaşadığını bilmediğim birisiyle tanışma aşamasında olsam ve karşımdaki insan bana istanbullu olduğunu söylerse aramızdaki konuşma şöyledir. 
- yaa ben de işte avrupadayım. burada doğdum. istanbulu da görürüm umarım yakın vakitte. ama ben avrupalıyım yaneee. 
söz konusu kişi ankaralıysa eğer, şöyledir. 
- hadi ya ankaralı mısın. ne güzeel. ben ne yazık ki avusturyada doğdum. hala da buralardayım. :/ umarım bi gün uzun boylu gelicem ankaraya. 
bu. 

görmediğin bir memleket hakkında önyargılı konuşuyorsun derim o zaman. İstanbul berbat bir yer değil. berbata yakın bazı konularda, ama değil ve bence Ankara-İstanbul karşılaştırması yapmak saçma.

derdim istanbuldan çok istanbulluyla ki benim. istanbulu sevebilirim. ama istanbulluların çoğu sevilmeyecek tipler. söz konusu ankara olduğunda işler değişiyor. ankayarı da severim ankaralıyı da. 
lan benim amacım ankara istanbul karşılaştırması yapmak değildi aslında jhgfhf nasıl geldik buralara. 
gözüne batan ufak tefek bi şeyler hani daha yeni geldin ya ankaraya onları öğrenmekti.

sorarım sana, kaç İstanbullu tanıyorsun? İstanbullu diye bir kavram yok. hepimiz bir yerden kopup gelmiş bireyleriz. bir puzzle'ı düşün, farklı parçaları birleştirdiğinde oluşan bütün İstanbul'dur. ve çok çok farklı yerlerden gelmiş insanlar mevcut, bunu hep garip ve güzel buldum. Ankara'daysa Yozgatlı da var, Çorumlu da, Ankaralı da. yine bir çeşitlilik söz konusu fakat İstanbul kadar hisse
dilmiyor.
hmm o zaman ufak tefek durumlardan söz edelim.
ben Keçiören'de kaldım mesela, birkaç gün. sadece oraya mı özgü bilmiyorum ama şoförler bir acayip, durduk yere kaza yapıyorduk. adamlar ne araca, ne de yayaya yol veriyorlar. o çok ilgimi çekmişti.
bir de çantama ve omzuma kuş sıçtı Güvenpark'ta. İstanbul'da kuşlar çok saygılı. belirteyim.

ya şimdi yine bi şey söylemek istiyorum ve sen yine ağzıma sıçacaksın be merve. hadi ben 'avrupalı'yım. yani yandan köşeden falan değil avrupanın ortasındayım. ve trafik başta olmak üzere biçok şey tuhaf geliyor. e ama yavrum sen istanbuldan geliyorsun. şoförlere bi acayip mi dedin ne dedin neydi o? 
(hayatımda hiç bu kadar kısa sürede bu kadar çok 'avrupalıyım' dediğimi hatırlamıyorum. fena ezdim. : p ) 

İstanbul'da yolun ortasına atladığında durmak zorunda kalıyorlar. fakat orda ezmeye kalkışıyorlar. hangimiz daha çabuk vazgeçecek? yaya mı, şoför mü? HAYDİ TÜRKİYE, KAFAMIZA SIKALIM!

son bilmem kaç yılın kaza raporunu bulsana bana bi yerden. ankara-istanbul bi KARŞILAŞTIRM yapalım. merak ediyorum.    
ayrıca tebrikler bana o kadar laf ettikten sonra kuşları memlekete göre ayırdın ya. DAHA NE DİYEYİM. 
burdaki kuşlar tuvaletlerini yaptıktan sonra bi yerlerini temizliyorlar ihihi. 

İstanbul'un trafiğinden kaynaklanan problemler de var ama. ben başka bir memleketten geldim ve garipsenecek bir şey aradım, bunu buldum. evet belki de böyledir. ama simit konusunda ciddiyim.
bizde temizlik imandan geliyor, düşün.


tamam lan tamam konuş izin veriyorum safg. bi soru sordum cevaplarını beğenmiyorum.   
aman da aman yemişler. asdfg.

ahaha keselim diyorsun. : p
BEN BU MEMLEKETTE KONUŞACAĞIM, BENİ SUSTURAMAYACAKSINIZ!

ooldu o zaman. 
ha bir de kaç istanbullu tanıyorsun bilmem ne diye sordun. istanbulluların çoğunun burnunun havada olduğunu burdakiler bile biliyor.   asdaf. ben işçi sınıfından bahsetmiyorum herhalde burada. saygımız var değil mi ama. 
evet şimdi gelelim ortak konulara. yani bloğa, arkadaşlara vs. 
bloğun geleceği hakkında ne düşünüyorsun yazar? 


konuyu uzatmak istemediğimden susuyorum.
7 sene sonra hepimiz evlenip en az 3 çocuk çocuk yapacağız.

sonra şeyaparız o konuyu ya. ;=) 


tam olarak bilemiyorum, böyle gider herhalde. ben yine hesabımı açıp yazmamam. sana benimle 43456789. kez röportaj yapmanı öneririm. gibi gibi. 
BİR DE MITTAKA GELİR YİNE. vuhu.
la şuna baksana: (bi link işte. ehe) 

böyle gider ne demek? nasıl ki nasıl gitsin? 
sayfa açılmıyor.

he tamam, evrenle ilgiliydi. demek ki gizliymiş eheheh.

evren kim merve?
dksfghds
diğer soruma cevap ver. 

evren'e mi? : p
yani ne bileyim, içimizdekileri dökeriz işte. ben yine bişiy yazabileceğimi ummuyorum.


yahu hiç mi büyük düşünmüyorsun, sen türkiye değil misin höf. 

ben hep büyük düşünürüm.
evren diyorduk? : p

yayınlarım ama?

ahaha.
bilemedim.

yıaaa öyle oluyor işte.  :)

yazarım ki noolcak

tamam o zaman.
evren kim merve? 

evren. ben kendisini facebook nimeti aracılığıyla tanıdım. bir sayfadan. ve kendisini tanımakla kalmadım, kendisiyle tanıştım. kalemi güçlü biri. her şeyi bu kadar açık, bu kadar güzel ve bu kadar küfürlü yazabildiği için seviyorum onu. hayranıyım da diyebilirim. böyle dediğimi-yazdığımı duysa harika bir insansın der ve gülücüğünü kondururdu. neden bilmiyorum ama iyi ki var. 

aklıma çok pis bir şey geldi o zaman (böyle dediğimi-yazdığımı duysa harika bir insansın der ve gülücüğü kondururdu). ehe ne diyorduk. 

neymiş? diye sorarlar mesela


küfür sence olmalı mı? yani günlük hayatta ister istemez kullanılıyor tabi ama benim merak ettiğim ekranlarda olup olmaması gerektiği. küfür sence 'olmamalı' mı diye değiştiriyorum sorumu. televizyondan izlediğin bir dizide işittiğin küfürler senin ahlakını bozabilir mi?  

benim ahlakımı küfür değil, sansür bozuyor.
küfür güzel bir şeydir, olması gerektiği yerde güzeldir daha doğrusu. kaba olması beni pek ilgilendirmiyor. Evren'in yazılarında bolca var mesela, ama yazdıklarına bir samimiyet katıyor. evet öyle. çünkü konuşurken de kullanıyor. kısaca, ahlak dediğimiz şey bir küfürle bozulacaksa hiç olmasın daha iyi diyorum.


genel olarak sansürden konuşalım o zaman biraz da. örneğin 'av mevsimi' adlı filmin televizyonlarda yayınlandığı zaman 'gay' kelimesinin sansürlenmesi çok konuşulmuştu. 
'sansür nereye gidiyor böyle' dedirtti herkese. ve evet, sansür nereye gidiyor böyle? 

s.kime kadar yolu var diyorum.
(güzel dokundurmaydı ne dersin?)

ahaha
yep.
hissettiriyor bi de falan : p

ahahahaahaahahaha.
evet :D
tek cümle yazmışım la
ama sansür meselesi beni sıkıyor.

uçak biletin, otel, yeme içme, rehber, hatta anasını satayım alışveriş paran, her şey dahil, cebinden 10 kuruş çıkmayacak, bi gezintiye çıkıyorsun, nereye gitmek isterdin? 

ups. güzel soru.
plütona gitmek isterdim.

neden peki?

küçük prensi aramaya ordan başlayabileceğimi düşündüm. bir de plütona üzülüyorum. o nedenle.

burak aksak geldi şimdi aklıma. 
küçük prensi buldun diyelim. ne olurdu? 

senin gülün benim derdim.

içimden 'aaay' dedim yemin ederim. ama dışımdan ahahaha yaptım. üzgünüm. 
bi kez daha sormuştum ama o zaman saçmalamıştın. sence koyun o çiçeği yedi mi? 

koyun çiçek yemez arkadaşlar. ot yer. bence yemedi. benim hala umudum var.

ben yemiş olduğunu düşünüyorum ama nedense birileri 'yedi bence de' dediğinde üzülüyorum.  demek ki benim de hala umudum var, gizlediğim. 


eğer yemişse kurbanda onu acı son bekliyor.


hilal cebeciden konuşmak istiyorum ben. bunu neden yapmak istiyorum bilmiyorum ama istiyorum işte. 

mal, aptal, gerizekalı falan demeyeceğim. insanlar onu bu kelimelerle seviyor genelde.
türk düşünürüyüm dediği için de, hep ben tatlıyım, pampişim dediği için de böyle söylüyor olabilirler.
ama ben binlerce gencin onu düşünerek mastürbasyon yaptığına inanıyorum. saygı duyuyorum. pozlara devam!


