müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2015 Salı

Charlotte OC.

birkaç gün önce bir mağazada takılırken o an çalan şarkı çekti dikkatimi. tabii ki hemen telefonumu çıkarıp shazam'dan faydalandım ve o güzel şarkının kime ait olduğunu öğrendim: Charlotte OC.

uzun zamandır dinlediğim en güzel en etkileyici sese sahip Charlotte. şarkı sözleri de enfes canlı performansı da öyle.

mağazada duyup etkilendiğim şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. diğer şarkıları için de youtube'daki kanalını takip etmenizi tavsiye ederim. zaten çok fazla şarkısı yok ne yazık ki.

ilk dinlediğim günden beri herkese tavsiye ediyorum deli gibi. dinleyin arkadaşlar. içinze işleyecek.

23 Aralık 2014 Salı

varoluşum yokuşu.

son zamanlarda dinlediğim en güzel sözlere sahip olan şarkı 'varoluşum yokuşu'. karanlık ve soğuk günlerin getirdiği tembellik, hayat şartlarının vermiş olduğu yorgunluk falan derken adeta bir terapi şarkısı gibi imdadıma koştu 'son feci bisiklet' adlı grup bu eserle.

özetle;
sen hiç kutsal olan her şeye sövdün mü? en-el hak deyip de döndün mü, hep aynı yere?



bir anlamı olsaydı hayat dediğin bu şeyin 
saklardım anlayanları yasaklardım yasaklardım
sen beni doğmadan evvel görseydin eğer
bir evrendim kişi başına bir galaksi bir gezegendim 
ben sendim 

oyna seni bir umut sadece senle
ve sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum
var oluşun yokuşu

yazılmamış oyunum
sen hiç kutsal olan 
her şeye sövdün mü 
en-el hak deyip de döndün mü 
hep aynı yere 

sincap demiş ki üzülme dünyalıların sonuna
düşünme
hiç bir şey ölmez
düşünen bilemez
bu düzlemde görüşmek üzere

oyna seyirciyi unut sadece senle
sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum var oluşum yokuşu
yazılmamış oyunum

oyna oyna



28 Kasım 2014 Cuma

I only know what I know..

Bugün yarım saatimi yeni tanıştığım birisine aslında ‘normal’i bizim belirlediğimizi buna bağlı olarak zorla haklılığını direttiği şeyin çok saçma olduğunu anlatmaya çalıştım. Ayrıca beni aşan, imkânsız şeyler isteyen insanlara bağırdım. Öte yandan, doğum günümü bir kutlu doğum haftasına benzer şekilde bir hafta kutlamama rağmen aslında geçen yaşımda kaldığımı fark ettim. Yeni yaşımı dün öğrendim.

Sizi bilmem arkadaşlar ben çok yoruldum. Yürürken bir gün pat diye düşüp bayılacakmışım gibi. İnsan kıyaslamalarından da bıktım. ‘Bana ne diğer insanlardan?’ diyorum, ‘bencilsin!’ diyolar. ‘Bırakın yahu!’ diyorum. Olabilir. Ne yapalım? Ağlayalım mı?


Amaaan neyse canım! Diyor, güzel bir şarkı koyuyorum aşağılara. Rica edeceğim tıklayınız. Çünkü bu şarkının yeri ve önemi anlatılamaz benim için. Geleceği merak ediyorum her dinleyişimde. Yeni bir hayatın başlangıç haberini bu şarkıyı dinlerken aldım ve o zamandan beridir düşünüyorum. Daha ziyade O’nun hayatını düşünüyorum. Tam bir heyecan! Bi’ de ŞARKI ÇOK GÜZEL TAMAM MI? olmadı albüm hakkında da konuşuruz sonra. bye. 


