30 Nisan 2012 Pazartesi

Avrupa'da yaşamanın güzel yanları vol. 1

Milano'ya gittim. ÇOK GÜZELDİ.

'yabancı yerli'ler ve turistler yüzünden pek italyan göremedik. hatta sırf bu yüzden pek yabancılık da çekmedik. çünkü etraf almanca, ingilizce, çince, japonca, fransızca konuşan insanlarla doluydu. çünkü 'hepimiz turisttik!'. tamam tamam abartmıyorum.
bileklik ve kitap satan siyahi arkadaşlar mı (siyahi dememde sakınca yok değil mi?) dersiniz - ki resmen zorla satıyorlar; otobüsten iner inmez ilk kazığımızı yedik - greenpeace'ci gençler mi (8 saat aynı yerde durulur mu lan) istersiniz, ne ararsanız var işte. Milano'da  10 15 dakika geçirdikten sonra 'elinde kağıt kalem olan'lardan kaçmaya, siyahi arkadaşlara - kazıklanarak ve ZORLA aldığım - sol kolumdaki bilekliği 'kanıt olarak' göstermeye, greenpeace'cileri dinlemeden (ne yapayım yahu zamanım kısıtlı zaten, başka zaman başka bir yerde..) koşar adımlarla yanlarından uzaklaşmaya başladım. daha doğrusu başladık. babam yanına italyanca konuşarak gelenlere almanca 'anlamıyorum' diye karşılık verdi. fakat Milano'da - nasıl bir eğitim seviyesi bu arkadaş - konuştuğunuz her dile 'çat pat' cevap verebilecek insanlar var. 'aa almanya'dan geliyorsunuz demek?' sorusunun üzerine babam 'daha fazla konuşmayayım en iyisi' bakışı atıp olay yerinden uzaklaştı.
konuştuğunuz her dile çat pat da olsa cevap verenler bir yana, bir de kendini hiç bozmayan, ingilizce de konuşsanız sohbete italyanca devam edenler var. hoş bir tecbrübeydi.
İtalyan erkekler çok yakışıklı..hatlar karıştı. kadınlardan daha güzel giyiniyorlar resmen. ağzım açık izledim. kıyafetleri. çok fesatsınız!
İtalya'ya gidip de oranın mutfağını tatmamak olmaz tabi. fakat benim - daha yola çıkmadan - bir hedefim vardı. orada da dönerci bulacaktım! yoksa içim rahat etmezdi. biraz uğraştırdı açıkçası. hatta bir an umutlar tükendi, 'burada yalnızız..Türk bulamayacağız..' dedik. bunu dedikten birkaç dakika sonra da ilk 'kebapçı'mızı bulduk. sonra ikinci, üçüncü ve dördüncü kebapçıyı da bulduk. fakat o gün döner yemeyecektik. kendimize hakim olduk. yemedik. kebapçı arayışından sonra 'ee Türk yok mu burada hiç nasıl iş bu ya' arayışına girdik. birileriyle sohbet etmeliydik. pizza yemek için girdiğimiz bir restorantta, hemen sağımızdaki masada 'Türkiye Türk'ü vardı. bu kadarını beklemiyorduk. Avrupalı Türkler de yeterdi bize. fakat o gün şanslıydık. konuşmasından ve tipinden İstanbul'lu olduğu anlaşılıyordu. öyleydi işte arkadaşım, bozma şimdi.
Fransa'da yaşayan Türk bir aileyle ayaküstü sohbet ettikten sonra o günkü 'Türk kotamız'ı doldurmuştuk. amacımıza ulaşmış, içimizi rahatlatmıştık. ne diyorum ben ya?
Castello Sforzesco adlı şato, Milano'nun kesinlikle büyüleyici kilisesi, Galleria Vittorio Emanuele II adlı 'kapalı çarşı', La Scala opera binası ve şu an aklıma gelmeyen bir sürü mimari yapı. büyüklüğü karşısında 'Avusturya kadar yahu burası' diye şaşırdığım Sempione parkı (Castello Sforzesco'ya ait) hayatımda bulunduğum en huzurlu yerlerden biriydi. valla ağlamak üzereyim. 
pazarı da unutmamalı! zeytininden cevizine, balığından kilo kilo çileğine, ayakkabısından nevresimine şimdiye kadar gördüğüm pazarları en az on bine katlayan 'cumartesi pazar'ı da pek bir güzeldi. 
şimdiye kadar Milano kadar temiz bir şehir görmediğimi de belirtmek isterim. ya da ben yanlış yerlerde dolaştım. sokağa çöp atmıyor adamlar! çok ilginç. trafiği de epey sakindi. şoförler pek bir kibar. fakat adım başı polis var. ne ayak? 

her neyse. Milano'yu da 'özleyeceğim şehirler' arasına kattım. 
TEKRAR GİDECEĞİM.