çok basit kaçacak evet ama ben bu bayandan tiksiniyorum. ve başka türlü nasıl ifade edebilirim kendimi bilmiyorum. 
yahu bu insanın annesi babası arkadaşları sevgilisi yok mu, hatta ileride belki çocuğu olacak. bilemeyiz. çirkin değil mi yaptığı. gördüğümüz kadar aptal mı yoksa o da 'gizli akıllı'lardan mı?
merve, ben bunu çok merak etmiyorum. ama kıl oldum abi!

o zaman gizli akıllı.
zamanında Fatih semtinde magazincilere yakalanan bir insan. Fatih'te ne arasın magazinci? ama beni ilgilendirmiyor, kendi düştüğü rezil durum için güler geçerim. o yansın.


aşk kırıntısıyla doymaktansa, tek başına aç mı kalırsın bu hayatta?

aza kanaat ederim.
tek başına diye bir şey yoktur, bazen evinde yalnız kalınca kendi kendine konuşursun, ikinci bir ses olsun diye.
ama bilemiyorum biraz kafam karışık.

kendisiyle konuşuyorsa, 'kaç başı'na olabilir bi insan? 

tek başına.


son olarak eklemek istediğin bir şey varsa eğer, lütfen. çekinme. kendi bloğunmuş gibi..eöö.


ehehe.
loveandpeace diyorum. küfürü seviniz diyorum. iyi geceler.


iyi geceler fiskosçular.



not: çok uzun oldu evet. AMA TORPİL YOK. lütfen. 

5 Ekim 2011 Çarşamba

Röportaj vol. 5

evet sayın fiskos okurları uzun ve röportajsız bir aranın ardından tekrar karşınızdayız. bugün ecem adlı bir arkadaşımızla 5. röportajımızı gerçekleştiriyoruz.

oleeey heyecanlıyım gençler


öncelikle merhaba ecem. 'röportaj yapcam ben' diye ısrar ettiğin için teşekkür ediyoruz sana. daha önce böylesini görmemiştim hiç. bize biraz kendinden bahsetmeni isteyeceğim doğal olarak. anlat bakalım kimsin sen?

hahah evet ben daha önce görülmemiş bir insanım,taa ki 26 mayıs 1995 tarihine kadar ayrıntı ister misin yoksa direk gireyim mi konuya


ayrıntılar önemlidir. lütfen.

ben ikizler burcuyum gençler.ne yapıp ne yapmayacağımı kendim bile kestiremiyorum bazen bu kadar dengesiz olmak midemi bulandırıyor kelimenin tam anlamıyla böyle konuşmayı çok seviyorum,şarkı söylemek en büyük terapim şimdi sen tekrar sor hehe


peki başka nelerden hoşlanırsın?

müzikten, fotoğraflardan, özgürlükten.


özgürlükten kastın nedir peki?

istediğim kişi olacağım,yapmak istediğim her şeyi yapacağım.


özgürlükten hoşlanıyorsun peki ne kadar başarılısın bu konuda? yapabiliyor musun, özgür müsün?

henüz özgür olamadım,bilirsiniz.türkiyede genç kız olmak...elimden geldiğince kendimi aşmaya çalışıyorum sadece.


neler yapıyorsun mesela? neler yaparak veriyorsun amacının sinyallerini diyelim hatta.

annemin karşısında durmaya çalışıyorum daha napayım? (gülüşmeler) hep bunun hayalini kurmuşumdur.röportaj veriyorum,böyle parantez içine güldüğümü yazıyolar falan.hayalperestim.


nelerin hayalini kurarsın peki? en büyük hayalin, ya da ufak tefek hayallerin neler?

isveçte sessiz sakın bi kasabada yaşamak istiyorum bi süre, onlarca yıllık yorgunluğu atmak istiyorum beynimden emekli olmak yani bi nevi hehe en büyük hayalim bir grubum olması,kendi şarkılarımı yazmak,sesimi dünyaya duyurmak


nelerden bahsedersin o şarkılarda? en çok ne demek istersin 'dünya vatandaşları'na?

all we need is love derim,yeterince açık ve net bir mesaj değil mi ama hehe


peki öyle mi gerçekten? evet ihtiyacımızın olduğu kesin ama mümkün mü dersin?

öyle,ben sevmeyi,sevilmeyi,değerli görülmeyi çok seviyorum.mümkün mü'ye gelince,biz istersek her şey mümkün.


insanoğlu ne olursa olsun kendini düşünen bir varlık. çıkarlar uğruna kurulan hayatlar, sevilen insanlar var.

kesinlikle. evet sevmeyi seviyorum,ama sevildiğimden asla emin olamıyorum bak nasıl progresifleştim yine


sevmek ve sevilmek çok güzel şeyler tabii. çaktırmamaya çalışıyoruz, karşımızdakinden bir şey beklemediğimizi iddia ediyoruz ama aklımızın bir köşesindeki 'acaba..' zor duruma sokuyor bizi.

ama yok öyle bir şey tabii ki.


okuldan konuşalım biraz da. kaçıncı sınıftasın şu an

öhöm ben lise 3teyim,dil bölümündeyim.ingilizce öğretmeni olmak istiyorum 8)


var mı peki 'şimdiden' bi sıkıntı geleceğe dair? ygs saçmalığından korkma, işsiz kalmaktan tırsma vs.

ygsden tabii bir ölçüde korkuyorum iş için pek sıkıntım yok dilin önü açık diyolar ama bu ülkede ne olacağı da belli olmuyor 'kararında' korku hepimiz için gerekli! hehe


isveçi çok sevdiğini biliyorum. nedenini söyle de herkes bilsin!

beyler ben anders friden'i çok seviyorum! evlenicez bize biz hahah adam evli zaten yahu


madem konuyu anders beye getirdik o zaman biraz da müzikten bahsedelim. METALCİSİN KIZIM SEN

metalci kelimesi hoş değil sanki evet,metal dinliyorum


eskiden ne dinlerdin mesela? kendini bildin bileli metal dinlemiyorsun herhalde :)) nasıl başladı bu metal sevgisi. ilk kimlerle başladın hiç konsere gittin mi?

eskiden ne dinlerdiiim hıımm tabi pop dinlediğim zamanlar oldu ilkokuldayken çocukken mozart dinledim bir geçiş dönemi oldu sonra evanescence ile başladım


bence herkesin pop dinlediği zamanlar olmuştur. ama önemli olan o zamanları atlatmak asdag. birazdan soracağım soruda gayet ciddiyim. ve merak ediyorum. 'türkiyede metal dinleyicisi olmak nasıl bir şey?'

önyargılarla boğuşmak zorundasın gerçi artık bir şeyleri umursamamayı öğrendim ailemden de tepki gördüm ama büyüyorum,anlamaya başlıyorlar şu an bu konuda rahatım,müziğimi dinlerim,kimse de bişey demez


müzik konusunda gııcık bi tipimdir ben. biraz önce blog sayfasında bir yazı paylaştım hatta bu konuyla ilgili. içimde minik bir faşist olduğundan bahsettim. 'müzik yaptığını sanan'lara gıcık oluyorum.
ve bu insanları dinleyenlere de gıcık oluyorum. 

bakınız katy perry hahaha


en basit örnekler günümüzün yerli popüler şarkıcıları demet akalın serdar ortaç vs. katy perry'yi bizim 'yerli'lere tercih ederim biliyor musun.  

çok gitmek istediğin bi konser var mı diye sormuyorum vardır elbet kimin? 

in flames vardı gittim,şimdi sıra evanescence'te.


sosyal medya hakkındaki fikirlerin neler peki? ne kadar vakit ayırıyorsun? önemli mi gerekli mi değil mi?

çok vakit ayırıyorum elimde değilmiş gibi kapatıp bi daha asla açmak istemiyorum


neden? 

zaman öldürmekten başka bişey yaptığı yok moralimi bozuyor hatta


yani günümüz teknolojisinin önemi belli. artık herkes herkesle internet üzerinden iletişime geçiyor. heh zararları da tartışılır tabi burada. ama yararları olduğu da kesin. internetsiz bir hayat düşünebiliyor musun peki? internetle hiç tanışmamış olsaydın düşünürdün elbet ama internetle bu kadar haşır neşir olduktan sonra, yine de düşünebilir misin?

çok uğraşırsan alışırım bence düşünmeyi öğrenirim


ben emin değilim. interneti sevdiğim kesin. internette vakit geçirmeyi sevmediğimi söyleyemem kesinlikle. çok güzel amaçlar için kullanılabileceğini de düşünüyorum. ama sokağı da unutmamalı. 

böyle konuşma yeşim ağlıcaaam


artık dünyayı internetten kurtarabileceğini sanan insanlar var. madem sesini dünyaya duyurmak istiyorsun - evet burdan pek amacına ulaşamıcaksın ama olsun - söyle bakalım söylemek istediğin ne varsa. kim bilir. belki bi işe yarar.


sesim derken şarkı söylemek istiyorum hheehe


yok lan 'sosyal mesaj' içeren bi şey işte : p yani örneğin televizyondasın şu an. ne demek istiyorsan de, herkes seni dinliyor diyolar ne dersin? öyle bi şey işte.

birbirinizi üzmeyin,ezmeyin. sevin işte oğlum hayat çok kısa.


sıçıp batırmayın yaşayın işte.


evvet!



bu da böyle bir röportajımız işte. arşivdeki yerini alacak. 10 sene sonra tozsuz dumansız geri açılacak. çünkü blogspot çok temiz çalışıyor!

not: benim kadar çok kullanan bir insan daha vardır umarım şu 'peki'yi. ne aşk ama. (search kısmına 'peki' yazın. sonuncuyu saymazsak 8 defa kullanmışım. rezillik.)




