11 Haziran 2018 Pazartesi

bu sefer francis'e elleyemedik.

Öncelikle eski yazımızın linkini şuraya koyalım:
http://fiskosortusu.blogspot.com/2014/06/19-haziran-2014-travis-konseri.html

Konu yine aynı olacak çünkü. Yine tesadüfler zinciri sonrası ekipçe Travis konserine yerimizi aldık. Tam olarak 8 Haziran 2018 akşamı, Zorlu Center'da. (Bu gereksiz bilgiyi de verdiğim için I am so happy, you are so happy, evet onu da çaldılar.)
Dört sene önce burada yazarken, insanlara bahsederken 'hayatımın en güzel günü' demiştim o konser için. Hala değişmedi bu düşüncem. Bir daha öyle bir atmosfer yaşamayız diye düşünüyordum. Dürüst olalım o konser daha heyecanlıydı ama burada da değinmem gereken şeyler var. Öncelikle genç yaş kitle oldukça çoktu bu sefer, lakinben rahatsız olmadım aksine sevindim. Travis'i hala zamana karşı canlı kılıyor bu durum gözümde. Kalabalıktan dolayı tek sıkıntı gereksiz bir gürültü olmasıydı. Zorlu Psm zaten pııfffs, çok sıkıcı bir ortamdı.
Konserden önce yine ön taraflara konuşlanma umuduyla dostlarım kapıda nöbet tutmuştu. O esnada yanımızda bulunan tatlı bir çifte Travis'le kuliste buluşma şansı geldi :) Çekilişle kazandılar bunu tabii, yok öyle beleşe. O arkadaşlara da selam olsun buradan (Kendileri ile daha sonra Massive Attack konserinde karşılaştım ve yine en önde dinledik beraber asdfsdf). Kapı açılınca en önde bulduk kendimizi. Kaderim değişmiyor! Yine Andy ile karşı karşıyaydım. Douglas bana göre solda kaldığı için üzgünüm. Bu sefer takım elbise giymiş birde, alyansta yok ya artık bir havalar flörtler falan. Kahretsin.

Setlist niteliğinde bilgi, açılıştan itibaren The Man Who albümünü tamamen çaldılar. Sonra bilindik parçalara geçildi. Selfish Jean çalmadı ama bu konuda üzgünüm. Sonlara doğru burukluğum arttı ki, Side söylerken 'atarlı giderli' adeta Bursaspor - Beşiktaş maçını aratmayacak tarzda slogan atarak söylemişim, o an biri bir şey yapsa kan dökülürdü sanırım. Genel olarak performans güzeldi zaten.

Son olarak, biz bir önceki konserinden dolayı (Budapeşte'deydi sanırım) Travis'ten Britney Spears coverı bekliyorduk. Şaka değil. Francis elinde gitarla yalnız çıkınca meraklandık önce ama ciddiye almadık. Sonra kulağa benzer bir şeyler duyulmaya başladı. Adam bir anda Dağlar Dağlar'ı söylemeye başladı ya la! Ahaha, insanlar önce idrak etmekte zorlandı ama ikinci cümleden itibaren gürültülü şekilde eşlik edildi. En önde olmama rağmen Francis'in sesini zor işittim:) Kesinlikle çok güzeldi. Çok saygı duydum kendisine. Zaten söyledikten sonra kendisi de duygulandı, gözleri doldu. Bizimde sevgi ve saygımız kat ve kat arttı. O güzel anlarda böylece sonlandı. Hep demiştim yine aynı cümleyle sonlandırayım: iyi ki varsınız be!

23 Mayıs 2018 Çarşamba

beni bu hale beth gibbons getirmiş dahi olabilir


Müzikle duygusal bağlamlarım haddinden fazla. Aylar önce kime dahi yazdığımı zor anımsadığım gizli bir notuma takıldı gözüm, şöyle bir şeyler:

