4 Mart 2015 Çarşamba

Yoğun İstekleri Severiz

7 senedir nadiren de olsa blogta yazıyorum. Her bir yerini tek tek özenle düzenleyip seçtik fakat ziyaretçi defterini ilk kez bu gece gördüm. Oradaki kim olduğunu çıkartamadığımız ama çok sevdiğimiz ziyaretçinin gazına gelerek yazıma başlıyorum efendim.

Yeni bir gün tüm karanlığıyla başlamış, günlük gereken dedikodular yapılmış, eski anılara dalınmışken bloga ilk girdiğimde aklıma mor ve ötesi’nin gelmesi hiç garip değil. Bilenler bilir mor ve ötesi sevgisi temeliyle oluşturuldu burası. Eğer müzik konuşacaksak önceliği ona verelim ve size ‘yalnız şarkı’yı anlatayım. Çünkü en iyi mor ve ötesi şarkıları listesi bilmem nesine girişilse her türlü birinciliği kapar.

Şarkıyla tanışmam şöyle: yıl 2006, yer teyzemlerin evi.
Biricik kuzenim odasından bangır bangır yalnız şarkı sesleri geliyor. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi yine dağınık ki zaten ben ömrü hayatım boyunca o masayı bir kere bile düzenli görmedim. Masanın üzerinde kahve var mıydı yok muydu bilmiyorum ama şuan kahve olmasını istiyorum orada. Bir de bilgisayar var işte. Zaten bilgisayarlara artık kuzenimin adını vereceğim. Tüm bu gerekli olan gözlemler yapıldıktan sonra konuşmaya geçiş yapıldı ve kuzenim bana gece boyunca sadece o şarkıyı dinleyip bilgisayardan tasarım yaptığını söyledi. Artık bu beni niye ve nasıl (gerçekten niye?) etkilediyse daldım ben de şarkıya o günden sonra. Bkz. 2015 ve spotify sağolsun halen o dalgınlıktayım.
Hani yeni bir şarkıyı dinlersin de deliye dönersin ya öyle değil ama. Örneğin sia-chandelier ile ben de herkes gibi deliye döndüm. Bir hafta başka bir şey dinlemediğimi bilirim. Ama bugün okuldan eve gelirken otobüste (19, belirtmeliyim çünkü eskişehir’de kendini 19 sanan 23’ler de mevcut) chandelier dinlediğimde yalnızca arka planda çaldı şarkı. Bu öylesine bir örnekti ama birçok şarkıda durum öyledir.  Ama bu öyle değil. Yirmibininci dinleyişimde bile ilk kez dinliyormuş gibi sözlere kulak veririm. Hatta birçok kere beni bunalıma sokarak yapacağım saçma şeyleri unutturmuş, beni korumuştur. Uzatmadan, christmasa bağlamadan, hindiler ölmeden şarkıyı da bırakayım buraya:


Siz de sözlere kulak verin, belki yeniden tanışıp şarkıyı dost edinirsiniz.  

Bu arada, yalnız şarkı şehir albümünde yani mor ve ötesinin ilk albümünde bulunuyor. Fakat kendini diğerlerinden soyutlamış şekilde, bir değil de üçüncü albümdeymiş gibi ya da beş. Ama iyi ki ilk albümdeymiş diyoruz çünkü etkisi büyük. 

15 Şubat 2015 Pazar

Kadın.

'Kadınım' demek varken mesela, 
ya da sevmek, sarılmak, koklamak, saçını okşamak dururken, 
gözünden akacak her bir damla yaşın içinizi acıtması gerekirken, 
ona anneniz, ablanız, küçük kardeşiniz, eşiniz, evladınız olduğu için aşık olmak varken,
gurur duymak diye bir şey varken, 
destek olmak,
gülmesi için elinden geleni yapmak, 
saygı duymak, 
hatta belki de tapmak varken.

KÜFREDİYOR, DÖVÜYOR, TECAVÜZ EDİYOR, ÖLDÜRÜYORSUNUZ. 

Belanızı bulun. Ya da o sizi bulsun. Ama çok acı çekin. Öleceğiniz o son ana dek nefes almak işkence olsun. Hayatınız cehennem gibi olsun ki ölümü kurtuluş sanın. Ama sonrasında da kurtulamayın. 



