11 Kasım 2016 Cuma

leonard cohen

acılı olan bu ikibinonaltı'nında sonuna yaklaşıyoruz. bir an önce bitsin bence de çok çirkin.

1 Ekim 2016 Cumartesi

çığlık çığlığa.


yine bir gün İstanbul'dan dönüyorum. kalp böbrek ciğer gibi organları orada bırakmış, ruhumu aman ha bedeni terk edip gitmesin diye iyice tıkıvermişim içime. şans(sızlık) bu ya uçuş boyunca aşk, ayrılık ve mesafe temalı şarkılara denk geliyor, dinledikçe ağlıyor, gözümü kapadıkça ağlıyor, açtıkça hala daha ağlıyorum.
kokpitten uzun süre ses çıkmayınca saçmalamayı seven tarafım ağır basıyor, 'ulan napıyor bunlar uyudu mu, yoksa pilotlar birbirine zarar mı verdi, off' diye söyleniyorum. sonra yine bi kriz. ağlıyorum. ve iniş için hazırlanıyoruz. oturma düzeni olarak hepimiz hazırız. ama içsel olarak hiç mi hiç hazır değilim, 'görüyorum'. 11 ay sonra ilk kez dönüyorum bu yere, evime. elimde olsa tekrar 40 bin feet'e yükseleceğim, o derece hoşbulmuyorum. ama insanın ayaklarının yere basması güzel şey. 'neyse' diyorum, 'sağ sağlim geldik, yine giderim zaten, dimi?'
sürekli kendime konuşuyor, kendime susuyor, sıkılan canımı rahatlatmaya çalışıyorum. o an kendimi çok yalnız hissediyorum. doğup büyüdüğüm yerlere yabancılaşmanın ötesinde bir şey, farklı bir his bu. sezen aksu geliyor aklıma. 'kime kızayım, nazım senden başka kime geçer, benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok' diye mırıldanıyorum. kolum, bacağım, ocağım yok. olmadığını hissediyorum. eksik hissediyorum. içimdeki boşluğu doldurabilecek, kolum bacağım olabilecek bir şey yok. yalnızım. bir yanım şanslı, biliyorum. böyle hissetmek değerli. buna sahip olmak nimet. biliyorum. ama diğer yanım çok şanssız yahu. sevdiğim adamı, sevdiğim insanları bırakıp gitmekten, her defasında bir yerlerden ayrılmaktan, kavuşmak için ayrılmak zorunda olmaktan, ağlamaktan usanıyorum.


mesafelerin, ayrı kalmaların, kavuşmaların bana çok şey kattığını biliyorum. anlara, anılara önem veriyor, sevdiklerimi çok seviyor, özlemekle kavuşmak arasındaki süreci güzel hayallerle doldurmaya çalışıyorum. zorlandığım oluyor, çok oluyor. alışamıyorsun. alışılmıyor.

içimdeki aşk'a, kulağımdaki müziğe, belleğimdeki anılara sığınıyorum. yine bir gün İstanbul'a dönüyorum.. 



geliyor muyuz, gidecek miyiz..

20 Eylül 2016 Salı

sen başla gerisini ben tamamlarım

bana güvenen insanlara kullandığım en önemli cümlelerden biri: sen başla gerisini ben tamamlarım...

çünkü neden? başlamak mı kolay yoksa bitirmek mi?
- bitirmek her zaman en zoru oldu bu tarafta. ve zor kısımları ben üstlendim. birini çok severken onu bırakıp gitmek en klişe örneği. sizlere göre de başlamak en zorudur belki. ama konumuz siz değil. benim.

gereklilik vs önemlilik. hangisi daha baskın?
-gereklilik kelimesi buz gibi bir 'çıkarcılık' çağrışımı yapıyor bana. çoğu insan gerekliliği gerçekten önemle karıştırıyor. ve insanın en büyük düşmanlarından biri olan 'alışkanlık'larına kapıyı açıyor.

kelimelerini biraz daha aç ne anlatmak istiyorsun?
-valla bende anlamıyorum. ama inatla anlamak istemediğim şeyler var onların üzerinden gidiyorum.

ne hissediyorsun?
-eylül bitiyor. eylülün bittiği gün benim için bir hatıra. çünkü eylülün bittiği gün, iki sene öncesi biriyle beraber hayatlarımıza kazık atmak için bir döngüye girmiştik. hani hande yener şarkısı gibi, yedik içtik sanırım doyduk hesabı kim ödeyecek dedik. mizah bile yapamıyorum. çoğu şeyin üzerine konuşamıyorum, gereksiz buluyorum. çıkarsız olan gereksizlikten. ve bu sefer,

sen hiç başlama gerisini ben tamamlamayacağım.