28 Nisan 2012 Cumartesi

bugünüm de aydınlık

Uzun zamandır araziyim ben de ama altta ki vatandaş gibi bir yerlere taşınmadım.
 Kafamı taşıdım. Kafamda çok fazla çöp vardı önce onları boşalttım sonra farklı bir bölüm aydınlatıp orda oturmaya karar verdim.
 Yaş günümden sonra o kadar radikalci davranmaya çalıştım ki. Aslında öncesinde hep düşünüp cesaret edemediğim şeyler vardı.Hee intihar etçektim de olmadı yahu... Şakaydı, kişisel durumlardan söz ediyorum. Tabii bunların alayını insanlar ve davranışları oluşturuyor. Ben naptım biliyor musun? Çokta farklı bir durum değil siktir ettim her şeyi. İnternet adreslerimi değiştirmem bunun bir parçasıydı,belki de rahatlamak. Hoş ben kafamı değiştirdim bir ay boyunca o kadar yenilikçi ve pozitifim ki.Bunu bağrına bağrına söylebilirim. Aydınlandım sanki belki de Tanrı el uzattı ne dersin. Evet sınavım kötü geçti ama mutsuz etmiyor. Beni bir aydır hiçbir bok mutsuz etmiyor!
Eminim fesat olan hayat ilerde atağa geçecektir ama şimdilik idare ediyorum. Yeni yeni müzikler dinliyor ve sürekli kendimle baş başa oturup kahvemi yudumluyorum. Evet uzun zaman alsa da çareyi kendinizde buluyorsunuz. Benim de çözümlenemeyecek problemlerim var tabii ki ama isyan edeceğime onları bağrıma bastım küçük tatsız pıtırcıklarım. Güncel hayata ise kendimi kapattım üç maymunu oynuyorum daha çok, yani şimdilik böyle.
 Her neyse kendimi ifade etme çabasına girdim yine ama yazmak istiyorum o kadar hızlı yazıyorum ki ellerim ağrıdı. Şimdilik bu kadar sevgiyle kalın, beyninizi boşaltmanız dileğimle.

26 Nisan 2012 Perşembe

Kafa nereye?


Benden iyi benden uzak bir ben bulamam.
Kardeşlerim, upuzun zaman oldu ve beni özlediniz. Burada havalar berbat. Manchester’dan bildiyorum. Bi sıcak bi soğuk sıtkımız sıyrıldı ayol.
Son zamanlarda geçirdiğim psikolojik kaçışlardan dolayı bavulumu toplayıp terk ediverdim oraları.Kafa rahat vol..2
Hayali güzel ama değil mi? Ama ama nerede olmak isterdim şimdi bilmiyorum. Mutsuz değilim,keyfim yerinde. Hayat 1005 tane dönüm noktamdan oluşuyor, ben 3 tanesini yaşadım. Önümde belki de kısacık bi ömür var ama ben yine de anı yaşamamak için çırpınıyorum. Anı yaşamak sorumsuzca,saygısızca ve son zamanlarda bana göre anlamsızca. Plan proğraamınızı yapın adam gibi yaşayın lan! Öperim.

NOT: Reklamlarımızı umursamayanların ağzıyla poposu yer değiştirsin.amin.

14 Nisan 2012 Cumartesi

üzgünüm, eskisi gibi değil lunapark.

insanları sevmediğim bir dönemimdeyim. yine. bir kez daha. kimse samimi değil. sahte. hem de fazlasıyla. insanoğlunun en samimi - hatta belki de tek samimi - olduğu dönemi çocukluğu sanırım. belki bir de yaşlılık, bilmiyorum. istisnalar da vardır elbet. hayatının her ya da çoğu döneminde 'iyi' olan insanlar yani. ama çok azlar. o kadar azlar ki sanki hiçbir şey ifade etmiyorlar. görünmezler.
insanların değişmesi normal bir şey. 'kötüye yönelik' olmadığı sürece de tabii ki güzel bir şey. 'aynı tas aynı hamam' olmaktan çıkmalı sonuçta. farklı düşünmeye, farklı yollardan gitmeye, farklı yaşamaya çalışmalı. denemeli en azından. ama değişirken bile samimi değil insan. hiçbir yaptğında, hiçbir söylediğinde..insanın olduğu yerde samimiyet yok sanki. yiyip bitirmişiz. tükenmiş.
sevmesini bile bilmiyor. gerçekten sevdiği biri varsa eğer, o da kendisi. zaten kendini sevdiği için başkalarıyla vakit geçiriyor.  bugün sevdiğiyle yarın seveceği aynı olmuyor. her gün farklı biriyle sevişebiliyor. farklı farklı kişileri öpüp aynı şeyleri - aşkı - hissettiğini söyleyebiliyor. çok çabuk bağlanıp daha da çabuk uzaklaşıyor. işine gelmeyen bir şey olduğunda sıkılıyor. hep mutlu olmak istiyor. ama hep. fakat mutlu olmanın yolu bir türlü mutlu olmaya çalışmaktan, başkasını mutlu edip de mutlu olmaktan geçmiyor. mutlu edilmek istiyor. çünkü insan, hep istiyor.
anne, baba, kardeş, abi, abla, amca, teyze, eş, sevgili, arkadaş, dost ya da artık 'her kimse'; sıfatın, aradaki bağın bir önemi yok. sonuçta hepsi insan. ve insandan her bok beklenir.

ben artık bizi sevemiyorum.

ama iki gün sonra güzel bir insan yüzünden 'kendimize tapmayacağımızın' garantisini veremem.

ben de insanım.