dinle. lise zamanlarımın başlarında dream tv izlerken cem adrian çıkıp üç tane favori grubundan şarkılar söylemişti. bir tanesi portishead’den only you adlı şarkıydı. o zamanlar ingilizceye kafam basıyordu biraz, beth gibbons ‘we suffer everyday what is it for?’ diye sormaya başlamıştı bile. grupla tanışmam böyle oldu. her neyse benim bugün aklıma bu şarkı geldi, sözlerini mırıldanıp durdum. kalbim sıkıştı birden. aslında önemsemediğim sandığım şeyleri gayet önemsediğimi, farkında olmadan bunların bende acı hissi uyandırması... sanırım ben hep böyleyim. birileri gelip geçiyor hayatımızdan, her dönem acının nedeni başka eşyalar, nesneler, insanlar, hayvanlar ve inançlar oluyor ama bu aralar en çokta ‘anlaşıldığım hissine kapıldığım’ insanlar tarafından kendi bilincimi kuşatmam ve bunu sadece bir kişiye itiraf etmem yakın zamanda. korkum galiba hep anlaşılmaktı, anlaşılırsam bir şeyler tamamlanır ama ben hep yarım kalmaya devam ederim. keza öyle de oluyor. evet okuyor olma ihtimaliniz yüksek. böyle diyerek seni/sizi yücelttim kendimi ise indirgedim yine tebrikler. hayır, hiçte yüce bir insan değilsiniz oysa.
peki probleme dönersek ben niye gaza geliyorum hemen aynı dili konuşunca, dünya güzel hayat çiçek böcek insanlar mükemmel oluyor. bu kadar büyük bir olgu mu bu? ama işler ummadık olunca, muazzam düşüşler. yazıp yazıp siliyorum. duygu yüklüyüm. bu hisler enteresan. anlam vermeden, kopamıyorum. e bir mucize olmayacağına göre, canımız sağolsun o zaman içimizdeki iyiliği kaybetmeden.

20 Aralık 2017 Çarşamba

it is like learning a new a language


Yine geliyor gönlümün efendisi, yeni yıl dostlarım. Bu sene şehir dışında olacağım için şimdi yazmak için sabırsızlandım. Tabii ki heyecanla karışık aşağıdaki şarkıyı söyleyerek hüzünlüyümde. 
Bu arada bir şeyler dilemeyi geçen sene bırakmıştım. Bana bu sene biri 'umarım hayalinden geçenler kalbine dokunur' demişti. Bende onu diyorum. Kalbinde iyilik olanlara. 
Seneye Görüşürüz!


2 Ekim 2017 Pazartesi

beklenen gün geldi, açtı laleler beyaz

bundan on sene önce falandı, lisede bir gün okulu kırıp sokaklarda amaçsızca dolaşıyorduk. kalabalık bir caddede bir afiş görmüştüm. önce çekinerek sonra ise arsızca o afişi duvardan uğraşarak söktük. sakin posteriydi o. hani şu müzik grubu olan, sonra dağıldılardı. dağılmasına üzüldüğüm tek topluluk.    canlı bile dinleyemedik. oysa afişini yırttığım zamanlar benim şehrime konsere gelmişlerdi. yaşımız küçüktü kader utansın. seneler sonra o duygular hiç değişmemiş gibi üstüne derin özlemle dinliyorum tekrardan tüm şarkılarını bu gece. o posteri hala saklıyorum.

ve şarkının aksine, evet kışa doğru yol alıyoruz ama laleleri açtıramadık hala. umutlar tükeniyor.


30 Eylül 2017 Cumartesi

'sen ve ben dostum'

en son ne zaman yazdığımı hatırlamayacak kadar uzun süredir yazmıyorum buraya. başlıca sebeplerimden biri 'artık yazamamam'. bunun yanında bir de içimden gelmeyişi var sanırım. samimiyetsizliği sevmiyorum. ve artık samimiyete dair 'biz'de, 'burada' ne kaldı bilmiyorum.
geçen günleri tekrar tekrar kafasında yaşamayı çok seven bir insanım. geçen güzel ve kötü günleri hatırlamazsak geriye elde pek bir şey kalmıyor gibi geliyor bana. bizi büyüten, eğiten, uslandıran şeyler yaşadıklarımızda gizli.

kopuk kopuk sahneler geliyor gözümün önüne. istanbul. şişhane. salon. heyecan. müzik. ve içimden bir şeyler kopup gidiyor. adını koyamadığım, tarif edemediğim, göğsümün en derinlerinde kendini sadece bana hissettiren bir şeyler.

günler geçmiş, bizler durulmuş, hayat ilerlemiş, insanları bir şeyleri kaçırmış.

ne kalacak geriye bilmiyorum. hiç.