2 Eylül 2016 Cuma

bitmiyor.

ölmek istemiyor. ama kalmakta istemiyor.

burada olmak için bir nedeni yokmuş gibi. nedenler varsa da artık hissetmiyor.

anlamaya çalışıyor ama yorgun hissediyor. neyin yorgunluğu bu?

sürekli sorguluyor. zamana bırakıyor cevaplarını. ama geri dönen olmuyor.

sevmiyor. sevmek istiyor ama kendini bile sevemiyor.

kaçıyor. yüzleşse bile defalarca kabul ettiremiyor.

olmayan hatta hiçbir zaman olmayacak şeylerin ihtimallerinin  yorgunluğu bu.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

eski postlar, eski postlar.

"Saat itibariyle 18 Ocak. Tanrı kar küresiyle oynuyor, çatılar beyazladı.


"Bir gün bir adam göğümü delecek" diye düşünürken durdum bir dakika. Belki yanlış masallar anlatıldığından buna inandım çoğu kadın gibi. Çünkü ilk önce gerçek bir kadın olmam için zarafetimin ve anaç bilgeliğimin kanıtlanmasına ihtiyacım var. Bu kanıtlama ancak başkasının aynasıyla oluyor, genelde heteroseksist bir düzlemde ve hayatının aşkının gelmesiyle. Yıllardır feminizmin söylediği şeyler. Belki bu işler böyle değildir. Belki ‘o’ gelmez, akbili bitmiştir. Ne yapacağız? Mesele derin. Sisli yollarda önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kadın ya da erkek, mutluluğu başkalarının varlığıyla doğru orantılı olarak ölçmek tutarlı bir sonuç verir mi gerçekten? Hakikat kişinin kendi içinden dışına taşan şeyse, içine dönmeyi bilmeyen insanları neyle avutabilirsin? Mekanik olamıyorum. Zeki bir kadın olup olmadığımı da bilmiyorum. Kandırıldığımı anlayacak kadar akıllıyım lakin. Anlam dünyasını kendi yaratan kadınlar ne güzel. Bence onlara sarılmalıyız, bir avuç kadarlar. Dinlediğim bütün kadınlar, kendim dahil, yaratıcılığın aşkla harmanlanmasını ne güzel izliyorlar. Zaten "aşk orada öyle, bir kaya gibi durmaz; hep yeni baştan, ekmek gibi, yeniden yapılmalıdır."* Hem doyurucu, hem kemirgen.

İlişki meselesindeki tezatı iki bağlamıyla düşünüyorum: İlgi alanları kesişim kümesini oluşturmaya çalışmak ve onsuz dünyanın vasat olduğunu düşünmek. Açıkçası ilki/ilgi, benim için çok faydalı olmuştu. Entelektüel dünyanın sınırlarını genişletebilirsin çünkü. Futbol, siyaset, etimoloji, müzik ve benzer(ler)i. Bunun kötü yanı, ilişkide daha fazla entelektüel olanın yarattığı rekabet ya da G.’nin deyimiyle Freudyen birtakım zırvalar (çünkü sosyologlar psikoloji biliminin snopluğuna hafif bir tekme vurmalıdır). İkincisi ise hem birinci ile bağlantılı (çünkü flört ayrıca yeni bir alana ilgi demek ve elbette entelektüel eylem) hem de kişinin kendine verdiği değerle ilgili. Üretken olduğum dönemlerin çoğu mental olarak kalbimin arşa değip döndüğü** dönemlermiş. Bağımlılık ilişkisi ve paradoksu yakaladınız mı? Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendi dilimizi, anlam dünyamızı oluşturmaya, üretkenliğimizi (artık) mekanik olarak taşırmaya ihtiyacımız var.