4 Ekim 2011 Salı

içimde minik bir faşist var.

söz konusu müzik olduğunda 'saygı duymalı', 'herkesin zevki kendine', 'bırakın isteyen istediğini yapsın' düşünceleri terk ediyor kafamı. ve bundan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. çünkü asıl rahatsızlık duyması gerekenler demet akalın, serdar ortaç, ismail yk, petek dinçöz ve diğer müzik yaptığını sanan insanları dinleyenler.


müziğin insan hayatındaki öneminin çok önemli olduğu düşüncesindeyim. o kadar önemli ki, karakteriniz ve hayat tarzınız müzik zevkinizi, müzik zevkiniz de hayat tarzınızı ve düşüncelerinizi etkiliyor.
çoğunuza saçma gelecek biliyorum ama last.fm sayfasını kurcalayıp da karakter analizi yaptığım zamanları biliyorum. ailem, akrabalarım, arkadaşlarım, etrafımdaki insanların hepsinin dinlediği müzik tarzlarıyla karakterleri arasında çok ciddi bir uyuşma var.
ve evet sırf bu yüzden 'müzik' yapmadığını düşündüğüm insanlara karşı önyargılyım ben. saçma sapan sözlerin altına döşenmiş bir önceki bilmem kaç yüz şarkısının tekrarı olma özelliği taşıyan melodiler ve yetersiz kalacağı düşüncesinden olsa gerek görselliğe çok fazla önem verilmesi, dinlenmeyi hak etmese gerek. çünkü müzik kutsal bir şeydir (burda da 'sözde inançlı'lara laf etmek var aslında ama onu başka bi yazıya bırakalım). herkes müzik dinlememelidir belki de. müzik dinlemeyi hak etmelidir önce.*

müzik, 'dünya vatandaşları'nın ortak dertlerini dillendirebilir. bir milletin göğsünü kabartabileceği gibi, yine kendi milletine dersini de verebilir. müzik, aslında sizin demek istediğiniz ama bir türlü diyemediğiniz birçok şeyi söyleyebilir. müzik sizi rahatlatır. ağlatır. gülümsetir. ağzınıza edebilir bazen. birilerini hatırlatır. insanoğlunu sevmeniz için nedenler katar hayatınıza. çok sevdiğiniz bir filmin en sevdiğiniz sahnesini daha da güzel kılar. başka insanların hayatlarından hikayeler öğretir size müzik. bu liste de diğer 1234358957869344 nedenle uzar gider.

en güzeli de. aynı zevklere sahip farklı yerlerde ülkelerde yaşayan insanları bir ayara getirir ve çok güzel arkadaşlıklar kurmalarına neden olur. (eheh.)

ve ne gereksiz tüy demet akalın, ne sarışınlığın simgesi petek dinçöz, ne zeytin yememeye sebebiyet verebilecek serdar ortaç ve diğer 'ünlü'ler müziğe hiçbir şekilde katkıda bulunamaz.

dinleyiciler hakkında ne düşünmem gerekiyor bilmiyorum. ama ciddi derecede şüphelerim var mazoşist olduklarına dair. abi insan bilet alıp da demet akalın konserine gider mi lan?!

*herkes müzik yapmamalıdır belki de..

her neyse. şimdi biraz müzik dinleyeyim.

17 Eylül 2011 Cumartesi

bebeğim sana ömrümü verdim bebeeeğim



tekrar tekrar izleyip hayallere dalıyorum. BENİ DURDURUN.

12 Eylül 2011 Pazartesi

huzurlu uyu andy


Beni seni tanıyalı bir yıl oldu veya olmadı. Oyunculuğunu sevdim seninle diziyi sevdim. Maymun tipli bir adamsın ama güzelsin dedim. Sonra ben hasta olduğunu öğrendim üzüldüm bir an önce iyileşmeni temenni ettim. Sen düzelir gibi oldun...Zaman yanılttı.
Bugün ise eşinin kolları arasında veda ettin hayata... Umarım mutlu bir şekilde veda etmişsindir.

Oysa ben bu haftaya iyi başlamayı temenni ederek uykuma dalmıştım. Gergin bir rüya görmüştüm. Zor bir dönemden geçiyorum özellikle 'hastalık' konularında..Kendimi mahvetmekte çok başarılıyım mesela ben, moralimi kolaylıkla bozarım.İnandırırım kötü olacağıma.Neyse ne bugün de kötü oldu.Belki yakın zamanda seni de unutacağım Andy.Şu an üzgünüm her şeye evet hepsi bu.

11 Eylül 2011 Pazar

anketin sonucusu

yarasınn bütün şekerleeer.başka dicek bi şey bulamadım :p

5 Eylül 2011 Pazartesi

goooool

Sercan galatasaraya gitmiş resmen.bugün sgkda idim.yanımda televizyon vardı,haberi gördüm.'aaa' dedim güldüm.
yanımda oturan orta yaşlı modern kadın 'tüüü şerefsiz seni.haram zıkkım olsun sana o paralar..vıdıvdıvdıvıdıvdıvıvıvıdıdıdıvıdıvıdıı ' dedi. yazık lan.

3 Eylül 2011 Cumartesi

31 Ağustos 2011 Çarşamba

dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri.

SABAHA KADAR ANKARA'YI DİNLEYİP KENDİ AĞZIMA SIÇABİLME YETİSİNE SAHİBİM.

yağmur henüz kara dönmüyor olabilir.
cuma günü kokusunda yine yolculuğu taşıyacak ve ben yine ağlıyorum. ağlamıyorum. ağlamak üzereyim. evet sonuncusuydu. çok piç bir durum, kendimden nefret etmemin 634826436. nedeni de sayılabilir. nefret değil de anlaşmazlık gibi. küçük bir pürüz.
pazartesi orada olacağım. bilmiyorum o sonbaharı yaşar mıyım, üşür müyüm, arar mıyım. bilemiyorum. önemli bir tarih yaklaşıyor. bir mektup yazılmayı bekliyor. arada gelip selam çakıyorum.

bazen aşktan çok dostluğa ihtiyaç duyarız bunu fark ediyorum.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Röportaj vol. 4.

Evet gizem merhaba.bize kendini tanıtır mısın?

yaaa en zoruyla başladın abi o nedir kendini tanıt ben buna hiçbir zaman cevap vermemişimdir.

öff :D:D ben Gizem,şu gün doğdum,okuyorum falan de

gizem,1992,koç,öğrenci hgfhjgfh

allah seni davul etsin emi :D:D
nerde okuyosun gizemcim?


anadolu üni-endüstriyel tasarım aybikeciğim

memnun musun?

daha hazırelık okudum fakat bölümü seveceğime inanıyorum duygusal bir bağ besliyorum fdgfdg

en önemlisi de o zaten canım :D:D
hımmm başkaa
hayatının dönüm noktası oldu mu hiç? bunu hep sormak istemişimdir.gizemden önce gizemden sonra gibi.


ahahah :D

gülme cevap ver (^^^)

ımm şey. üniversiteyi kazanmam belki ama çok büyük bir dönüm noktası değil her insan gibi hayatım değişti.farklı bir şehirde tek başına olmak insanı değiştiriyor.onun dışında çok büyük bir şey yaşamadım daha

boş zamanlarında neler yaparmışsın bakayımm?

bir şeyler karalarım genelde

biliyorum :):) ne tür şeyler karalıyosun genelde?

oyh :D:D bilemedim bi düşüniiim yani o an aklıma ne geliyosa bazen fotolara bakarak bir şeyler çiziyorum.özellikle bu aralar geliştirmeye çalışıyorum gölgelendirmemi yüz hatlarını çizmeye çalışıyorum böyle

kendini çizdin mi hiç?

yaa aklıma gelmiyo değil ama kendini beğenmişlik gibi olur bi de kötü çizerim falan dayanamam.ben kendimi pek beğenmem de :D:D hem yani çizecek bir sürü şey varken kendini çizmek saçma olur


yoo bence hoş olur,hoş kızsın :):)


ay teşekkür ederim iltifat içün ama yok yani olabilemez :D:D

iyi sen bilirsin :p:p peki, bu saatten sonra artık yapmam çok zor dediğin şeyler neler ?

uu çok samimi cevap vereyim mi? ay kimler okucak bunu? jkassad

:D bloga koycaz işte.fiskosortusu@blogshop.com
yok lan @ yokml
yokmuş :D:D


yaa beni kimse tanımaz yazıyorum vallaa

yaz yavrm yaz :)

mesela ben iili ilişkiler konusunda çok ay nası denir fedakar davranırım bencil olmam

fazla fedakarlık iyi değil bence :)

ama ne bileyim insanlara fazla değer veriyorum hemen dost sanabiliyorum.ciddi ciddi bencil olma kararı aldım :D:D
yani evet o fazlayı atmak tam anlamıyla bencil olmak değil kast ettiğim

ben sana yardım ederim 4 sene boyunca merak etme :D:D

ay teşekkürlerimi sunuyorum :D: D

pekiiii hırslı biri misin?


yani bunu tam çözebilmiş değilim
ben hemen pes etmem çabalarım fakat ille benim olacak olayına da girmem

hırsından dolayı ağladığın oldu mu?

hayır.öyle bir şey yapacağımı da sanmıyorum.

en son nezaman heyecanlandın? :):)

çok büyük bir heyecanı kast ediyorsan belki bir daha yaşayamayacağım kadar büyüklükte heyecanlar yaşadım birkaç ay oluyor.

özel mi?