24 Eylül 2017 Pazar

Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem

Selam, ben geldim!

Hem de eskiye göre herkesten ve her şeyden daha çok nefret eder halde geldim. Vega'nın yeni albümü ile flashback yaşarken 'aa bizim blog vardı lan' dedim ve geldim. İçimdeki nefret çok büyük.

Son zamanlarda nefret duygusunun üzerinde çok durup, bu duygunun bir virüs gibi birbirimize geçtiğini düşünüyorum. O virüsü ilk bulaştıranın ve ortaya çıkaran olayın allah belasını versin! Bilmiyorum bence bende öyle oldu. Bu kadar bencil ve ihmalkar davranmamı sağladığı için bana bulaştıranların da allah belasını versin lütfen.

Artık başkalarını kırmaktan çekinmiyoruz çünkü mutlu olmaya ihtiyacımız var. Belki böyle olmasını istemiyoruz karşımızdaki için üzülüyoruz ama onun bununla baş etmesi gerektiğini elimizden bir şey gelmediğini düşünüyoruz. Bu bir süreden sonra alışkanlık haline geldiğinde yaşamımızı şekillendiriyor. Yürürken birbirine yanlışlıkla çarpan insanların birbirine bağırması, trafiğe girdiğimizde küfürler sözlüğünü yalayıp yutmuş gibi davranmamız, fatura kuyruğunda çok kolay sinirlenebilmemiz hep nefretimizden, bencilliğimizden. Dışarıda yürürken insanların yüzüne biraz dikkatli bakın; hepsi nefretle bakıyor. Mutlu olmak için bencilce davranmak kolay geliyor.

Kırdığımız insan ne mi oluyor? Geri zekalı değilse olayın farkına varıp içinde nefret duygusunu büyütüp herkese ve her şeye nefretle yaklaşmaya başlıyor. (virüs alert) Çünkü bu baş edebilmenin en kolay yolu. Bence bende de böyle oldu. Şu an birini kırdığımda kolayca bana ne diyebiliyorsam bu çok da benim suçum değil. Anca böyle baş edebildim, geri zekalılık yapıp sürünmenin anlamı yok. Gül bahçesinde yaşamıyoruz en nihayetinde. Tanrı'nın değirmenleri yavaş yavaş öğütür diye bir söz vardır aynı öyle yavaş yavaş yerleşiyor nefretimiz içimize. Sonrası kronik mutsuzluk...

Hayır durum o kadar saçma ki nefret etmemiz karşı tarafa normal geliyor ve canını yakmıyor. Bakın yemin ederim bu böyle. Seri katil yakalanıyor ve idama çarptırılıyor. İdam edilmeden önce teker teker öldürdüğü insanların aileleriyle yüzleştiriliyor. Hepsi ondan ne kadar çok nefret ettiğini ne kadar çok kötü bir insan olduğunu söyleyip ağlanıyor. Katilde tık yok. En son giren aile onu affettiğini çünkü hayatı boyunca nefretle yaşadığı için ondan nefret etmenin bir anlamı olmayacağını söylüyor. Katil için çöküş affedildiğinde başlıyor. O kadar alıştık ki nefret artık çok normal bizim için. Umursamıyoruz.

Mutluluğumuzu öldüren katillerimizi affedersek belki bir şeyler normale döner. Becerebilir miyiz?

Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem!

17 Eylül 2017 Pazar

paul auster

hiç kimse bir başkasının sınırından içeri giremez, nedeni çok basit: hiç kimse kendine ulaşamaz da ondan. 

15 Eylül 2017 Cuma

Acı özgürleştirebilir

Aylardır aklımda. hadi kızım, yaz kızım, aha bu söz güzelmiş ondanda iyi konu çıkar kızım...falan. Lakin bu yazının öznesi sadece benim bugün. günlük tutmayı bıraktım aylardır yazmıyorum. Artık biraz anlaşılmak istiyorum. Burası bizim mutlu yuvamızdı vakti zamanında, neden yabancılaştık?