25 Kasım 2014 Salı

Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor

Kendimi son dönemde bir Fars kültürü asimilasyonu altında hissettiğim zamanlardayım. Bunda Kürdolojinin etkisi yadsınamaz tabii. Gittim seçmeli ders olarak Farsça aldım, o tarz çılgınlıklar falan. İran yapımı filmlere kısaca Allah verdikçe veriyor diyebiliriz!
Şimdi gelelim bu postun konusuna: Farsça underground müzik. Ben de her bu kültüre merak salan biri gibi, Farsça müzikle daha önceden Mohsen Namjoo ile tanışmıştım. Allah -varsa- razı olsun kendisinden. Setarla, erbaneyle, klasik kemençeyle, gırtlak sesiyle harman ne güzel şarkılar çıkıyor dünyada. Şükür. Shirin Shirinam diye şarkı söylerken bir de baktım, politik duruşu ve sanatıyla harikalar yaratan İranlı Kürt sanatçısı Bahman Ghobadi'nin Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor filmi çıktı karşıma. Çok zamandır izlemek istiyordum da bir türlü fırsat bulamamıştım. Filmlerinin çoğunda Kürt halkının sınır ve yurtsuzluk sorununu farklı senaryolarla dile getirmişti; bunun en sonuncusu Niwemang'dı benim için. Minik arkadaş grubunda Laylahen sahnesini bilmeyeni dışlıyoruz zaten. Neyse. Bu sefer underground müziğin Tehran'ından bahsetmek gerektiğini düşünmüş olacak ki, Kürt etnolojisinden uzaklaştığı tek film olan Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor'u çekmiş. Zaten İran undergrounddan bahsederken Ghobadi'yi anmamak bu anlamda ayıp olur.
İran'ı kafamızda klasik ulusalcı tavırla def etmekten ziyade, gidip görüp tanımak daha yerinde olacaktır. Lakin Humeyni'nin mirası sağolsun, sanatçının sınırlılığı İran'da sanat yapmalarını engelliyor. Sınır tanımayanları ise (bu yazıda şimdiye kadar bahsettiğim Mohsen Namjoo, Bahman Ghobadi ve daha sonra bahsedeceklerim) sürgünde. Evet, aklımıza Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya geliyor. Onları unutmak mümkün değil ve dert edindikleri şeyi geç anladığımız -hatta hala anlayamadığımız- için bizi affetsinler.
Dönelim tekrar Bahman Ghobadi'ye. İran underground'unu anlamak için onun filmine göz atmanızı tavsiye ederim. Müzisyenlerin niyetleri müziklerini özgürce yapmak fakat rejimin baskısından dolayı alınan cezalar, karaborsa çözümleri ve riskler sanatçıların üstünde büyük baskıları doğuruyor. Kaçamayan Tahran sokaklarına gömülüyor.

“Filmimdeki genç kahramanları İran kedilerine benzetiyorum; özgürlükleri ellerinden alınmış, müziklerini ancak saklı gizli yapabiliyorlar.” Bahman Ghobadi


گربههای فارسی (İran Kedileri - Temsili)

Hadi minnacık bir iyilik yapıp ilmin bir de altyazılı linkini vereyim,buyrunuz.

İşte böyle vizelerin bittiği bir günden, tesadüfen bir karla çıktım. Grubumuzun ismi کیوسک (Kiosk). Daha az önce tanıştım. Blues, alternatif arası bişeyler, sözler Farsî. 2003'te kurulmuş, politik şeylerle uğraşmış bu arkadaşlar. Rejim yer mi bunları? Tabii, daha önceden farkına varıp Kuzey Amerika'ya yerleşmişler. Amerika'da müziklerini sürdürüyorlar fakat Avrupa'da turne yapıyorlar sıkça. Bu arada Kiosk, (Farsî'de Kuşk) direklerin üstüne bir minik çatının yerleştirilmesiyle birlikte oluşan mekandır. Bizdeki çardak gibi de düşünebiliriz. Bu arkadaşlarımız, İran'da müziklerini tutuklanma tehlikesine karşı kuşk'ta yaptıkları için gruplarına bu ismi vermişler.


کیوسک (Kiosk)

Kiosk'un Mohsen Namjoo ile söylediği iki eseri var, single olarak yayınlanmış ve ÇOK GÜZEL OLMUŞ. Hatta 15 Aralık'ta Mohsen Namjoo'nun Dostları diye bir etkinlik vardı, beraber çalıp söylemiş hayınlar.



Misal ben de şu an Mohsen Namjoo ile söyledikleri مرغ سحر (Morg-e Sahar) isimli parçalarını dinliyorum. O nedenle şapşal bi gülümsemeyle yazıyorum ama siz görmüyorsunuz. Eheh. Bir de ای یارم بیا (Ay Yarom Bia) var, yine Namjoo & Kiosk single'ı. Klibi Sergei Parajanov'a ait "Color of the Pomegranate" filminden, mübarek sanki Sadık Hidayet kitabı. Neyse, o filmi de inceleriz bir gün.