26 Aralık 2014 Cuma

yine yazı bekleriz.

ve yılın ilk karı yağdı. bembeyaz oldu her yer. tertemiz. sanki hiç pislik yokmuş gibi, her yer beyaz, her yer huzurmuş gibi. ağır ağır yağıyor hala. kar sevmeyen ben bile hayran hayran takip ediyorum yere düşen her bir kar tanesini. yüzlercesi yağıyor. hiç durmayacak gibi. sanki kar altında kalacakmışız da biz de tertemiz çıkacakmışız gibi yeryüzüne. mikroplardan arınacak, daha temiz nefes alıp verecekmişiz gibi. belki de boğuluruz. ne bileyim işte donarız. bembeyaz oluruz. güzelmişiz gibi. huzurmuşuz gibi.

durmadan yağ. kır geç her bir yeri. yolları kapa. çıkamayalım evlerden. temizlenelim artık. ölsün şu mikroplar. ört her yeri. durma.

neyse. biz.

yine yazı bekleriz. 

24 Aralık 2014 Çarşamba

Karlar Kraliçesi

pek sevdiğim bir arkadaşım var. sağolsun çok tatlış bir kitap hediye etti. aslında hediye değil ama çok bekler kitabı geri. kitabın içeriğinden falan bahsetmeyeceğim. sırf burası boş kalmasın diye yazdım bi' de kitabı çaldığımı arkadaş bilsin diye.

 lütfen tüm masalları sevin, minik çocuklara anlatın. ufak bir bölümü aktarıyorum;

''Karlar Kraliçesi, işi gücü hainlik ve fesatlık olan Laponyalı bir cadıymış. Sözü geçen pis karı öyle bir ayna yaptırmış ki, bu aynaya yansıyan tüm görüntüler güzelliklerini yitirir, iğrenç ve kötücül şeylere dönüşürmüş; dünyayı bir kez oradan görenler anında taş kalpli, berbat insanlar oluverirlermiş. 

Karlar Kraliçesi’nin çömezleri, dalgayı yer yüzünün her köşesine götürüp milletin suratına tutarlarmış. Kraliçe de bundan sapıkça bir zevk alırmış. Fakat uçarak seyahat ettiklerini çıkarsadığım bu geri zekâlı çömezler bir gün aynayı ellerinden düşürüp kırmışlar. Gelin görün ki, bu kaza hiç de insanlığın hayrına sonuç vermemiş. Tuzla buz olan aynanın tozları kuzey rüzgârlarıyla dünyanın dört bir tarafına dağılıp, onun bunun gözüne girmiş; ortalık bok heriflerden geçilmez hâle gelmiş. 

Kay adlı oğlan ile Gerda adlı kız, birbirine bitişik iki evin tavanarasında oturan iki ailenin sevimli çocuklarıymış ve birbirlerine bayılırlarmış. Karşılıklı odalarının pencere kenarında birer sandık dururmuş. Her iki sandığın içinde de aşklarının simgesi olan bir gül fidanı bulunurmuş. Bu ikisi yaz aylarında sürekli birlikte takılır, çayırlarda hoplayıp zıplar, çoğunlukla da birbirlerinin evlerine girip, pis günahları boynuna, herhalde bir takım haltlar karıştırırlarmış.

 Ne var ki kışın ana babaları onları sokağa bırakmadıkları için buluşup oynayamazlarmış. Üstelik pencerelerini kaplayan buz, birbirlerini görmelerini bile engellermiş. Ama onlar pes etmez, bir demir parayı şöminede ısıtıp cama dayarlarmış. Camın üzerinde oluşan küçücük deliğe gözlerini dayayıp birbirlerine bakarlarmış. O kadar saplantılılarmış yani. Ha bir de Gerda’nın durup durup söylediği bir şarkı varmış: ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak’. 

Tahmin edebileceğiniz gibi bir gün Kay’ın gözüne o aynanın zerrelerden biri kaçmış ve o sevgi dolu sünepe çocuk yerini soğuk, ukala bir seks manyağına bırakmış. Kısa süre sonra da basıp Karlar Kraliçesi’nin Laponya’daki sarayına gitmiş. Gerda da herhalde kendisiyle evlenecek başka bir salak bulamayacağından korktuğu için onun peşine düşmüş. Yol boyunca ne badireler atlatmış, ne insanlarla karşılaşmış. Hırsızlar, uğursuzlar, konuşan kargalar, lezbiyen büyücüler… 