Bir cuma akşamından bildiriyorum. Hafta boyunca çalışmanın verdiği tatlı yorgunluk, yarın doyasıya uyku çekecek olmanın verdiği rahatlık birde. Bu cuma akşamına gelmeden önce önemli meseleler var. Ben bu hafta ilk defa hayatımda bir şeyi değiştirememenin, daha doğrusu elimden gelmeyişinin acısını yaşadım. Ağlamaktan bayılabilirdim, ilginç. Hayatta oluyor tabii üzücü olaylar. Ama bunun hissi çok farklı. Acıdan ziyade hissettiğim bir rahatlama var. Sanki bunu yaşamak beni özgür kıldı, bir şeyleri belirginleştirdi önümde. Hayatta seni neyin beklediği belirsizliği bazen öldürmese de süründürüyor. Ben o etaplardan birini kaldırdım işte. Sanırım zamanla bu kişisel durumum beni güçlü kılacak. İşte met'i met yapan var eden şey budur!!! diye anılabilirim. Başıma gelen garip hastalıklar yaşadım, bende kalıcı etkileri oldu. Ne kadar üzücüydü! Sonra döndüm baktım ama gerçekten sağlıklı insan var mı bu çağda? grip niyetine herkes kanser olurken, kendi güzelim vücuduna acımasızca o pis yemekleri yiyerek saldırırken.. birde kalp kanserleri var, hatta katilleri. onlara girmeyelim hiç.

Geçen kıştan bildiriyorum.  Saçma sapan benle alakası olmayan bir insana aşık olmuştum. Hakkını yemeyelim yüzü güzeldi, ondan dolayı da kapılmış olabilirim eheh.  Neyse, o rüyadan uyanma sürecim sarsıntılı olmasına rağmen yine de aşık olmak güzeldi gibi gibi. Ha sen üzerine alınma güzelim, senin güzel olan tek tarafın yüzündü diye belirtmiştim cümleye girerken.. Tanrı güzel karakterler versin ama önce. İnsanların dedikodusunu yaparak kirletemeyeceğim şimdi buraları. Ah biz kadınlar, az çatlak değiliz...

Bugün iş yerinden bildireyim birde son kez. Çalışırken, 'mühendis olmayı hayal ederken bunları düşünmüyordun herhalde?' diye bir soru aldım. o esnada bir cihazın şasesinin montajına yardım ediyordum. neden hayal etmeyim diye düşündüm, sonuçta elimin emeğinin olduğu her iş bir mühendisliktir neticede, değil mi?

Evet bir senemin özeti bu kadardı. Eylül'e girdik zaten, sonrasından da pek bir şey çıkmaz.

17 Haziran 2017 Cumartesi

if u love me wont u let me know?

sene 2008 falan. coldplay'in violet hill şarkısı yeni çıkmış tv'de dönüyor. kim bu adamlar neden tepelerde berduş gibi geziyor anlam veremiyorum. o zaman tanımıştım zaten coldplay'i. fix you ile yellow şarkısı ben küçükken dolanıyordu gerçi forumlarda ama ben iplemiyordum. yaşım 15 falandı çünkü ben bir tek muse dinleyip muse ile kalkan saf bir ergeni oynuyordum.

şimdi temizlik yaparken çalıverdi birden violet hill. aldı beni on sene öncesine götürdü. o zaman ki halime çok yabancıyım şimdi ama o hislerimi hatırlıyorum. daha enerjik, heyecanlı ve aşkı bekleyen. 


When the future’s architectured
By a carnival of idiots on show
You’d better lie low



aslında bugün demek istediğim bunlar değil. yükler. temizlik yaparken her seferinde ne kadar eşya atarım bilemezsin. özellikle yazdığım notlarım. senelerce yazıp biriktirdiğim günlükler mesela doldukça atıyorum. sanki elimde kalırsa yük olurmuş gibi. atınca da rahatlıyormuşsun gibi. bu yanılsama ile yaşıyorum işte. senelerce kıyamadığım eşyalarım, aslında hepsi benim için bir geçmişin yükü. ayağımda zincir gibi. ama hemen atamıyorsun. bazılarının senelerde beklemesi gerekiyor. zamanı gelince de güle güle. dünyadaki sistemde böyle gerçi. adına ise ölüm demişler. 

aslında yanlış yapıyorum çünkü şunu fark ettim. küçükken hep ileriye dönük yaşayan ben şimdi büyüdükçe geriye yönelik yaşar oldum. kazandığım yetenekleri birbir üzerimden atar oldum. belki bir gün yeniden 'yük'leniriz bilemiyorum. 