Albümleri:

2005: Ordinary Man (sıradan adam)
2007: Eshghe Sorat (sürrat aşkı)
2008: Global Zoo (küresel hayvanat bahçesi)
2010: Triple Distilled (üç defa damıtılmış)
2011: Natijeh e Mozakerat (müzakere neticesi)
2013: kiosk6 Parallel Establishments (kiosk6 paralel kurumlar)
2014: Zang Bezan Azhans (call a cab)

dinleyiniz, dinletiniz. haydi, خدا حافظ

neyse.

itiraf etmeliyim ki 'neyse' grubu hakkında pek bilgim yok. bu grubu bundan birkaç ay önce çok sevdiğim bir insan sayesinde tanıdım. ve o günden beri de seve seve dinliyorum. 'bizim çocuklar'ın da güzel müzik yapabileceklerinin en güzel örneklerinden biri 'neyse' grubu bence. şarkılarının her biri ayrı bir güzellik taşımakta, benim en çok dinlediklerim ise şu şekilde:

Uzak - 'eğer içtense bırak gelsin, diğer hepsini yolla gitsin. düşünme, durma' gibi sözlere sahip. sert ve karanlık bir altyapıya sahip. etrafınızda yüzlerce insanın olduğu, ve yalnız kalmak istediğiniz bir anda (özellikle Kadıköy-Beşiktaş vapurunda) çok güzel dinlenir bu şarkı.

Söz - 'söz ver düşüne yoldaş olayım. hüzn-ü halimi aleme sarayım.' sözlerine sahip enfes şarkıdır.

Aydınlık - yukarıda belirttiğim iki şarkıdan daha farklı. hem söz olarak, hem müzik olarak. 'keza eksik ömürlerden kesilmiş adalet yetişmez.'

Hokkabaz - grubun en hareketli şarkısı. 'çamur ve çirkef bu düzene kalsa dünyanın çivisi çıkar, içim yanar. alemdeki o tek bilene sorsam, sarılsam belki esneyip bağdaş kurar. böylesi tantanayla olsa olsa bu meczup bir takar, iki takar, kibrit çakar.' 

Kırık - şimdiye kadar paylaştığım şarkılar daha çok sözleriyle ön plana çıkıyordu, bu şarkı ise melodi olarak, ses olarak, yani akustik olarak daha ağır basıyor bence.



dinleyin ki kafanız dönsün.
dinleyin ki dünya dönsün.
dön be dünya, işin ne?



27 Eylül 2014 Cumartesi

ölümü dinlemek.

'yıllardır dinlemekten bıkmadığım bir şarkı var' demiş met. arkadaşımız bundan bir önceki yazıda. bir Thom Yorke şarkısı da benden gelsin o zaman. radiohead dinleyen, dinlemeyen herkes bilir bu şarkıyı. radiohead'in 'ne olduğunu' bilmeyenler bile bilir hatta. radiohead'i seven de bilir sevmeyen de bilir. bu grubun az bilinen, kıyıda köşede kalmış şarkılarından birini seçip 'bu şarkıyı çok kişi bilmez, bilmesin de zaten, bize kalsın, sadece biz dinleyelim'cilik yapmaycağım. herkesin bildiği bu şarkıyı kendimce daha farklı sahipleniyorum zaten. o yüzden mainstream olması, hatta radioheadseverler tarafından bile eleştirilmesiyle ilgilenmiyorum. çünkü bu şarkı dünyaya bırakılmış olan en güzel şeylerden biri.

'street spirit'ten bahsediyorum evet. her dinlediğimde-istisnasız her dinlediğimde-ölüyorum. bile bile ölüyorum. her dinlemeye karar verdiğimde kendimi öldüreceğimin farkında olduğum halde dinliyorum. sebebi yok. ya da var bilmiyorum. sadece hissediyorum. iyi veya kötü. hissediyorum. ve hissetmek beni mutlu ediyor.