Aslında aşkımı itiraf etmeye gelmişken ve bir duyguyu bütün saflığıyla şurada var edecekken, her şeyin feminist manifestolaşmasını istemiyorum. Bazen dil taşar, çünkü dil taşabilen bir şeydir, nedensiz ve sonuçsuz, bağlamsız gider durur. Şimdi öyle gecelerin birindeyim; aşka dalarken üretmeye çalışıyorum ve Tanrı’nın tozunu üflüyorum."

*Ursula K. Le Guin ne güzel söylemiş.
*madem kalbimiz ancak öyle akıllanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=ydIHRCKeZ28

7 Temmuz 2016 Perşembe

anda.

Rasyonal olarak odamdayım. Belli bir koordinat düzlemine sahip bu.

Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.

Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.


Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.

we exist



Herkese merhabalar öncelikle. Eski ritmime dönmeye başladığımı bu yazı ile kendi kendime müjdelemiş olacağım, bunalım nereye kadardı... Hepinizin yazı cici olsun. bkz. 3.01'deki Andrew Garfield'ın dansı gibi hareketlisinden.

Arcade Fire pek dinlemezdim. Son aylarda keşfetmeye başladım. Genelde bir şarkısını dinleyince takıntı yapıyor maalesef aynı şarkıyı playistte döndürüp duruyorum. We exist gibi.
Sözlerine dikkat etmezken ben, bugün klibi ile karşılaştım. Farkına vardım yeniden birşeylerin.
Farklılıklardan doğan dışlanmışlıklar gibi. Özellikle ülkenin zor zamanlar geçirmesi dışında iyi insanların olduğunu bildiğim LGBTİ topluluğuna selamlar olsun.

Bu arada grupla kaynaşmamı sağlayan şey zorlu psm'de gittiğim dijital devrim sergisi oldu. Şu gördüğünüz sitede (http://www.thewildernessdowntown.com/) we used to be wait  şarkısı gösterilmekte. Aslında bir interaktif film içerikli uygulama oluyor bu. Google maps ve çoklu browser kullanan, kullanıcıların vidyoyu kendi büyüdükleri eve uygun şekilde manipüle etmesini sağlayan bir website kısacası. Onlarca teknolojik ilerleme örneklerinin gösterildiği sergide en yakından ilgilendiğim şey bu oldu herhalde. Daha önce super mario oynamanın etkisi de olabilir :) Siteye girip oturduğunuz yada çocukluğunuzun geçtiği adresi yazınca klip başladıktan sonra bir anda evin önünden ve şehre dair görüntüler gelmeye başlıyor. Bir yandan küçük çocuk koşmaya devam ederken... Çocukluğumu hissettim resmen, kim mutlu olmaz ki?
Bence müzik piyasası böyle işlere bolca girişmeli. Müziğin en iyi pazarlandığı yer konserlerdeki görsel şovlar olmamalı sadece (dedi ve sırıttı geleceğin işsizi). Bu yüzden teşekkürler, Kanadalı dostlar :P

Ayrıca yeni mezun psikolojisi ile bu sene hayatımın fon müziği olarak Reflektor'u seçtim onu da tavsiye ederim.
It's just a reflektor!


2 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir anı üzerine

Size bir anımı anlatayım.

Bundan seneler önceydi. Aslında hayatın gayet güzel geçtiği bir dönemdeydim. Sonra umulmadık bir haber aldım, babam rahatsızlanmıştı. Durumu iyiydi ama sıkıntılı bir süreci geçirmesi gerekiyordu. Yanındaydım, onun iyi olmasını istiyordum.
O akşam eve geçecektim hastaneden çıkıp. Otobüsten indim ve karanlıkta yürümeye başladım. Evde kimse yoktu. Telefonu elime alıp erkek arkadaşımı aradım. Günlerdir durumumu bildiği halde arayıp sormayan sevdiğim erkek. Çaldı çaldı açmadı. Telefonu cebime attım. Sonra bir anda ayağım kaydı ve yere düştüm. Etrafta kimse yoktu. Telefon cebimden uçtu, başımdaki gözlükte dahil. Düştüğüm yerden kalkamadım. Başladım deli gibi ağlamaya. İşte kendimi yalnız hissettiğim en derin andı bu.