30 Nisan 2017 Pazar

neden yazmıyoruz

önce insanlar yabancılaştı birbirine, sonra kendini bile tanımaz oldun. devrin en büyük hediyesi bu olsa gerek.
çok şeyler değişti. olmaz denilenler başa geldi, bazen çok güzel şeyler de oldu ama faturası ağır oldu. herkes kendini göğe çıkardı, suç konusunda ise üzerine alınmadı.
reddedilmekten değil de en çok umursanmamazlıktan yorulduk. hayattaki en küçük ayrıntı da bile kendini kötü hissettirdi. oysa insan kendi için yapmalıydı hepsini. yaptı da. bir süre sonra ise gemide tek çırpınanın kendisi olduğunu fark edince bir anda sorgular oldu. neden diye sordu. cevap bulamadı. onun yerine göz yaşı akıttı. gerisini diğer akşama sakladı.

17 Ocak 2017 Salı

2017

senelerdir blogta her yeni yıl dileklerini dileyen ben oluyordum. Peki ne oldu? Bir halt olmadı, gittikçe kötü hal alıyor dünya.  O yüzden bu sene hiçbir şey dilemiyorum, ne haliniz varsa görün arkadaşlar.

yine de iyi şeyleri umut edelim...


11 Kasım 2016 Cuma

leonard cohen

acılı olan bu ikibinonaltı'nında sonuna yaklaşıyoruz. bir an önce bitsin bence de çok çirkin.

1 Ekim 2016 Cumartesi

çığlık çığlığa.


yine bir gün İstanbul'dan dönüyorum. kalp böbrek ciğer gibi organları orada bırakmış, ruhumu aman ha bedeni terk edip gitmesin diye iyice tıkıvermişim içime. şans(sızlık) bu ya uçuş boyunca aşk, ayrılık ve mesafe temalı şarkılara denk geliyor, dinledikçe ağlıyor, gözümü kapadıkça ağlıyor, açtıkça hala daha ağlıyorum.
kokpitten uzun süre ses çıkmayınca saçmalamayı seven tarafım ağır basıyor, 'ulan napıyor bunlar uyudu mu, yoksa pilotlar birbirine zarar mı verdi, off' diye söyleniyorum. sonra yine bi kriz. ağlıyorum. ve iniş için hazırlanıyoruz. oturma düzeni olarak hepimiz hazırız. ama içsel olarak hiç mi hiç hazır değilim, 'görüyorum'. 11 ay sonra ilk kez dönüyorum bu yere, evime. elimde olsa tekrar 40 bin feet'e yükseleceğim, o derece hoşbulmuyorum. ama insanın ayaklarının yere basması güzel şey. 'neyse' diyorum, 'sağ sağlim geldik, yine giderim zaten, dimi?'
sürekli kendime konuşuyor, kendime susuyor, sıkılan canımı rahatlatmaya çalışıyorum. o an kendimi çok yalnız hissediyorum. doğup büyüdüğüm yerlere yabancılaşmanın ötesinde bir şey, farklı bir his bu. sezen aksu geliyor aklıma. 'kime kızayım, nazım senden başka kime geçer, benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok' diye mırıldanıyorum. kolum, bacağım, ocağım yok. olmadığını hissediyorum. eksik hissediyorum. içimdeki boşluğu doldurabilecek, kolum bacağım olabilecek bir şey yok. yalnızım. bir yanım şanslı, biliyorum. böyle hissetmek değerli. buna sahip olmak nimet. biliyorum. ama diğer yanım çok şanssız yahu. sevdiğim adamı, sevdiğim insanları bırakıp gitmekten, her defasında bir yerlerden ayrılmaktan, kavuşmak için ayrılmak zorunda olmaktan, ağlamaktan usanıyorum.


mesafelerin, ayrı kalmaların, kavuşmaların bana çok şey kattığını biliyorum. anlara, anılara önem veriyor, sevdiklerimi çok seviyor, özlemekle kavuşmak arasındaki süreci güzel hayallerle doldurmaya çalışıyorum. zorlandığım oluyor, çok oluyor. alışamıyorsun. alışılmıyor.

içimdeki aşk'a, kulağımdaki müziğe, belleğimdeki anılara sığınıyorum. yine bir gün İstanbul'a dönüyorum.. 



geliyor muyuz, gidecek miyiz..