Yorke bu şarkı için bir röportajında şöyle diyor:


“‘Street Spirit’ is our purest song, but I didn’t write it…. It wrote itself. We were just its messengers… Its biological catylysts. It’s core is a complete mystery to me… and (pause) you know, I wouldn’t ever try to write something that hopeless… All of our saddest songs have somewhere in them at least a glimmer of resolve… ‘Street Spirit’ has no resolve… It is the dark tunnel without the light at the end. It represents all tragic emotion that is so hurtful that the sound of that melody is its only definition. We all have a way of dealing with that song… It’s called detachment… Especially me.. I detach my emotional radar from that song, or I couldn’t play it… I’d crack. I’d break down on stage.. that’s why its lyrics are just a bunch of mini-stories or visual images as opposed to a cohesive explanation of its meaning… I used images set to the music that I thought would convey the emotional entirety of the lyric and music working together… That’s what’s meant by ‘all these things are one to swallow whole’.. I meant the emotional entirety, because I didn’t have it in me to articulate the emotion… (pause) I’d crack…. Our fans are braver than I to let that song penetrate them, or maybe they don’t realize what they’re listening to.. They don’t realize that ‘Street Spirit’ is about staring the fucking devil right in the eyes… and knowing, no matter what the hell you do, he’ll get the last laugh…and it’s real…and true. The devil really will get the last laugh in all cases without exception, and if I let myself think about that to long, I’d crack. I can’t believe we have fans that can deal emotionally with that song… That’s why I’m convinced that they don’t know what it’s about. It’s why we play it towards the end of our sets. It drains me, and it shakes me, and hurts like hell everytime I play it, looking out at thousands of people cheering and smiling, oblivious to the tragedy of it’s meaning, like when you’re going to have your dog put down and it’s wagging it’s tail on the way there. That’s what they all look like, and it breaks my heart. I wish that song hadn’t picked us as its catalysts, and so I don’t claim it. It asks too much. (very long pause). I didn’t write that song.” 

ve Thom, sana bir konuda katılmıyorum. şarkının sonundaki 'immerse your soul in love' cümlesi şarkının havasını öyle bir değiştiriyor ki, her defasında tebessüm ediyorum. çünkü bu lanet olası hayatlarımız aslında o son cümleye bağlı. yani dostum, bu şarkı o son cümlesiyle umut veriyor insana. son ana dek ölüyorsun, için acıyor, ruhun bedenini terk edecekmiş gibi dinliyorsun. ama o son cümle izin vermiyor buna.

şimdi herkes gidip sevdiklerine sarılabilir.

26 Eylül 2014 Cuma

there is no spark

Yıllardır dinlemekten bıkmadığım bir şarkı var, bir de ne zaman okumaya kalksam dayanamayıp kenara attığım bir kitap. Bu ikisi arasında bulunan tezatlık gibi zamanlarım oluyor. Oysa ikisi de gerçek şeylerden söz ediyor, neden dayanamıyorsun? Varoluşçuluğu hiçbir zaman anlama kavuşturamayacağız ya belki de bu yüzden canımı sıkıyordur.


Jean Paul Sartre - Bulantı.

''Delirmekten korktuğunu söylüyor, varoluş, varoluşta küçük mü görüyorsun, duruyor, vücut duruyor, durduğunu düşünüyor, nereden geliyor o? Ne yapıyor? Gidiyor, korkuyor, çok korkuyor, ahlaksız, istek bir sis gibi, istek, tiksinti, varolmaktan tiksindiğini söyledi. Tiksiniyor mu? Varolmaktan tiksinmekten yorgun.''


Bakın birde böyle bir şey varmış. Her ne kadar hayatının yalnız olmadığını ve güzel ritimde devam etsen de bazen darbeler olur ya, hiç ummazsın hani. Başarısızlığını yahut sevgilinden ayrılmanı kastetmiyoruz burada onu geçelim önce. Bunu anlatması zor, anlaması ise hisli. O zaman anlayanlara gelsin. Uzun konuşmayı sevmiyorum. Dinlemeyi tercih edenlere selam olsun. Bugün çok dalgınım dostlar anlayacağınız. Heidinin evreni nerede ki? Nerden geldim lan  ben buraya?


A self-fulfilling prophecy of endless possibility
In rolling reams across a screen
In algebra, in algebra
The fences that you cannot climb

The sentences that do not rhyme
In all that you can ever change
I'm the one you're looking for

It gets you down
It gets you down

There's no spark
You've no light in the dark

It gets you down
It gets you down
You traveled far
What have you found
That there's no time
There's no time
To analyse
To think things through
To make sense

Like candles in the city, they never looked so pretty
By power cuts and blackouts
Sleeping like babies

It gets you down
It gets you down
You're just playing a part
You're just playing a part

You're playing a part
Playing a part
And there's no time
There's no time
To analyse
Analyse, analyse... Thom Yorke.