Evet :)

tamam sonra anlatırsın bana :p

ahah tamam :D

kariyer hedeflerin var mı? 5 sene sonra şöyle yapsam iyi olur dediğin?

ya ben bu konularda pek konuşmam isteklerim konusunda.anlatınca gerçekleşmeyeceğine inanıyorum

saygı duyuyoruz ozaman :):)
sonracığımaa, sence hayatının en güzel okul yılları nezamandı.ilkokul,lise ve üniversitede 1 sene :):)


ya ben geçmişten nefret ederim en yakın gemiş en güzeldir o yüzden üni ama üninin yeri çok ayrı olur gibi geliyor
her şey çok başka çünkü

di miiii,ben de öyle düşünüyorum.iyi anlaşcaz senle :D:D

yeeeeees
ya zaten burç uyumumuz var bebek

inanır mısın burçlara? ben hiç inanmam meselaa

tabiki kızzııımmmm
ya bak şu günlük yorumlara pek inanmam
çok nadir tutuyo çünkü her balık aynı şeyi yaşaamaz hani 12 insan yok dünyada
ama kişilik olarak kesinlikle inanıyorum

hee benim de çıkıyo ama inanmıyorum nedense :D:D

ya da yakın gelecek konusunda gerçekten dorğu yönlendirmeler oluyor


Fala inanır mısın peki?
falsız kalmaz mısın :D:D


ya dur onu anlatayım çok salak ama güzel bi konuya değindin

anlat bakayım :D

dine çok bağlı biri olduğumu söyleyemem neticede her insanın inancı kendine diyerek konuya giriş yapıyorum :D:D
yani belli başlı büyk günahlar vardır hani allaha eş koşmak gibi din derslerinde çok geçerdi :D:D
işte fal bakmak öyle birşey
çok katıydım bu konuda kesnlikle bakma diye
ama bildiğim bir hikaye mi desem hadiis mi desem bişey vardı
işte peygamberimizin kızı baktırmış falan hikaye buna dayalı peygamberimiz de şey demiş hani çok büyük sıkıntılarınız olur iki arada bi derede kalırsınız kötü rüylar görürsünüz falan o zaman baktırbilrsiniz :D:D ne kadarı doğrudur ne kadarı yanlıştır bilemem ama o ana bulunduğum durum çok kötüydü ki ben acayip derecede kararsızımdır :D:D tek çarem ani fal bakayımda kadın ne derse onu yapayım gibi bşeydi
ay çok uzun oldu neyse,
gittim baktırdım ve inanmazdım da bildiklerine hani sana soru soruyorlar öyle sallıyorlar bir şey derdim ama benim kişiliğimi yapmak istediklerimi olanları o an içinde bulunduğum durumu bir bir söyledi şaka gibiydi
:D:D
ve neticede kadının lafıyla hareket ettim.evet
bu kadar :D

ondan sonra hep baktırım mı diyosun :p:p

yok yine bu tarz durumların olması gerek :D

kadir gecesi özel röportajı :D:D kandilin mübarek olsun bu arada yavrum
neyse kısa keselim.teşekkür ediyorum cevapların için, esen kal diyorum :):)


nedeeemeekk :)

26 Ağustos 2011 Cuma

Röportaj vol. 3.


toplamda ikinci, tanımadığımız bir okurumla yaptığım ilk röportajım bu. hem bana hem de okuyuculara hakkında bilmemizi istediklerinden bahsedebilir misin elif? 

Hemen başlıyorum.
Ben Elif Ayvaz. 3 Haziran 1990 doğumluyum. Balıkesir'de doğdum büyüdüm. Adnan Menderes Üniversitesi'nde Seyahat İşletmeciliği ve Tur Turizm Rehberliği okuyorum. Yani daha yeni başladım. Hazırlık bitti, birinci sınıfı okuyacağım. Aynı zamanda açıköğretimden işletme okuyorum ama tamamen eziyet! bitecek gibi durmuyor. gezmeyi, okumayı, insanları gözlemlemeyi çok severim. Başka diller öğrenmek ilgimi çeker. ilginç yaşamlar ilgimi çeker. günlük okumaktan çok hoşlanırım. bu kadar galiba.


"ilginç yaşamlar"dan kastın nedir tam olarak, öğrenebilir miyiz? 

Yani, mesela bir kitabın anlattığı konu değil de yazarının yaşamı. böyle bir şey yani. çok açıklayıcı olmadı sanırım. daha doğrusu arka plandaki adamlar ilgimi çeken.


"yapılmış bir şeyin arkasındakiler" diyebilir miyiz?

aynen.


peki o zaman bu "ilginç yaşamlar"ın sahiplerinden konuşalım biraz. en ilgini çeken isimlerden söz etmek ister misin? hatta bir ismi daha yakından da tanıtabilirsin. 


hımm... mesela bir tanıdığım var. kitap da çıkardı. Ama çok göz önünde olmaktan hoşlanmıyor. Adını vermeyeceğim o yüzden. Zaten çıkardığı kitap da Osmanlıca'dan çeviri bir tarih kitabı. Devamında çıkacak olan kitapları da öyle. Ama benim asıl ilgimi çeken tarafı aslında onun çok iyi bir yazar ve şair olmasına rağmen hiçbir yazısını ya da şiirini yayınlamaya yanaşmaması. Aslında tüm imkanlara sahip. Ama yazdığı bir öyküyü kimselere okutmadan yok edebiliyor mesela. Ya da birisi için yazdıysa ona veriyor ve kurtuluyor. Ona göre yazı amacına ulaştıktan sonra değerini yitiriyormuş çünkü. Bu bana çok ilginç gelmiştir mesela. Yani ben onun yerinde olsam yayınlardım yazdıklarımı ve büyük patlama da yaratabilecek şeyler mevcut elinde. Ama o daha geri planda kalmayı tercih ediyor hep. Bu arada farkettiysen benim derdim de sadece yazmak kendimi tanıtırken bunu atlamışım


anlattıkların gerçekten ilginçmiş. tanıdığının görüşü de tartışmaya değer. evet anladığım kadarıyla 3 tane blog sayfan var onlardan bahsedebilir misin biraz. ya da genel olarak yazmaya ne zaman ve neden basladığını senin için ne ifade ettiğini anlatabilirsin. 

tabii. yazmaya 9 yaşındayken başladım. 11 yaşımda ilk romanımı bitirmiştim. Yazmak benim için nefes almak gibi bir şey. Yazmazsam boğulurum ben. Ya da su gibi. Zorunlu ihtiyaçlardan yani. Yalancı akasya'da yazdığım öykümsüleri, şiir kırmalarını falan yayınlıyorum. ilk blogumdur kendisi aynı zamanda. yani çok edebi sayılmaz tabii yazdıklarım da dökülüyorlar işte, yazmazsam yazık olur, ki zaten duramam. İzler, sesler ve de görüntüler, normal bir blog. Kafama ne eserse oraya girebilir. Ama vıcık vıcık bir kız blogu da değil. Sevgililerimi, aşk acılarımı falan anlatmıyorum ama. Hiç hoşlanmam zaten öyle şeylerden. Kime ne ki benim aldatılmamdan, uykusuz kalmamdan falan... Duraklarda ise okuduğum bazı kitaplar hakkındaki düşüncelerimi yayınlıyorum. İzleyici sayım genelde az. ve zaten sesi soluğu da çıkmıyor çoğunun. ama ben içimdeki yazma dürtüsünü bastıramadığım için sürekli yazıyorum. Birazcık olsun egomu tatmin etmek için de blogda yayınlıyorum, hepsi bu.


hemen not düşüyoruz burda konu izleyiciye de gelmişken: İNSAF YAHU BİRAZ. OKUDUĞUNUZU BELLİ EDİN EN AZINDAN. 
yazmaya 9 yaşında başladığını söyledin. hepimiz bir şeyler karalamışızdır elbet, ama tahminen senin karamaların bizimkilerden daha farklıydı. =)) nasıl oldu da başladın "o yaşta" yazmaya? ne tetikledi seni buna diye sorayım hatta.

ben biraz durgun bir çocuktum. Ailemin ya da çevremdeki insanların tanımladığına göre sakindim. Ama arkadaş çevremin tanımlamasına göre somurtkan ve huysuzun tekiydim. O oyunlar falan sıkıyordu beni küçükken. Mızıkçılıklar falan. Aman hep aynı şey diyip oyun oynamaktan vazgeçtiğimi bilirim. Sonra benden büyük komşu çocukları okula gidiyorlardı. Ben de onlarla takılmaya başladım. Okula başlamadan okuma yazmayı sökmüştüm. Sonra baktım ki bu büyülü bir şey. Sonra tabii okulda kitaplarla tanıştım. Sanırım çevremden kaynaklanan sebeplerden dolayı oldu bu. Yani çevren ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa ya içine kapanırsın ya da başka bir çıkış noktası falan ararsın. Benim ki de bu oldu. Sonra bir gün kuzenim bana yazdığı öyküyü okudu. Sonra abisinin yazdıklarını okumaya başladık gizli gizli. benim de kafamda bir ampul yandı sonra. Ben neden yazmıyorum ki, dedim. Bunu ben de yapabilirdim. ve o günden beri de yazıyorum. hatta ilk yazdığım trafik haftasıyla ilgili bir şiirdi ödül bile almıştım bunun için ama sonra sonra öyküye daha çok ısındım şiir biraz ustalık işi tabii


tebrik ediyoruz seni o zaman. =) 

teşekkürler


peki ileriye yönelik planların var mı yazmaya dair. en basit ve akla ilk gelen şey kitap çıkarmak tabi. 

Var tabii. En çok istediğim şeylerden biri de bu. Ama şu yakın zamanda değil daha. Çünkü daha olmadım. Biraz daha çalışmam gerek. Ama okula dönerken taa küçüklüğümden kalma bir romanımı götüreceğim yanımda ve bu yıl ona yoğunlaşacağım.
artık onu yazmam gerek çünkü. içinde kalınca çok rahatsız ediyor yoksa.



romanının içeriğini sormuyorum o zaman bu noktada. =)) 
yazmaktan bahsettik. peki ya dinlemek? kimleri dinlersin? neler dinlersin? en sevdiğin sanatçılar gruplar?

herşeyi dinlerim. o an neyi istiyorsa canım, ruh halim onu dinlerim. Mesela bu ara türk sanat müziğine merak saldım. tabii bunda okuduğum kitabın etkisi büyük ama dinliyorum işte.
hüseyni, hafız post, şeyh galip falan bu ara derdim.
ama klasik müzik de severim, rock müzik de.
mesela şu an massive atack dinliyorum ama bu bir sonraki şarkıda değişebilir
ama pop dinlemiyorum asla.
bunu söyleyebilirim. Çünkü bu kadar boş, işe yaramaz, kulağı tırmalayan bir şey daha olamaz bence.


eheh. "öncesi" ve "sonrası" diye ayrım yapıyorum ben popta. günümüzde yapılan şey tam olarak ne bilmiyorum ben de ama "birileri bizle fena kafa buluyor" dedirtiyor insana. 90lı yıllar güzelmiş mesela.
yazarken de müzik dinler misin peki? 
bazı yazarların bundan rahatsız olduklarını biliyorum. sessiz bir ortamda yazmayı tercih edenler de çok.