13 Temmuz 2016 Çarşamba

eski postlar, eski postlar.

"Saat itibariyle 18 Ocak. Tanrı kar küresiyle oynuyor, çatılar beyazladı.


"Bir gün bir adam göğümü delecek" diye düşünürken durdum bir dakika. Belki yanlış masallar anlatıldığından buna inandım çoğu kadın gibi. Çünkü ilk önce gerçek bir kadın olmam için zarafetimin ve anaç bilgeliğimin kanıtlanmasına ihtiyacım var. Bu kanıtlama ancak başkasının aynasıyla oluyor, genelde heteroseksist bir düzlemde ve hayatının aşkının gelmesiyle. Yıllardır feminizmin söylediği şeyler. Belki bu işler böyle değildir. Belki ‘o’ gelmez, akbili bitmiştir. Ne yapacağız? Mesele derin. Sisli yollarda önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kadın ya da erkek, mutluluğu başkalarının varlığıyla doğru orantılı olarak ölçmek tutarlı bir sonuç verir mi gerçekten? Hakikat kişinin kendi içinden dışına taşan şeyse, içine dönmeyi bilmeyen insanları neyle avutabilirsin? Mekanik olamıyorum. Zeki bir kadın olup olmadığımı da bilmiyorum. Kandırıldığımı anlayacak kadar akıllıyım lakin. Anlam dünyasını kendi yaratan kadınlar ne güzel. Bence onlara sarılmalıyız, bir avuç kadarlar. Dinlediğim bütün kadınlar, kendim dahil, yaratıcılığın aşkla harmanlanmasını ne güzel izliyorlar. Zaten "aşk orada öyle, bir kaya gibi durmaz; hep yeni baştan, ekmek gibi, yeniden yapılmalıdır."* Hem doyurucu, hem kemirgen.

İlişki meselesindeki tezatı iki bağlamıyla düşünüyorum: İlgi alanları kesişim kümesini oluşturmaya çalışmak ve onsuz dünyanın vasat olduğunu düşünmek. Açıkçası ilki/ilgi, benim için çok faydalı olmuştu. Entelektüel dünyanın sınırlarını genişletebilirsin çünkü. Futbol, siyaset, etimoloji, müzik ve benzer(ler)i. Bunun kötü yanı, ilişkide daha fazla entelektüel olanın yarattığı rekabet ya da G.’nin deyimiyle Freudyen birtakım zırvalar (çünkü sosyologlar psikoloji biliminin snopluğuna hafif bir tekme vurmalıdır). İkincisi ise hem birinci ile bağlantılı (çünkü flört ayrıca yeni bir alana ilgi demek ve elbette entelektüel eylem) hem de kişinin kendine verdiği değerle ilgili. Üretken olduğum dönemlerin çoğu mental olarak kalbimin arşa değip döndüğü** dönemlermiş. Bağımlılık ilişkisi ve paradoksu yakaladınız mı? Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendi dilimizi, anlam dünyamızı oluşturmaya, üretkenliğimizi (artık) mekanik olarak taşırmaya ihtiyacımız var.

Aslında aşkımı itiraf etmeye gelmişken ve bir duyguyu bütün saflığıyla şurada var edecekken, her şeyin feminist manifestolaşmasını istemiyorum. Bazen dil taşar, çünkü dil taşabilen bir şeydir, nedensiz ve sonuçsuz, bağlamsız gider durur. Şimdi öyle gecelerin birindeyim; aşka dalarken üretmeye çalışıyorum ve Tanrı’nın tozunu üflüyorum."

*Ursula K. Le Guin ne güzel söylemiş.
*madem kalbimiz ancak öyle akıllanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=ydIHRCKeZ28

7 Temmuz 2016 Perşembe

anda.

Rasyonal olarak odamdayım. Belli bir koordinat düzlemine sahip bu.

Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.

Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.


Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.