Doğrusu bunlardan birinin hikâyesi bana dokundu azıcık. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Gerda oradan oraya sürüklenirken, meyve ağaçları ve her türden çiçeklerle dolu harika bir bahçesi olan evin kapısını çalmış. Ev sahibesi, iyi yürekli, yaşlı bir büyücüymüş. Kadın, hikâyesini dinledikten sonra Gerda’yı evine almış. Ona süper bir oda tahsis etmiş, karnını en güzel yiyeceklerle doyurmuş, saçlarını altın taraklarla taramış vesaire. Meğerim o da ne zamandır bir kızı olsun istermiş. Bu yüzden bağlanıvermiş Gerda’ya. Zaten homini gırtlak olan bir kız olan Gerda, ekmek elden su gölden yaşayıp giderken biraz da kadının büyülerinin etkisiyle nereden gelip nereye gittiğini unutuvermiş. 

Fakat büyücü kadın Gerda’nın o angut Kay için kendisini terk etmesinden hâlâ çok korkarmış. Gerda bahçede gezerken Kay ile aşklarının sembolü olan gülleri görüp de herşeyi hatırlayıvermesin diye bir gece gidip o güzelim bahçesindeki güllerin hepsini tek tek ezmiş. Ne var ki Gerda Yaşlı büyücünün üzerindeki bir gül işlemesini görmüş ve hafızası yerine gelmiş. Nankör, kadıncağıza yaptıkları için teşekkür bile etmeden ağlaya zırlaya oradan kaçmış. 

Bu arada Kay, Laponya’da gününü gün etmekteymiş. Karlar Kraliçesi, artık bunda ne bulduysa, bir dediğini iki etmiyormuş. Kay, otuzbir çekmekten artan vaktinin büyük bölümünde buzdan heykeller falan yapıyormuş. Gerda, Karlar Kraliçesinin ‘evde’ olmadığı bir gün pat diye çıkagelmiş. Haliyle, Kay’ın fena tadı kaçmış. Ne ki, kız oralı değilmiş. Kay’a sarılmalar, yavşamalar falan; yalakalığın bini bir para. Kay da bakmış kızın laftan anladığı yok, Allah yarattı dememiş, vermiş buna sopayı. Yer misin, yemez misin gibilerinden. Fakat karıda numara çok. Dehal başlamış, ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak,’ diye şakımaya. 

Bu şarkıyı duyan Kay’ın gözlerinden bir damla yaş süzülmüş. İşte o anda gözüne kaçan cam parçacığı da çıkıp gitmiş. O zaman dünyayı yine eskisi gibi görmüş, Gerda’yı ne kadar sevdiğini hatırlayıvermiş falan fıstık. İkisi birlikte, yaşadıkları onca maceradan sonra bile, dirhem olgunlaşmamış çocuklar olarak evlerine, ninelerinin dizlerinin dibine dönmüşler...''

 Alper CANIGÜZ- Oğullar ve Rencide Ruhlar

23 Aralık 2014 Salı

varoluşum yokuşu.

son zamanlarda dinlediğim en güzel sözlere sahip olan şarkı 'varoluşum yokuşu'. karanlık ve soğuk günlerin getirdiği tembellik, hayat şartlarının vermiş olduğu yorgunluk falan derken adeta bir terapi şarkısı gibi imdadıma koştu 'son feci bisiklet' adlı grup bu eserle.

özetle;
sen hiç kutsal olan her şeye sövdün mü? en-el hak deyip de döndün mü, hep aynı yere?



bir anlamı olsaydı hayat dediğin bu şeyin 
saklardım anlayanları yasaklardım yasaklardım
sen beni doğmadan evvel görseydin eğer
bir evrendim kişi başına bir galaksi bir gezegendim 
ben sendim 

oyna seni bir umut sadece senle
ve sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum
var oluşun yokuşu

yazılmamış oyunum
sen hiç kutsal olan 
her şeye sövdün mü 
en-el hak deyip de döndün mü 
hep aynı yere 

sincap demiş ki üzülme dünyalıların sonuna
düşünme
hiç bir şey ölmez
düşünen bilemez
bu düzlemde görüşmek üzere

oyna seyirciyi unut sadece senle
sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum var oluşum yokuşu
yazılmamış oyunum