15 Eylül 2014 Pazartesi

beyaz kale.



Uyan
Önünde dalgalarla açtığın deniz
Ne ilk ne ayrı olduğun, bu gün şu an biziz
Bekliyorum gel, bekliyorum gel

Açıl
Sihirli sandığında her ne varsa ver
Şu gizli aşkı söylesem dilimde tüy biter
Özlüyorum gel, özlüyorum gel

Başkası olsa senden yana durmaz
Gel gelelim ben, her tavrına hayran
Doğruya eğri ve eğriye doğru diyorum
Ne yapsam olmuyor denenmemiş biterken
Aklım almıyor kalbinde bir yer aç
Vaktimiz az ya içimde patlıyor

Kader
Mühürlenirken alnımızda çizgiler
Beraber ufku seyreder ve belki ölmeyiz
İstiyorum gel, istiyorum gel

Başkası olsa senden yana durmaz
Gel gelelim, ben her tavrına hayran
Doğruya eğri ve eğriye doğru diyorum
Ne yapsam olmuyor denenmemiş biterken
Aklım almıyor kalbinde bir yer aç
Vaktimiz az ya içimde patlıyor.

Muhayyel olmak, mükemmel olmak

Başkası olsa senden yana durmaz
Gel gelelim, ben her tavrına hayran
Doğruya eğri ve eğriye doğru diyorum
Ne yapsam olmuyor denenmemiş biterken
Aklım almıyor kalbimde bir yer aç
Vaktimiz az ya içimde patlıyor.

Ars Longa'nın 'beyaz kale' adlı bu şarkısı için söyleyecek pek çok şey var aslında ama şarkı kendini anlatıyor zaten. Ars Longa için söyleyebileceğim şey ise aynen şu şekilde.



dinleyiniz efendim. yağmur kokusunu duyana kadar, toprağı hissedene kadar dinleyiniz.


edit: yalın ayak ayrı yazılır. tweet'i yolladıktan sonra fark ettim bu hatamı. kusura bakmayınız.

4 Eylül 2014 Perşembe

eksik şarkı.



gelmiş geçmiş en güzel Türkçe şarkılardandır. bir kez dinlemek yetmez. defalarca dinlemek istersiniz. hele bir de karanlık odanızda, tek başınıza, bedenle aklın farklı yerlerde olduğu bir zaman diliminde dinlerseniz, gelin bana küfredin. çünkü çarpar arkadaşlar. fena çarpar.


'sonra bir kalp buldum, benimkini ona koydum..'

3 Eylül 2014 Çarşamba

Batı aleminin biz Ortadoğululara “teenage” olarak nakşettiği kelimeye tekabül eden zamanlarımdaydım. Sene olarak sour times, kafamda delice dönen “nobody loves me” kısmına eşlik ediyordu. Velhasıl kelam, güzel edebiyatın güzel müziğin keşfedilme dönemiydi. Böylesi vakitlerde televizyonda izlenmeye değer şeyleri bulamazken… ‘zap’… gecenin o saatinde… ‘zap’…donakaldım. Portishead, Roseland, NYC. 1998. Dream TV veriyordu. İnceden güzel bir kadın, sonradan adının Beth Gibbons olduğunu öğrendiğim kadın, sonradan sigaraya başlarken arabesk gecelerime eşlik eden kadın, sonradan ben bu satırları yazar iken kemiklerimi yumuşatan kadın Beth Gibbons, yaylıların eşliğinde “can’t anybody see?” diyordu; o kristal sesiyle, gecenin bir saati, tüm saatleri durdurarak. O an kafamdan milyonlarca parçacık geçtiği yeri yakarak kalbime taarruz etmeye başladı. Sanırım şuursuz olarak dinlediğim ilk şarkı buydu, dur düşünme, peki o yaylılar, düşünme sakın. Kendimi bıraktım. İlahi dinleyen dindar bir kadın gibi, sadece kendimi bıraktım. Tanrım, Virginia Woolf, Hazreti Meryem geri dönmüştü dünyaya, sadece üç dakikalık bir şarkıyı söyleyebilmek için. Şarkının ardından düşünmeye fırsat bulduğum bir an dedim ki, bu kadar güzel söylemesinin nedeni o eski kazağının altına giydiği acılarıydı. Ağladım. Dipnot: Bu yazıyı Portishead bileti kazanmak için yazdım ve elbette tescilli loser (Yeşim'e bakıp gehen gehen şeklinde güldü) olduğum için kazanamadım. Sizinle paylaşayım dedim. Viva la comun!