tabii canım, 90larda insanların bir tarzı bir felsefesi vardı. şimdiki gibi değilmiş adamlar.
bazen dinlerim. ama bu ya ney sesidir ya da bethoven falan.
çok gürültülü şeyler beni de rahatsız eder o an.
çok huzursuz olduğumdan huzurlu şeyler duymak istiyorum galiba o an.


farklı yerler ve dillerden de söz etmiştin sanırım konuşmamızın başında. ben eskiden "en az 7 dil öğrenmeliyim" diyordum fakat ne yazık ki 4 numarada tıkalı kaldım. :/ 
yabancı dilin var mı/öğrenmek istediğin veya kulağına hoş gelen ilgini çeken diller hangileri?

sadece ingilizce ve birazcık Osmanlıca biliyorum.
Ne güzel 4 dil bilmen.
Bu yıl okulda Japonca seçeceğim
ama ispanyolca, italyanca, fransızca ve rusçaya da ilgim var. ve en kısa zamanda öğreneceğim ne yapıp edip.
zaten turist rehberi olacağım için ne kadar çok dil bilirsem o kadar iyi.


fransızcayı kesinlikle öğrenmelisin diyorum. bir dil ancak bu kadar güzel olabilir. =)) ispanyolcayı da kendi kendime öğrenme girişiminde bulundum fakat devamını getirmediğim icin pek başarılı olamadım. 

fransızcayı sırf kitapları orjinal dilinde okuyabilmek için istiyorum. Edebiyatı çok güçlü bir dil çünkü.
İspanyolca tamamen ticari.   ispanyolca bilen rehberin sırtı yere gelmez çünkü.
revaçta bir dil.

orjinal dilinde okuma ve dinleme takıntım vardır benim. çevirileri sevmiyorum. ne yaparsan yap orjinalindeki anlam ve ifadeyi taşımıyorlar çünkü. 
ama hayat bu ya. çeviri işine gireceğim sanırım ben de. 

evet, çünkü kültürler arası farklılıklar çok fazla. en çok da dilde hissediliyor bu.
bence gir. Yani ben arada harçlık çıkarmak için eşe dosta yapıyorum.
fena olmuyor.
ama edebi bir şeyler için ileri seviyede olmak lazım. dile hakim olmak lazım. ve büyük sorumluluk isteyen bir iş düşününce.
biz bile ne kadar güzel şeyler söylüyoruz kötü çeviriler hakkında.
çok dikkatli olmalı insan.


evet kesinlikle. kolay bir iş değil gercekten. zaten kitap çevirmenliği yapmayı düşünür müyüm bilmiyorum.
sanırım yeni takipçilerimizdensin sen. bizim bloğu nasıl keşfettiğini sorabilir miyim acaba? 

evet, daha yeniyim. sanırım başka bloglarda gördüm. bu ara bu şekilde bir çok blogu takibe aldım çünkü.
ama seviyorum farklı kalemler okumayı. İlgimi çeken blog oldu mu o benim olmalı! Ben de olmalıyım içinde.

eheh. hoşgeldin o zaman aramıza. 
açık açık sorayım o zaman "okumaya değer ne buldun" bizim sayfamızda diye. 

hoşbuldum.
samimiyet.

: D 
gündemi takip eder misin?

çok değil doğrusu.
yani dünkü şehit haberlerinden falan haberim var ne yazık ki ama çok da ilgili değilim gündemle ilgili.
izleyemiyorum daha doğrusu. öyle söyleyeyim. vaktim olmuyor.


zaten türkiyede yaşayan bi insanın biraz da vaktinin olmaması gerekiyor sanırım bu tarz şeyler için. yoksa yaşama sevincini kaybedebilir diye düşünüyorum =)) 

çok doğru!

yani her gün birileri birilerini kesiyor, birbirlerini boğazlıyor.
toplu cinnet geçiriyoruz sanırım
ben bu yüzden sakin kalmayı tercih ediyorum o saatlerde
zaten izlerken çıldırıyorum sinirden


evet tutamıyor insan kendini. yurtdışında yaşadığım için kıyaslama yapabiliyorum. pek sevmem buraları ama sanırım şanslıyım. 
"bunları yapmadan kesinlikle gitmemeliyim" dediklerin var mı? vardır elbet. 

dünyadan mı?
eğer öyleyse dünyayı dolaşmadan, bir sürü dil öğrenmeden, kitaplarımı yayınlatmadan gitmemem gerek

kapanışı yaparken baya iç karartıcı bir soru oldu aslında ama teşekkürler cevap verdiğin için. : D 
o zaman herkese sağlıklı huzur dolu ve mutlu bir hayat diliyor ve röportajımızı burada sonlandırmak istiyorum. sorulardan bağımsız, söylemek istediğin herhangi bir şey daha varsa buyur lütfen. 

Şunu söyleyeyim: Fiskos'u ve Akasya'yı takip edin ve okuyun.  
son sözüm bu olsun. 


3. röportajımızı da gerçekleştirmiş olduk böylece. elif'e teşekkür ediyoruz tekrar. 

25 Ağustos 2011 Perşembe

al sana küfür. alkol. şiddet. behzat ç.

neymiş efendim çok küfür varmış da adamlar durmadan içiyorlarmış da kötü örnek oluyorlarmış. zaten ben küfretmeyi (ha öyle çok küfreden bi insan da değilim) ve içmeyi (en son ne zaman içtiğimi de hatırlamıyorum gerçi) behzattan öğrendim.

"babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. bazen öyle olur; her şey üst üste gelir. polis olmasaydım katil olurdum. çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir. binlerce ceset, binlerce katil, ve bir evlilik gördüm. seni intihar ettiğin gün tanıdım kızım. seninle o gün barıştım. şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalınayak anlayabildiğim şeyler var. şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var, bütün çaresiz insanlar gibi, dağılan bir okul gibi. acılarımız da birbirine benziyor artık kızım. birbirine benzeyen parmaklar gibi; ama her birinin eşsiz bir izi var. bazen gözlerim doluyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yine kulağımın dibinde hiç susmuyorsun. ağlamama asla müsade etmiyorsun. her şey affedildi babacık diyorsun. hiç ayrılmayacağız diyorsun. keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana. ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. cesetler de benzemez. ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman. koşan atlar, düşen atları hatırlatır. yağmur yağar, durur, tekrar başlar, yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. beşikten mezara kadar. karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. yalan mı söylüyorum sana? affet beni kızım, affet. bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım."

yanlış yerinizle izliyorsunuz lan diziyi. ehem. :)

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Cevapları alayım :p

Hangisi Zooey Deschanel hangisi Katy Perry sizce? :)



23 Ağustos 2011 Salı

DİKKAT!!! Bu yazı aşırı dozda anarşizm içerir.

Bugun okulun kayit evraklarina cartina curtuna falan baktim. Her sey normal gibi geldi. Soyle bisiy istiyorlar bi de bizden:
"Cumhuriyet Bassavciligi'ndan alinmis sabika kaydi." yine normal.
Altinda soyle bir ibare vardi: "Belge anarsik faaliyetlerin mevcut olup olmadigini barindirici nitelikte olmali." tek 'anarsik' hareketi, sinavda sifre iddialari sirasinca Taksim'de protesto olan ben, bayagi bi guldum. in anarsi we trust cunku. ve fikrimce her seyin cozumu.
Allahtan beynimizi okumuyolar diye dusundum sonra.

Beynimizde yasattiklarimizi bir gun eyleme donusturme dileklerimle.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

faubourg saint denis


thomas listen. listen. there are times when life calls out for a change. a transition. like the seasons. our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn. and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over. our love fell asleep, and the snow took it by surprise. but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming. take care.

21 Ağustos 2011 Pazar

"Ankara'ya gidebilme ihtimalimi düşündüm..."

dostlar, bu okula gitmeden önceki son yazım.

özet geçiyorum: zamanında Boğaziçi hayalleriyle uyuyordum. Rus yazarları gibi realist oldum artık, zaman geçti ve yollardan geçtim. hedefimden vazgeçtim.
neden bilmiyorum ama farklı bir yol seçtim. gerçekten neden bilmiyorum. sanırım bazen rüzgara izin vermek gerekiyor.
artık "Angaralı" oluyorum.
tüm okuyucularımıza ve yazar arkadaşlarıma başarılar ve sabırlar diliyorum. dilerim ki mutlu olursunuz.

elveda.

şaka şaka.

bir sabah seni gördüm, aklın takılmış yine balıklara.

05.40
uyuyamıyorum.
ilk defa bu saate kadar ayaktayım. üstelik kimseyle sohbet etmemiş olmam da önemli bir ayrıntı. sahurun da etkisi olmalı bu durumun varlığında.
oyalandım. didikledim. pencereden baktım. bulutları izledim.
bulutları severim.
sabahın bu saatlerinde büründükleri kül rengi cezbediyor. bulutların ardında hafif sarı-turuncu bir renk var. güneş doğmak üzere. sessizliği dinliyorum.
sonbahar geliyor, evet bu müjdeli haber benim için.
bir ay önce uzun bir yolculuğa çıkmıştım. anladım ki bu saatlerin en değerli sevgilisi yolculuklar, yeniliğe adım atarken bir yeni gün daha geliyor insanın ayağına.
kül rengi yerini pembe tonlarına bırakıyor. ben neden pembeyim diye sormuştu bana biri. bilmiyorum. lambayı kapatmam gerek. bunu biliyorum.
lambayı kapattım. saat 10 sularında annemle hastaneye gitmem gerek, uyku arayacağım. oysa şairlik sırtıma yapışıyor, aç kalan martıların buralara geldiğini duyuyorum, güvercinler çırpınıyor. yine uykusuzum.
serin sabahlar üşütüyor. serin sabahlar düşündürüyor. ben de okul için Ankara'ya gidebilme ihtimalimi düşündüm. fark ettim ki İstanbul'u özleyeceğimi kendime itiraf etmemişim hiç. yine de uzaklaşmak iyidir. iyi gelebilir. belki. "benim hala umudum var" demiş Mazhar Ağabey.
pencereden baktım, baktım. sessiz, ışığı yanmayan evlere ve 24 saat açık fırının camlardan birine yansıyan görüntüsüne. hava temiz kokuyor. hava toprak kokuyor. insanın sonsuzluğunu düşündüm. hiç bitmeyecek toprak ve insanın sonsuzluğu. kopardığımız çiçeğin zamanında bir insan oluşu. evrilmiş insan. kim karşı çıkabilir?
minibüs sesleri geliyor, demek ki saat 6 olmuş.
ölümün geldiği anda ne düşünürüm bilmiyorum ama namütenahi bir denge olduğu malum. sonsuzluk. sonsuzluk. bize ölülerimizden miras sonsuz koku.