oyna oyna



28 Kasım 2014 Cuma

*INTERSTELLAR*



Bir yıldır Interstellar filmini bekliyordum. Beklentiye girmiştim. Konusu beni alakadar ediyordu az buz. Garip bir çocukluğum vardı. Aklımın almadığı onlu yaşlarımın başında Bilim ve Teknik dergisini çok okurdum. İçinde bilmediğim bir çok terimler geçiyordu. Astrofizik, kuantum mekaniği, nanoteknoloji, laboratuvarlar, enstitüler vesaire.. Bunlar neydi? Neden vardılar ki? Bunların karmaşıklığını daha çözememişken üniversite tercihimi alakasız bir mühendislik dalında kullanmam ve okulumun sonuna yaklaşırken bilimle alakalı bir şeylere dahil olmanın, malzemenin derinliklerine dalmanın güzelliğini yeni yaşıyorum. Daha bugün malzeme laboratuvarında minicik bir parça ürettik, ne olduğunu boşverin. Masamın ucunda duruyor şu an, bana bakıyor.

Christopher Nolan en çok sevdiğim daha doğrusu senarist bakımından belki de en etkilendiğim adamdır. Memento, The Prestige, Inception ve yetmez gibi çocukluğumuzun karakterlerinden Batman'i bize kavuşturan adam.
Filmi beklerken güzel olup olmaması umurumda değildi, kurgusunun farklı olacağını biliyordum. Bu filmin kurgusu çok eskiye dayanıyor gerçi. Başta Steven Spielberg'ün ellerine emanetti oda güzel şeyler çıkarırdı elbet ama Nolan kardeşlerin daha farklı olacağı aşikardı.
Ben bu film üzerine analiz yapmak yahut spoiler vermek istemiyorum. İçinde bir ton mantık hatası, kopukluklar mağlumunuz zaten ama adı üstünde 'bilim kurgu' filmi. İçinde belli gerçeklik olma hayali ise beni mutlu ediyor.
Bu film uzay temasından ibaret değil. Evlat, baba, mesleğini bırakıp hayatın zorluğuna düşen insanlar, dünyanın sona doğru yaklaşması ve gideceğini kabullenmemek, geleceğinin belirsizliğinin verdiği acıyı gösteriyor. Duygusal yönden beni etkiledi kesinlikle. Düşünmeme sevk etti.
Filmin müziklerini -artık tek tabanca kanka oldular zaten- Hans Zimmer yaptı. Fimden sonra anlamsızca  saatlerce soundtracklerini dinledim filmin. İçinde ne söz var ne
de bir mesaj. Mesajı film verdi zaten üzerine sözü ekleyip yürümek size kalmış dostlarım.

Bir sonra ki beklediğim film konusu ve oyunculuğunun performansını deli gibi merak ettiğim The Imitation Game. Bakalım, onun gelmesine daha var. Şubat'ı bekleyelim. Kış geçsin, karlar yağsın hele bir.

I only know what I know..

Bugün yarım saatimi yeni tanıştığım birisine aslında ‘normal’i bizim belirlediğimizi buna bağlı olarak zorla haklılığını direttiği şeyin çok saçma olduğunu anlatmaya çalıştım. Ayrıca beni aşan, imkânsız şeyler isteyen insanlara bağırdım. Öte yandan, doğum günümü bir kutlu doğum haftasına benzer şekilde bir hafta kutlamama rağmen aslında geçen yaşımda kaldığımı fark ettim. Yeni yaşımı dün öğrendim.

Sizi bilmem arkadaşlar ben çok yoruldum. Yürürken bir gün pat diye düşüp bayılacakmışım gibi. İnsan kıyaslamalarından da bıktım. ‘Bana ne diğer insanlardan?’ diyorum, ‘bencilsin!’ diyolar. ‘Bırakın yahu!’ diyorum. Olabilir. Ne yapalım? Ağlayalım mı?


Amaaan neyse canım! Diyor, güzel bir şarkı koyuyorum aşağılara. Rica edeceğim tıklayınız. Çünkü bu şarkının yeri ve önemi anlatılamaz benim için. Geleceği merak ediyorum her dinleyişimde. Yeni bir hayatın başlangıç haberini bu şarkıyı dinlerken aldım ve o zamandan beridir düşünüyorum. Daha ziyade O’nun hayatını düşünüyorum. Tam bir heyecan! Bi’ de ŞARKI ÇOK GÜZEL TAMAM MI? olmadı albüm hakkında da konuşuruz sonra. bye. 