Demin buna benzer bi' hikaye okudum. Sonuç olarak başımızdan geçen bir olayı anlatacak hayat arkadaşımız yoksa yalnızız diyordu. Sorun şu ki, sevgiliden öte şeyler var dünyada en önemlisi dostlar gibi, en basitinden aile. ve senin bunu diyecek kadar körleşmiş olduğuna üzgünüm dostum.

Ben ağlamamı bitirip sakince eve gittiğimde ilişkimi bitirme kararı almıştım. Çünkü düştüğüm anda onun yanımda olmasını istemiyordum. Bana göre bencillikti bu, yada ben insanlara karşı fazla saftım. İstediğim sadece, hayatta herhangi bir düşme yaşadığım anda bunu paylaşabileceğim ve beni anlayacak insanların olmasıydı. Bazı anlar kilit etkisi yaratıyor işte, bu da öyle bir an oldu bende.

Yine de insanlara teşekkür etmek lazım, o an kötü gibi görünse de anın yoğunluğundan uzaklaştıkça o kilit anların etkisini daha fazla kavrıyor insan evladı.


14 Şubat 2016 Pazar

Şehirlerarası otobüs

Aralık 2014

Bugün çok mutluyum. Hayattan çok beklentim yok. Duygusal olarak en güzel dönemimdeyim belki de. Aile ve aşk ilişkim güzel, insanlar olumlu ben olumlu. Mutluyum çünkü özgürüm. İstediğimi yapabiliyorum, hayattan daha ne isteyebilirim ki?

Otobüsteyim, o'nun yanından çıktım okuduğum şehre dönüyorum. Derken bir aile oturuyor yan çaprazımda. Evli bir anne-baba. Orta yaşı çoktan geçmişler. Kadının gözleri yaşlı bir yandan ise telaşlı. Baba ise telefonunun şarjı bitti diye dertli. O sırada birinden şarj aleti bulup, telefonunu açabiliyor. Başlıyor bir numara çevirmeye, karşı taraf açıyor. Anne ise meraklı gözlerle bakarken, baba konuşuyor:
-oğlum sen neredesin kaç gündür? Ulaşamıyoruz sana başına bişi mi geldi neden bizi aramıyorsun? Annen ile otobüse bindik yanına geliyoruz.

Sonra çocuk onlara telaş etmemelerini ve iyi olduğunu söylüyor, sadece telefonuna bakmamış birkaç gündür ve merak edilecek bir durum yok diyerek otobüsten inmelerini istiyor.
Anne ve baba biraz öfkeli, biraz rahatlamış şekilde otobüsten iniyorlar tam terminalden çıkış yapacakken.
Bense şaşkın..
'aptal çocuk hiç ailesini düşünmüyor, ne kadar sevildiğini anlamamış'.

Aralık 2015

Bugün hayatımın en berbat günü olabilir. Mutsuzum, hayattan bir beklentim yok. İçine kendimi sürüklediğim bu trajik durum bende tak ediyor bir an önce anlaşılma çabasına girip bir otobüse atlıyorum. O'na gideceğim, yolumu ona göre çizeceğim.
Ona gidiyorum ama yolumu çizemiyorum. Kapı yüzüme fena vuruldu, hak ettim bunu sen diyorum. Gece yarısı olacak saatte tek başıma dönmeye çalışıyorum okuduğum şehire. Otobüse binince ağlıyorum. Çok yalnızım diye düşünüyorum.
Derken aklıma o çocuk geliyor, bu sefer daha çok sinirleniyorum. Neden bu kadar üzüldüm aklıma gelince? Belki o telaşlanan anneyi en çok şimdi anlıyorum.
 'Aptal çocuk! ne kadar aciz hissediyor kendini, ne kadar kör ve nankör'.

Sonuç olarak hikaye burada bitmiyor. Insanlar gelip gidiyor, o otobüs her zaman yollarda benimle beraber.