19 Ağustos 2011 Cuma

röportaj vol 2

Selam gençler! İkinci röportajı Aysu (marla sünger) ile gerçekleştirdik. Benden sonra Yeliz kendisine sorular yönelttiği için soruların gidişatı garip olabilir.Neyse başlıyoruz.

mehtap:
merhaba sevgili Aysu seni tanımak ve blogumuzda yer ayırmak istedik bunu kabul ediyor musun?

Aysu:
"elbette."


mehtap:
öncelikle hangi şehirde oturduğunu ve şehirinle ilgili iyi-kötü hissettiklerini alalım senden

aysu:
izmir'de oturuyorum. pek fazla şehir gezmediğim için objektif bir yorum yapamam ama izmir'in türkiye'nin en rahat şehirlerinden biri olduğu söyleniyor. kısmen doğru da. her şehirde görülen önyargılar ve önüne gelene duyulan cinsel istek ( bildiğin abazalar yani) burada da görülüyor ama diğer şehirlere göre daha rahat hareket ediliyor. yani, şehrimi seviyorum kısacası.


mehtap:
biliyorsun benle tanışmana Muse vesile oldu. (kendimi burda yücelten bir tavrım yok =P) Muse senin için ne ifade ediyor, müzikten öte şeyler var mı ?

aysu:
Muse beni girdaptan kurtaran şey oldu diyebilirim. Liseye giriş sınavlarına hazırlanıyordum ve halim bok gibiydi. Kim olduğumu bilmiyordum, kendimi tanımıyordum ve etrafımda birkaç insan olsa bile kendimi oldukça yalnız ve başarısız hissediyordum, her anlamda başarısız. Muse’dan önce bayağı sapıtıktım açıkçası, Lily Allen’a falan tapıyordum yani düşünün ne kadar berbat durumdayım

Muse benim zamanla ilacım oldu, arkadaşım oldu, ne bileyim, ailem falan oldu. Muse’a olan sevgim değişmedi şu dört yıl içerisinde ama değişen bir şey oldu, ben değiştim. Muse ayrıca bana müzikal olarak da bir zenginlik kattı

Sadece Muse parçalarını çalabilmek için kendi kendime gitar ve çok az da olsa piyano çalmayı öğrendim. Klasik müzikle tanıştım, Muse benzeri müzisyenlerle tanıştım. Ciddi anlamda zenginleştim yani.


mehtap:
benim için de anlamı büyük, bir de o zamanlar saftık bu da ilk adımlardan biri oluyor sanırım.gelelim üçüncü soruya...gelecek için çizdiğin resminde neler görmek istiyorsun?

aysu:
Hayattan zevk almasını bilen, parası olan ve sevgilisi olan bir Aysu’yu görmek istiyorum ama ben bunu anca rüyamda görürüm, o da var. Bir de şu ibne sinekler beni ısırmasın istiyorum. Galiba çok şey istiyorum.


mehtap:
elinde imkan var diyelim çok istediğin Iamx konserine gittin. orda neler olabileceğini düşündün mü? Chris'le konuşmak mesela.Aman tanrım ne derdin Chris'e burdan duymak güzel olurdu

aysu:
Bunu önceden düşünmüştüm. Konsere gidebilmem için bir kere dersaneyi ekmem, konserin yaş sınırlı olmaması(ki barda yapıldığına göre zor ihtimal), ankara’ya uçak bileti almam ve topuklu çizme almam lazım. Bunları aştım diyelim, ilk olarak konserde milletin arasına ufacık boyumla kaynayarak en önlere giderdim, sonra ağlamamak için kendimi zor tutardım, sesim şarkıları söylemekten kısılırdı falan. Bi

Bir de terleyince kıpkırmızı kesilmemeye çalışırdım zira berbat bir durum. Kulise girdim diyelim, bütün grup elemanlarıyla tanışırdım hatta Caroline’a “niye beni feyste kabul etmedin la allahsız tospaa” diye fırça atardım ama allahsız tospaayı nasıl İngilizce söyleyeceğimi de önceden hesaplamam lazım tabii. Sonra janine’in yanına gider, “vay be kadın, idolümsün. Çirkinlikten öleceksin ama yine de

yine de kaptın Chris’i koçum benim” der öperdim. En son da Chris’in yanına gider, tipik fan konuşması yapardım işte beni müziğinle aydınlattığın için teşekkürler falan. Ama en kıyağı da chris’in elinden iamx şarabı içmek olurdu. Oh mis.

mehtap:
Hayat adil değil bu konuda kahrolası Chris'e bir gün ulaşırsın umarım.Peki her yaşın ayrı bir güzelliği katkısının var olduğuna inanıyor musun?

aysu:
Pek sayılmaz. 10-15 yaşları arasında tam bir morondum ve düşününce bu hiç de güzel gelmiyor, hatta utanmamak için uğraşıyorum diyebilirim.


mehtap:
Bir sonraki yaş gününü nerde, nasıl kutlamak isterdin mesela?

aysu:
Karşıyaka’da Durock diye Türkçenin ağzına sıçmış bir bar var ve orada bir çerçevede Muse posteri asılı. Yıllardan beri oraya gidip o posterin önünde rahatlıkla oturabilmek istiyorum. Bu yılki kutlamam diğer yıllara oranla çok daha iyiydi ki geçen yıllarda o kadar kötü kutlamalar oluyordu ki ağladığım bile oluyordu

Bir sonraki kutlamamda yine bu yıl yanımda olan iki arkadaşımla o dediğim posterin önünde içerek kutlamak istiyorum. Tabii çok daha kalabalık olursa daha iyi olur ama uzak ihtimal gibi görünüyor


mehtap:
Seneye 18 yaşında olacaksın evet bu uzaktan pek çok şey ifade ediyor. Ayrıca üniversite kapısında sürünürken eminim yine süprüzlerle karşılaşırsın..Söylesene neden burada yazları sıcak kışları soğuk?

aysu:
Orası neresi? Karadeniz bölgesiyse yaz kış serin ve yağışlı oluyor ama Akdeniz ve Karasal iklim ise güneş ışınlarının geliş açısı ile enlem-boylam olayından kaynaklanıyor. Hay öpeyim coğrafyayı konuşturmasın beni şimdi.


mehtap:
evet sohbete giriş yaptık lakin kendini tanıtma fırsatı vermedim sana. kimsin sen Aysu? burda ne işin var?

aysu:
Ben de bilmiyorum desem.. Burada olmamı evrenin garip bir oyunu ve benim can sıkıntımın verdiği sıkıntıdan sıkılmam olarak açıklayabilirim. Ayrıca dünyadaki insanların çoğu kim olduğunu bilmeden yaşıyor ve ben böyle olmak istemediğim için ergenlik döneminden beri bir kimlik savaşı veriyorum.

mehtap:
Bu konuda yalnız değilsin. Ergenler gibi 'hayat bir oyun biz de figuranız burda senaryo' demem gerekmiyor tabii. Mesleki açıdan neler ister bu Aysu?

aysu:
Hayatın bir oyun ya da sınav olduğu konusuna da katılmıyorum ayrıca, buradan belirteyim. Bence hayat, su gibi akıp gitmesi gereken bir şey ve o yüzden tepemizdeki boşluğa aldırmayarak yaşamalıyız. Neyse

Mesleki açıdan ne düşündüğüme gelirsek, aslında henüz tam bir karar verebilmiş değilim. Gönlümde psikoloji yatıyor ama hem kazanması zor hem de ileride sıkılabilirim diye düşünüyorum

İngiliz dili ya da Amerikan kültürünü düşünmüştüm daha önce ama onlarda da iş yok, hem zaten tmyim, dil sınavına girmem zor olur. Öyle yani. Arada başka mesleklere falan da bakıyorum ama gönlümde yatan psikoloji

mehtap:
Eşit ağırlıkçı olsam ve başarım da olsa bende psikoloji isterdim.Günümüz Türkiye'si için gerekli hem iş imkanı şaşmaz! Hayat akan bir sudur diyince aklıma Ayşe Kulin geldi. Yazarlardan söz açmak istiyorum.Kimleri seversin ya da sevmezsin ne bulupta okuyorsun?