20 Haziran 2014 Cuma

19 haziran 2014 - Travis Konseri

Başlık size konunun özetini belirtmiş bulunuyor blog severler:)
Yorucu, bıkkın temalı yazılarımdan sıkıldınız. Okuldan, işten ve insanlarda aynı şekilde..
Summer is coming deyip meydanlara çıkma vakti gelmişti. Nerede güzel etkinlik, olay var oraya gitmeli dedi bir kısım insan. İşte onlardan biri benim, canımı sıkacağıma cebimdeki üç kuruşu sıkıp sokaklarda yorulmayı sevdim bu dönemlerde. One Love Festival'den isim falan tanımadan gittim, ortamının ferahlığı yani insanların rahatça takılması hoştu ama memleketimin insanları hipster olmaya çok özeniyor, yapmayın anam olmuyor bir Glastonbury değil ki hava atıyorsun. Oh Land tatlıydı bak ona şahit oldum, atlayıp insanlara karışmış bunlar güzel detaylar. Neyse.

Travis....

Çok özel ve dört kişilik, İskoç tatlı mı tatlı bir grup yıllardır kulağımın pasını siliyor, memlekette onu seven ne çok varmış dün gece buna tanık olduk. Black box denen bir yerde idi giderken yağmur bastırdı rezil olduk, şanslı olanlar şemsiyesini kapıpta gelmişti. Şemsiyelerle gelmelerinin nedeni yağmurdan ziyade Why does it always rain on me?' dir ama neyse.
Saatlerce bekledik, arkadaşlarla en önde koşarak yerimizi aldık. Mekan tıklım tıklım doluydu,tribününe kadar. Francis çıkınca çığlıklar falan filan. Setlist'i alan tatlı bir arkadaşımın izniyle fotoğrafını da koyacağım. Neyse. Neşeli başladı işte çaldılar falan, Douglas çok karizmaydı o deri ceketle terden kudurmuş olmalı ama karizmasından ve sırıtışından konserin sonuna kadar ödün vermedi adam. Ne tatlı birşeysin sen! Utanmazsa hayatımda ilk kez bir adama öpücük attım ve bana sırıttı.
Andy'de kendinden geçti çoğu şarkıda solo atarken, mikrofon ve gitarı ağlattı. Oda yetmedi amfilere çıktı zıpladı. Ulan az mı bağırdım sana bir pena at bi bak bi sırıt diye sesim kısıldı senin yüzünden. Neil aralarında en cool'u tabisi, ben çalarım davulumu dedi arada oda sırıttı.
Turn benim favori şarkım, en iyi performans ona aitti. Flowers in the window'da o bilindik, sahne önünde dört kişi yanyana geldiler ritimle söylediler, söylettiler.
Side, Love will come throught'ta hoştu ama. Happy'de çok neşeliydik adı gibi, sözleri pek aklımda değildi sallayarak söyledim, forgive me guys! Aslında çok tatlı detaylar vardı her şarkıda. En güzel olan ise Travis'in performansı kadar mükemmel olan izleyiciydi. Meğer ne çok şarkı ezbere bilen varmış. O atmosfere Fran bile şaşırdı. Bizimle konuştu, uçak fobisine tanık olduk. Millet Closer tiryakisi onu da anladık, zaten benim grupla tanışmama vesile olan şarkıdır.Ş iir okudu içinde fuck up falan geçiyor edepsiz olabilir -18 kitleye sesleniyorum: okumayın. Şakaydı. (Şiirin adı bkz: This Be The Verse - Philip Larkin) Bu şiirden sonra Re-offender'a giriş yaptı zaten ooo yeah çığlıklar vesaire. Ne tatlı bir şarkı oda yahu. Tamam hepsi tatlı, sakin olalım.
Konseri başı kadar sonu güzeldi bi kere, şemsiyeler açıldı, herkes ağlamaklı hale geldi sona geldiğimizin farkındaydık ama itiraz edemedik çünkü gönlümüz doymuştu.