25 Kasım 2014 Salı

Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor

Kendimi son dönemde bir Fars kültürü asimilasyonu altında hissettiğim zamanlardayım. Bunda Kürdolojinin etkisi yadsınamaz tabii. Gittim seçmeli ders olarak Farsça aldım, o tarz çılgınlıklar falan. İran yapımı filmlere kısaca Allah verdikçe veriyor diyebiliriz!
Şimdi gelelim bu postun konusuna: Farsça underground müzik. Ben de her bu kültüre merak salan biri gibi, Farsça müzikle daha önceden Mohsen Namjoo ile tanışmıştım. Allah -varsa- razı olsun kendisinden. Setarla, erbaneyle, klasik kemençeyle, gırtlak sesiyle harman ne güzel şarkılar çıkıyor dünyada. Şükür. Shirin Shirinam diye şarkı söylerken bir de baktım, politik duruşu ve sanatıyla harikalar yaratan İranlı Kürt sanatçısı Bahman Ghobadi'nin Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor filmi çıktı karşıma. Çok zamandır izlemek istiyordum da bir türlü fırsat bulamamıştım. Filmlerinin çoğunda Kürt halkının sınır ve yurtsuzluk sorununu farklı senaryolarla dile getirmişti; bunun en sonuncusu Niwemang'dı benim için. Minik arkadaş grubunda Laylahen sahnesini bilmeyeni dışlıyoruz zaten. Neyse. Bu sefer underground müziğin Tehran'ından bahsetmek gerektiğini düşünmüş olacak ki, Kürt etnolojisinden uzaklaştığı tek film olan Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor'u çekmiş. Zaten İran undergrounddan bahsederken Ghobadi'yi anmamak bu anlamda ayıp olur.
İran'ı kafamızda klasik ulusalcı tavırla def etmekten ziyade, gidip görüp tanımak daha yerinde olacaktır. Lakin Humeyni'nin mirası sağolsun, sanatçının sınırlılığı İran'da sanat yapmalarını engelliyor. Sınır tanımayanları ise (bu yazıda şimdiye kadar bahsettiğim Mohsen Namjoo, Bahman Ghobadi ve daha sonra bahsedeceklerim) sürgünde. Evet, aklımıza Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya geliyor. Onları unutmak mümkün değil ve dert edindikleri şeyi geç anladığımız -hatta hala anlayamadığımız- için bizi affetsinler.
Dönelim tekrar Bahman Ghobadi'ye. İran underground'unu anlamak için onun filmine göz atmanızı tavsiye ederim. Müzisyenlerin niyetleri müziklerini özgürce yapmak fakat rejimin baskısından dolayı alınan cezalar, karaborsa çözümleri ve riskler sanatçıların üstünde büyük baskıları doğuruyor. Kaçamayan Tahran sokaklarına gömülüyor.

“Filmimdeki genç kahramanları İran kedilerine benzetiyorum; özgürlükleri ellerinden alınmış, müziklerini ancak saklı gizli yapabiliyorlar.” Bahman Ghobadi


گربههای فارسی (İran Kedileri - Temsili)

Hadi minnacık bir iyilik yapıp ilmin bir de altyazılı linkini vereyim,buyrunuz.

İşte böyle vizelerin bittiği bir günden, tesadüfen bir karla çıktım. Grubumuzun ismi کیوسک (Kiosk). Daha az önce tanıştım. Blues, alternatif arası bişeyler, sözler Farsî. 2003'te kurulmuş, politik şeylerle uğraşmış bu arkadaşlar. Rejim yer mi bunları? Tabii, daha önceden farkına varıp Kuzey Amerika'ya yerleşmişler. Amerika'da müziklerini sürdürüyorlar fakat Avrupa'da turne yapıyorlar sıkça. Bu arada Kiosk, (Farsî'de Kuşk) direklerin üstüne bir minik çatının yerleştirilmesiyle birlikte oluşan mekandır. Bizdeki çardak gibi de düşünebiliriz. Bu arkadaşlarımız, İran'da müziklerini tutuklanma tehlikesine karşı kuşk'ta yaptıkları için gruplarına bu ismi vermişler.


کیوسک (Kiosk)

Kiosk'un Mohsen Namjoo ile söylediği iki eseri var, single olarak yayınlanmış ve ÇOK GÜZEL OLMUŞ. Hatta 15 Aralık'ta Mohsen Namjoo'nun Dostları diye bir etkinlik vardı, beraber çalıp söylemiş hayınlar.