Aysu:
Daha çok modern dünya klasiklerinden okuyorum, kitap isimlerini de internetten ya da arkadaşlarımdan buluyorum. Sylvia plath, j.d. salinger, chuck palahniuk, George orwell, paulo coelho ve j.k. rowling en sevdiğim yazarlardan. Sevmediğim yazarlar fazla yok, sadece şu vampir mitlerini sevmiyorum, o da boku çıktığı için


yeliz:
blogta hakkında yazmamızı istediğin bi konu var mı?
ya da hangi konular hakkında yazmamız hoşuna gidiyor?

aysu:
blogda ortak bir yazı yazılabilir diye düşünüyorum, içinde herkesin de bir payının olabileceği yazılar
çoğunluğu kişisel yazılar olduğu için de politika, sanat gibi daha genel konulara biraz daha ağırlık verilebilir gibi. kişisel yazıları okumak zevkli oluyor ama..

yeliz: 
en çok beğendiğin yazar?

aysu:
sylvia plath
ama

yeliz: 
ama?

aysu:
bazılarına göre sadece bir şair olarak görülebilir. ben hem şair hem yazar olarak görüyorum onu ama alternatif bir cevap olarak j.d. salinger diyebilirim.

yeliz:
özel bir soru sorayım
bana önerdiğin romanında intihar girişiminde bulunma düşünceleri vardı hani. romanı okurken kendisinin de intihar yüzünden ölmüş olması tuhaf hissetirdi mi sana?

aysu: 
hayır çünkü o roman zaten otobiyografik bir roman, kurgu olarak sayabileceğimiz tek şey isim değişikliği. ayrıca plath'ın şiirlerine baktığımızda da yazarın hem yaşamaya hem de ölüme bu kadar bağlı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.


yeliz: 
blogtaki anketler hakkında ne düşünüyorsun? ilgini çeken bir anket var mı? hani şunu sorsanız diyebileceğin?

aysu: 
anketlere pek dikkat etmiyorum açıkçası, sadece son ankete baktım o kadar. bu yüzden bu soru için pek bir şey diyemeyeceğim. sadece müzisyen ya da yazar kıyaslaması yapabilirsiniz.

yeliz:
peki gençlik hakkında ne düşünüyorsun? hani gerek internet ortamında gerek de dışarıda. çoğunluğun bi acayip olduğu kanısında mısın?

aysu:
gençlik salak. gençliğin beyni sulanmış. gençlik sağır ve kör. gençlik ötekileştirilmiş. içlerinde özgün olmayı başarabilenler de var elbet ama onlar da yalnız olmaya mahkumlar.

yeliz:
bloğun layoutunu beğendin mi?

aysu: 
güzel ama kırmızı üzerine beyaz olan kısımlar göz yoruyor

yeliz:
peki okul sistemi hakkında ne düşünüyorsun?
çoğu kişi sistem yüzünden mi yoksa tembelikten mi açıkta kalıyor?

aysu: 
türkiyedeki okul sistemi boktan. tembellikten de açıkta kalan var, hatta yakın çevremde de var örnekleri, ama çoğunlukla sistem onları bok çukuruna atıyor. gerçi her yerde böyle değil. mesela türkiyede çok gereksiz bilgilerle beyin yıkıyorlar ama amerikada da gençleri gerizekalı olarak yetiştiriyorlar. hem de beyin yıkamaya gerek duymadan.

mehtap:
şimdilik röportaja burda son veriyorum belki devam ederim ya da etmem.Ama blogum adına da teşekkür etmeyi borç bilirim.Gitmeden ki sorum da şu Fiskos Örtüsü'nde iş var mı?

aysu:
fiskosun geleceği parlak ama önce tozunu almak gerek. asıl ben teşekkür ederim röportaj teklifi için.

18 Ağustos 2011 Perşembe

medya saçmalığı.

tamam şehit haberleri aldıkça hepimiz üzülüyoruz. herkes istiyor bu 'şey'in artık bitmesini ve gencecik insanların ölmemesini. ama her şehit düştüğünde onun hayatını, geride bıraktığı ana baba ve eşini, üniversiteden arkadaşlarını, en son düğün görüntülerini vs. yayınlamaya gerek yok. haber bülteni boyunca diğer her şeyi görmezden gelip sadece şehitlere, hayatlarına ve ailelerine yüklenmeyin.

neden mi?

çünkü o oturduğunuz yerden lanetlediğiniz pkk bundan tatmin oluyor. amacına ulaşmış oluyor.

hani bir tartışma konusu vardır ya hep. 'insanların canını hiçe sayıp onları gaddarca öldüren teröristlere medyada ne kadar yer verilmeli' diye. tam olarak ordayız işte. şehitler anılmasın, ailelerine başsağlığı dilenmesin, onlarla ilgilenilmesin demiyorum ben. demem de zaten. ama bu kadar televizyon malzemesi yapmaya gerek yok.



bir de terörden sadece şehit düştüğü gün bahseden bir ülkeyi ne kadar ciddiye almalı bilmiyorum artık.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Mıttıka'nın laneti.

Bloga girmek için google'ı açtım.Fiskosortusu yazdım bildiğimiz fiskos örtüsü çıktı.blog yazısını da ekledim.farklı şeyler çıktı.sinirlendim ve arama şeysine sadeceeeeeee 'mıttıka' yazdım.blogumuz çıktı ahahahah. ne günlerdi.yazarlarımız anlayacaktır :)

14 Ağustos 2011 Pazar

benim aslında yazacak şeyim yok.

boş boş dolanıyorum bütün gün. uyuyorum. canım sıkılıyor, uyanıyorum. sonra canım sıkılıyor. tekrar uyuyorum. beni bekleyen kitaplar var, göz kırpıyorlar fakat ben namuslu bir kızım. kafamı çeviriyorum.
sanırım en sıkıntılı yazımdı. yani eylem anlamında değil, mevsim anlamında.
bu yaz yaptığım en hareketli şey düğün için gezmek oldu. yozgat'a ve izmir'e gittim. hiçbir dakikam boş geçmedi ve istanbul'a döndüm. kanat'ın dediği gibi: "tokat tokat tokat..."
ve beklemek. sürekli. mütemadiyen. daima. ösym'nin keyfini, hayatımın girdiği yolları, normalmiş gibi yaptığım seçimleri izlemek.
artık çok sıkıldım ve 19 Ağustos gelsin istiyorum. iyi ya da kötü. yetiiieeeer.
(ağır ergenlik yaşıyorum farkındayım ehemehe)

ve standart kapanış: love and peace!

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Röportaj vol. 1.

merhaba sayın fiskos okurları. bahsetmiş olduğumuz gibi bloğumuzda yeni bir köşe açmaya karar verdik. her hafta bir yenisini ekleyeceğimiz bu röportajların ilkini gökçe adlı okurumuzla ben yapacağım. röportaj köşemizin ilk konuğu olduğun için teşekkür ediyoruz sana. bize biraz kendinden bahsetmeni istiyorum öncelikle. gökçe kimdir nelerden hoşlanır, hatta nelerden hoşlanmaz? 

5 kasım 1992'de ankara'da doğdum. doğum tarihimi çok seviyorum. ankara'da doğdum büyüdüm ama hep izmir karşıyakalı oldum annemden ötürü. ilkokul 1. sınıfta ablamın kuzenimden yürüttüğü the offspring ve r.e.m albümleriyle bugün dinlediğim müziklerin temelini atarak hayatımı kurtardım. okuldan sonra annem beni alır atatürk kültür merkezi'ndeki atölyeye götürürdü. o resim yaparken ben akm'nin fantastik binasını keşfe çıkardım. annemin sergileri şimdiye kadar bulunduğum en elit ortamlardı. yine annemden hayvan hikayeleri dinleyerek büyüdüm, çocukluğum sokakta kedi köpek yavrularına bakarak geçti. o zamanlardan beri veteriner olmak istedim. 7. sınıftayken bu yolda lisede sayısal seçeceğime kesin olarak karar verdim. lisede sayısal okudum ve her anını çok sevdim. 10. sınıfta seçmeli ders olarak aldığım grafik tasarım ile o zamanlarda karşıma çıkan hasta, yaralı, ölen hayvanlar kafamda soru işaretleri oluşturdu. 11. sınıfta çok fazla resim çizmeye başladım. 12. sınıfta sınava 1 ay kala kesin olarak benden veteriner olmayacağına, grafik tasarım okumam gerektiğine karar verdim. lysler bittikten sonra 1.5 ay hacettepe grafik tasarımı hedefleyerek öküz gibi çalıştım sonra kazandım. annem iş imkanı falan diye tobb’un sınavına soktu sonra. oradan burs alınca hiç hesapta yokken kendimi tobb görsel iletişim tasarımı’nda buluverdim. bugün itibariyle en sevdiğim şeyler okuduğum bölüm, dinlediğim müzikler, filmler diziler, bir şeyler çiziktirmek, hayvanlar ve yıllardır obsesiflik derecesinde sevdiğim efes pilsen ve avrupa basketbolu.


madem son cümlende en sevdiğin şeylerden bahsetmeye başladın. onlardan devam edelim o zaman. biraz "kültür sanat arşivi"nden söz et bizlere. 

en çok morphine, massive attack, the national ve radiohead dinliyormuşum. Radiohead hakkında konuşmayayım zaten. National’ı dinlemek için o bariton vokal, o melodiler yeter zaten, ama o kadarıyla sınırlı kalmıyor. Yazdıkları sözler inanılmaz etkileyici bir kere. Mesela radiohead yoruyor beni bazen. Thom yorke çok şifreli konuşuyor. National öyle değil ama, her şey olduğu gibi. Bu kadar gerçekçilik bazen üzücü oluyor, ama çoğu zaman rahatlatıcı. Massive attack’i ise mükemmel oldukları için dinliyorum sadece. Röportajcıma bunu yıllardır anlatamadım, ama “massive attack yaylıları” diye bi kavram var bi kere yer yüzünde. onları canlı izlediğim 13 temmuz 2010 akşamı hayatımın en bombastik akşamıydı sanırım. Morphine’i ise aslında son 2-2.5 senedir falan dinliyorum. Bi tasarımcı röportajında “sanatla ilgilenen herkes morphine dinlemeli” demişti. Kimdi hatırlamıyorum ama onu okuduktan sonra birkaç şarkısını indirip elimi verdim, sonra bütün benliğimi kaptırdım. Mark sandman ölene kadar yaptıkları bütün şarkıları dinledim. O kadar çok seviyorum ki bu grubu bahsederken ağlayasım falan geliyor. Mark sandman’ın sesi, 2 telli slide bassları, bariton saksafonları, sözleri; her şeyleriyle mükemmeller. Onun dışında indie ağırlıklı, jazz’dan blues’tan klasik müziğe bi sürü şey dinlerim. 50’lerden 2000’lere kadar olan her şeyi severek dinleyebilirim aslında. 2000 öncesinden kalma severek dinlediğim bikaç hip hop şarkısı bile mevcut. Direk lastfm linkimi versem daha kolay olacaktı sanki. Guy ritchie ne yapsa izlerim, başucu filmi diyebileceğim bütün filmler o adamın elinden çıkmıştır. En başta da revolver. Diğer başucu filmlerimdeyse tom hardy oynamıştır. Onu da guy ritchie’nin rocknrolla’sında tanıyıp hemen hemen bütün filmlerini izledim. Çok “underrated” idi şimdiye kadar. İnception’la biraz dikkat çekti ama the dark knight rises’la insanlara heath ledger’ın jokerine unutturacak görün bakın. Bi de charlie chaplin’e ölürüm. Canım sıkılınca onunla ilgili makale falan okurum o derece. Dizi olarak da bi sürü dizi izledim ama breaking bad ile battlestar galactica’nın yeri apayrı. Battlestar zaten bir efsane. Breaking bad ise her şeyiyle çok farklı bi dizi. Onu izleyerek görüntü yönetmeni olmaya karar verdim ben.


konuşmamızın başından beri çok farklı bir "türk genci portresi" çiziyorsun bizlere. kendini yaşıtlarınla ya da türkiyedeki gençlerin geneliyle kıyasladığında neler düşünüyorsun. vardır elbet rahatsız olduğun yanlar. anlat bakalım.