Bu konser benim beklentimin çok çok üstünde olmuştu ve daha fazlasını istemem artık (Yıllar sonra gelen not: 2018 yılında Travis ve Massive Attack konserini en önde izledim!) Yetmiyoooor. Kaçıranlarla umarım gene tatlı bi' vakitte denk geliriz.
Not: Francis var ya, benim tam önüme atladı eline dokunma şeresfine ulaştım, sonra şanslı bir arkadaşım adı da Erman'dır delicesine susamış gibi Fran'e sarıldı. Fran şaşkındı, yazarlarımızdan biri ise ağlıyordu mutluluktan :)

9 Ocak 2012 Pazartesi

machine gun

Ben machine gun dinlerken ister istemez kafama ince sopayla vuruyorlarmış gibi hissediyorum.Normal tabii.Çok rahatsız edici bir şarkı dinlemeyiniz.Ne saçma bir şey dedim insanda merak duygusu var hemen dinleyesi gelebilir ama benim gibiysen dinlemezdin.Aslında şarkıyı açardın dolardı ama yürütmezdin bir türlü sonra o donan pencereyi kapatırdın.
Benim günüm işte her gün böyle kendimle garip garip konuşarak geçiyor nabeer?

4 Ekim 2011 Salı

içimde minik bir faşist var.

söz konusu müzik olduğunda 'saygı duymalı', 'herkesin zevki kendine', 'bırakın isteyen istediğini yapsın' düşünceleri terk ediyor kafamı. ve bundan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. çünkü asıl rahatsızlık duyması gerekenler demet akalın, serdar ortaç, ismail yk, petek dinçöz ve diğer müzik yaptığını sanan insanları dinleyenler.


müziğin insan hayatındaki öneminin çok önemli olduğu düşüncesindeyim. o kadar önemli ki, karakteriniz ve hayat tarzınız müzik zevkinizi, müzik zevkiniz de hayat tarzınızı ve düşüncelerinizi etkiliyor.
çoğunuza saçma gelecek biliyorum ama last.fm sayfasını kurcalayıp da karakter analizi yaptığım zamanları biliyorum. ailem, akrabalarım, arkadaşlarım, etrafımdaki insanların hepsinin dinlediği müzik tarzlarıyla karakterleri arasında çok ciddi bir uyuşma var.
ve evet sırf bu yüzden 'müzik' yapmadığını düşündüğüm insanlara karşı önyargılyım ben. saçma sapan sözlerin altına döşenmiş bir önceki bilmem kaç yüz şarkısının tekrarı olma özelliği taşıyan melodiler ve yetersiz kalacağı düşüncesinden olsa gerek görselliğe çok fazla önem verilmesi, dinlenmeyi hak etmese gerek. çünkü müzik kutsal bir şeydir (burda da 'sözde inançlı'lara laf etmek var aslında ama onu başka bi yazıya bırakalım). herkes müzik dinlememelidir belki de. müzik dinlemeyi hak etmelidir önce.*

müzik, 'dünya vatandaşları'nın ortak dertlerini dillendirebilir. bir milletin göğsünü kabartabileceği gibi, yine kendi milletine dersini de verebilir. müzik, aslında sizin demek istediğiniz ama bir türlü diyemediğiniz birçok şeyi söyleyebilir. müzik sizi rahatlatır. ağlatır. gülümsetir. ağzınıza edebilir bazen. birilerini hatırlatır. insanoğlunu sevmeniz için nedenler katar hayatınıza. çok sevdiğiniz bir filmin en sevdiğiniz sahnesini daha da güzel kılar. başka insanların hayatlarından hikayeler öğretir size müzik. bu liste de diğer 1234358957869344 nedenle uzar gider.

en güzeli de. aynı zevklere sahip farklı yerlerde ülkelerde yaşayan insanları bir ayara getirir ve çok güzel arkadaşlıklar kurmalarına neden olur. (eheh.)

ve ne gereksiz tüy demet akalın, ne sarışınlığın simgesi petek dinçöz, ne zeytin yememeye sebebiyet verebilecek serdar ortaç ve diğer 'ünlü'ler müziğe hiçbir şekilde katkıda bulunamaz.

dinleyiciler hakkında ne düşünmem gerekiyor bilmiyorum. ama ciddi derecede şüphelerim var mazoşist olduklarına dair. abi insan bilet alıp da demet akalın konserine gider mi lan?!

*herkes müzik yapmamalıdır belki de..

her neyse. şimdi biraz müzik dinleyeyim.