Misal ben de şu an Mohsen Namjoo ile söyledikleri مرغ سحر (Morg-e Sahar) isimli parçalarını dinliyorum. O nedenle şapşal bi gülümsemeyle yazıyorum ama siz görmüyorsunuz. Eheh. Bir de ای یارم بیا (Ay Yarom Bia) var, yine Namjoo & Kiosk single'ı. Klibi Sergei Parajanov'a ait "Color of the Pomegranate" filminden, mübarek sanki Sadık Hidayet kitabı. Neyse, o filmi de inceleriz bir gün.

Albümleri:

2005: Ordinary Man (sıradan adam)
2007: Eshghe Sorat (sürrat aşkı)
2008: Global Zoo (küresel hayvanat bahçesi)
2010: Triple Distilled (üç defa damıtılmış)
2011: Natijeh e Mozakerat (müzakere neticesi)
2013: kiosk6 Parallel Establishments (kiosk6 paralel kurumlar)
2014: Zang Bezan Azhans (call a cab)

dinleyiniz, dinletiniz. haydi, خدا حافظ

neyse.

itiraf etmeliyim ki 'neyse' grubu hakkında pek bilgim yok. bu grubu bundan birkaç ay önce çok sevdiğim bir insan sayesinde tanıdım. ve o günden beri de seve seve dinliyorum. 'bizim çocuklar'ın da güzel müzik yapabileceklerinin en güzel örneklerinden biri 'neyse' grubu bence. şarkılarının her biri ayrı bir güzellik taşımakta, benim en çok dinlediklerim ise şu şekilde:

Uzak - 'eğer içtense bırak gelsin, diğer hepsini yolla gitsin. düşünme, durma' gibi sözlere sahip. sert ve karanlık bir altyapıya sahip. etrafınızda yüzlerce insanın olduğu, ve yalnız kalmak istediğiniz bir anda (özellikle Kadıköy-Beşiktaş vapurunda) çok güzel dinlenir bu şarkı.

Söz - 'söz ver düşüne yoldaş olayım. hüzn-ü halimi aleme sarayım.' sözlerine sahip enfes şarkıdır.

Aydınlık - yukarıda belirttiğim iki şarkıdan daha farklı. hem söz olarak, hem müzik olarak. 'keza eksik ömürlerden kesilmiş adalet yetişmez.'

Hokkabaz - grubun en hareketli şarkısı. 'çamur ve çirkef bu düzene kalsa dünyanın çivisi çıkar, içim yanar. alemdeki o tek bilene sorsam, sarılsam belki esneyip bağdaş kurar. böylesi tantanayla olsa olsa bu meczup bir takar, iki takar, kibrit çakar.' 

Kırık - şimdiye kadar paylaştığım şarkılar daha çok sözleriyle ön plana çıkıyordu, bu şarkı ise melodi olarak, ses olarak, yani akustik olarak daha ağır basıyor bence.



dinleyin ki kafanız dönsün.
dinleyin ki dünya dönsün.
dön be dünya, işin ne?



21 Kasım 2014 Cuma

Naber? gelmedi senden bi' haber,meraak et-tim.

Uzun zamandır ilk kez bu kadar dingin bir akşam geçirmenin mutluluğu üzerimde. Akşam üzerinden beri okuduğum kitabın dili üzerime yapışıp kendimi 1940'larda yaşıyormuş gibi hissetsem de beynimin arka tarafında sürekli Hande Yener- Naber? çalıyor.
Kamu spotu gibi ortalıkta 'içmeyin oğlum ya' diye gezinirken derdimi insanlara anlatıyorum. İstisnasız her insanın bana geri dönüşü 'biraz daha bencil ol.' oldu. Zamanında kendimi ifade edemeyip çok bencil damgası yediğim olmuştu ama yok ya, güzel değil. İnsanlar nasıl yorulmuşsa artık hepsi de aynı şeyi söyledi. Şimdi size insanların neden böyle olduğunu açıklamaya çalışmayacağım. Zaten kafa da yormadım. Olur öyle. Umarım bunlar hep havadandır..

24 Ekim 2014 Cuma

aşk lazım.

varsa eğer 'aşk' dedikleri, ben de bir kez olduğuna inananlardanım. koskoca bir hayatta bir kerecik aşık olabilir insan.

aşktan ölelim be. çok sevelim.


aşk lazım. sevmeye yürek lazım. günlerce gülmek lazım. elinden tutmak lazım.

aşık mı? ben mi?

çok şükür. çok çok.

sarhoş olacak kadar. hatta belki de olmuş gibi.

denizler boyunca uzanan kumlarda yatmak lazım.

iyi geceler.