Yok, çok bi farkım yok bence. Bazı şeylerin farkında olduğumu biliyorum. Biraz acımasızca ama sanırım biraz kötü şeyler yaşamak gerekiyor bunun için. Kendime göre büyük sıkıntılar çektim ben de ailemle birlikte. Dedem “akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin.” derdi. Belki de öyle olması lazım. Okuduğum bölümde bizim dönem 4 kızdan ibaret ve bu kızlardan biri daha birkaç ay önce bana ciddi ciddi “ ’merhaba’ nasıl yazılır?” diye sordu. Kendisi çoğu zaman benden daha mutlu. Yaşıtlarımla son zamanlarda aramdaki en büyük fark sınav sistemimize rahatlıkla “ya bi git” diyebilmem oldu heralde. Ben istediğim bölümü, hatta istediğim okulu seçebildim ama herkes yapamıyor bunu. Daha 18 yaşındayım ve hayatı çözmedim ama bugün itibariyle en önemli şey nefes alır gibi yapacağımız bir şey bulabilmek gibi geliyor. Mevcut sistem buna izin vermiyor. Tabii bir de ailemin hakkını vermem gerek. Çocuk yetiştirmek korkutucu bir şey ama onlar altından kalktılar bence. Ablam da ben de serbest büyüdük ama başıboş değildik asla. İnanılmaz fedakarlıklar yaptılar bizi büyütürken. Benim üzerimde gereksiz baskılar oluşturmadılar hiçbir zaman. Benim meşhur “hallederiz” modumu onlar oluşturdu hatta. Eğer ben üniversite sınavına 1 ay kala o zamana kadar verdiğim bütün emekleri bir kenara koyup bambaşka bir yola girmeye cesaret edebildiysem onlar sayesinde. Çünkü başarısız olursam da başarılı olduğum zamanki kadar yanımda olacaklarından emindim hep. Canlarım benim.


hayatının olmazsa olmazlarından konuşuyoruz madem, senin için çok önemli bi yeri olan konuya yani hayvanlara değinmeden olmaz. onlar hakkında ne demek istersin? sence etrafındakiler ya da genel olarak türk insanı yeterince ilgileniyor mu bu konularla.

Benim trafımdakiler ilgileniyor; ama türk insanını geçtim dünya insanı da ilgilenmiyor. Daha yeni kendi blogumda bu konuda içimi döktüğüm uzunca bir yazı yazdım, kimsenin okumasını beklemiyorum gerçi, o yazıyı yarı ağlayarak yazdım ve aynı şeyi gece gece bir daha yaşamaya niyetim yok. Tek söyleyeceğim bana “insan hayatına ne kadar değer veriliyor ki hayvan hayatına verilsin” diye gelmeyin. Yolda bir insan ezildiğinde birileri ambulans çağırıyor, suçlunun peşinden gidiliyor. Yolda bir hayvan ezildiğinde diğerleri de üzerinden geçip gidiyor. Sonuçta hepsi can, zeka seviyesi yaşama hakkını daha değerli ya da daha değersiz kılmıyor.


zaten bir "can"ın derdinde olan, insan ya da hayvan diye ayrım yapmaz. ama var ne yazık bi bunu yapan sözde insanlar da. =) o zaman sana bu konu hakkında daha fazla bir şey sormuyor ve bir diğer vazgeçilmezin olan basketbola geçiyorum. bu soruma "türkiyede sporun durumu nedir" diye cevap verebilir misin? sence neler yapılabilir nasıl destek olunabilir. ek soru olarak da efes pilsenin son zamanlarda başına gelenler hakkında - bkz. isim değişikliği - birkaç söz söylersen seviniriz. 

türkiye'de spor=futbol idi hep. ama bunun değişeceğini tahmin ediyorum. bi kere futbol inanılmaz çirkin. =) sonra bu son yaşanan malum olaylar var. bunlar olurken basketbolda ise istikrarlı bir şekilde çıkıştayız. erkek ve kadın basketboluyla milli takımlarda yakaladığımız çıkış, aldığımız organizasyonlar, kulüplerin yaptığı yatırımlari vs. ilgiyi basketbola kaydıracak gibime geliyor. kadın basketbolunu da sevmiyorum o yüzden o konuda çok söyleyecek bir şeyim yok. ama erkek basketbolunda belli bir seviyeye geldiğimiz aşikar. henüz bir sırbistan bir litvanya değiz ama tabii. ve sson yıllarda baya ulusal basketbol organizasyonu aldık geçen seneki dünya şampiyonası az daha elimizden alınıyordu ama sonunda iyi bir iş çıkardık. dışarıdan gelen çoğu gazeteci organizasyonun kusursuza yakın olduğunu, her çalışanın bütün sorunlara hazırlıklı olduğunu, bütün kolaylıkların sağlandığını söylüyordu. Şimdi euroleague 2011 final four’u istanbul’da ki bilmeyenleriniz, ilgilenmeyenleriniz için euroleague final four’u epey büyük bir olay. O kadar büyük ki ben bu sene bahar aylarına denk gelen almanya stajımı sonraya erteleyip istanbul’a gitmeyi düşünüyorum. kulüp bazında da iyi durumdayız, fenerbahçe açıkçası ülkerspor’un haklarına çöktü biraz ama aydın örs faktörüyle iyi devam ediyorlar. Galatasaray forma skandalının ardından oktay mahmuti’yi başa getirerek iyi bir iş yaptı ama galatasaraylılara bi soluklanmalarını söyleyebilirim. Çünkü Euroleague’de A lisansı almak istiyorlar ve bu bi senelik bir iş değil, ki bu kadar sorunlu bi kulüpte biraz sabretmeleri lazım. Sonuç olarak basketbolumuz iyi yolda ve bu benim canımı sıkıyor. Futboldaki enerjiyi salona taşımalarından korkuyorum. “basketbol seyirciyle güzel” diye bir söz vardır ama ben tam tersini düşünüyorum. =) ama öte yandann dolu salonda maç izlemek de inanılmaz bir şey.kalabalığın enerjisinin bu kadar tat verdiği yer bi basketbol maçları bir de konserler. Efes pilsen’in isim değişikliği konusunda çok sıkıntı çektik, işin aslı epey de yalnız bırakıldık. “Biz”den kastım bir avuç gerçek efes pilsen taraftarı ve artık taraftarla arkadaş olan oyuncular ve bazı kulüp çalışanları. Anadolu efes ismi onaylanana kadar ciddi bir kapanma tehdidi vardı. Basın pek çaktırmadı ama özellikle türk oyuncuların canı çok sıkkındı geçen sezon boyunca. ben okula giderken gelirken tapdk binasının önünden geçmek zorundayım, baya sinir bozucu oluyordu. Sonuç olarak efes pilsen’in ismi nba’e kadar uzanmış bir markaydı. Koca bir nesil basketbolu efes pilsen’le sevmişken “birayı çağrıştırıyor” diye isminin değiştirilmesi sadece haksızlık. Sadece kulüple ilgili de değil sorun, örneğin artık bir gelenek haline gelmiş milli takım hazırlık turnuvası Efes World Cup bu sene Basketball World Cup adıyla oynanıyor. Diğer yanda izmir’de süper toto sponsorluğunda bir hazırlık turnuvası yapılıyor. Anladınız siz. Bi de basketbol demişken YUGOSLAV demezsem içim rahat etmeyecek dedim ve içim rahat etti.


benim gibi sadece "milli maç"larda fanatik kesilenlerin spor anlayışı konusunda tartışmaya girmeden hemen diğer soruma geçmek istiyorum. çook yaratıcı bir soru olduğundan epey zorlanacağını düşünüyorum. : P bundan bi 10 yıl sonra gökçe kızımız nerelerde ne işler yapıyor olur?

1.5 sene önce bu soruyu sorsaydın şu an olduğum şeyden çok daha alakasız bir cevap verirdim. Yani açıkçası hiçbir fikrim yok. Olmasın da zaten. Sanırım huzurlu mutlu olursam o yeterli olur.


o zaman sana, kısa tutmaya çalıştığım sorularıma verdiğin uzun cevaplar için teşekkür ediyor ve seni en zorlayacak olan son soruya geçiyorum. : P blog sayfamız hakkında ne düşünüyorsun sayın fiskos okuru?

kıç gibi. =)

hfdjhfd pislik öyle mi yazıcam bloğa da :d

yaz bana ne. ne biliim işte ya güzelsiniz seviyorum sizi.




ben en çok son cevabı sevdim. samimiyetin doruklarına çıktık çünkü orada. canım benim. gökçe'ye buradan da bir kez daha teşekkür ediyor ve ilk röportajımızı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.