Aralık ayını hiç sevmedim. Genelde bana tecrübe ettirdiği kötü hisler olduğu için. Ocak yaklaşıyor diye ucundan biraz umutta veriyordu eskiden ama artık tadı yok. Hatırlarsanız bu blogda her sene yeni yıl dileyen ben oluyorum. Bu felaketler senesinden sonra bize her şey iyi gelir diye umuyorum. Yoksa daha kötüsü mü olur? Olabilir de, büyük konuşmayacağım.
Felaketler senesi demişken, ben de felaketler serisi yaşıyorum aslında. Tamam çoğumuz kötü günlerden geçiyor da, benim ki daha çok durumsal şeyler. Moral bozukluğu değil de, işlerin hiç yolunda gitmemesi benim problemim olmuştur. Mesela ben psikolojimi ne kadar iyi tutacağım, tamam çok iyiyim!!! desem bile hep aşağı çıkmak için bir şeyler olur da, bu sene biraz abartı oldu kardeşim beni bir salın ya. Ayrıca mühendislik okumakta yasaklansın. Yeni mezun da olsa, tecrübeli de olsa iş bulunmuyor, bulsa bile iyi hissettirmiyor. Meğer hayatımı on dokuz yaşında üniversite tercihi yaparken kaydırmışım da, farkında değilmişim.
Özetle corona olmadan yıkık bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Ben bunu dedim ya, inşallah haftaya corona falan olmam.
Acaba yazmaya devam etseydim, kendime iyilik etmiş olur muydum?
Bunu sürekli düşünüyorum. On seneden fazladır bu sitedeyiz. Gelenimiz gidenimiz çok oldu. Çok fazla şeyler yaşandı. Yolları ayırmak zorunda bile kaldık.
Bir şeyler yapabilmek için her zaman işaret bekledim. -Evet aslında istiyorum ama... Bu cümleyi o kadar çok kuruyorum ki, gerçekliğini kaybedeli çok zaman olmuştur zaten. Hatta bir anım var, o kadar sıradan ve olağan. Tam bundan dört yıl öncesi gecenin bir vakti, bir salonda arkadaşımla otururken. Kendisi tavanı izliyordu. Ne yapıyorsun diye sorduğumda ise hayatını sorguladığını söylemişti. Gülmüştüm. Her neyse, o konuştukça bana farkında olmadan iyilik yaptı. O kendini sorguladığı bir zaman yine apansızca otobüse atlayıp başka şehre gitmişti. Döndüğünde neden bunu daha önce yapmadığından yakınıyordu. Ben de ondan cesaret alıp aklımda görmeyi merak ettiğim en son yer olan bir şehre ilk uçak biletimi almıştım. Uçaktayken aşağıya bakıp muhteşem manzarayla beraber her şeyin ne kadar küçük olduğunun kafama dank etmesi. Bununla birlikte mutlulukla karışık ağlamam. O görüntü hala zihnimde. Karadeniz'in yaylaları, büyük dağlar...Üstünde bembeyaz karlar. Bir an kafayı çıldıracak kadar o manzaraya düşebilirdim. Süreç tamamlanınca ise onun dediklerine katılmamam elde değildi. Şimdi bunu düşünürken, senelerimi ziyan etmiş gibi hissediyorum. Günlerim çok boş geçiyor. Çok cansız. Bu zaten hep farkında olduğum bir şeydi ama, şüphesiz ki Çin'lilerin laneti üzerimize geldiğinden beridir -yani bu benim yaklaşık 80 gündür evde oluşuma tekabül ediyor- yakamı bırakmıyor.
Kapanışta demem odur ki, yeniden bir işarete ihtiyacım var. Ama sonuncunun üstünden dört yıl geçmiş. Daha çok beklerim.
bu yazıya başlamadan önce önceki yazılarımı okudum ve hayatımda nelerin değiştiğini düşündüm. şimdi bu yazıyı yazıyorum ve daha sonra dönüp bu yazıyı okuduğumda hayatımızda neler değişmiş olacak çok merak ediyorum. çünkü evet, KORONA.
Türkiye'de ilk vaka çıkalı 6-7 gün oldu. dün akşamki vaka sayısı 198 idi fakat bu akşam değişir diye düşünüyorum.
iş yerimde mobbinge dayanamayıp istifa ettiğim için bir haftadır evdeyim. güzel denk getirdim kendimi karantinaya soktum. zaten gidebileceğim her yer şu an kapalı. cafeler, sinemalar, tiyatrolar, barlar, spor salonları, hatta bazı avmler bile... yavaş yavaş fabrikalar da kapanmaya başlıyor ben sokağa çıkma yasağı olacağını düşünüyorum.
bunları yazıyorum çünkü daha sonra dönüp okuduğumda hislerim nasıl olacak merak ediyorum. ama aslında buraya bunları yazmak için gelmedim. korona günlerim nasıl geçiyor onlardan bahsetmek, duygularımdan bahsetmek için geldim. dil bilgim belki yeterli ya da doğru olmayabilir şimdiden sorry for my bad türkiye.
arkadaşlar çok sıkılıyorum. yemin ederim öyle böyle değil aşırı sıkılmaya başladım. bazen ağlayasım geliyor o kadar bunaldım maalesef. hatırlıyorum; ilk gün doyasıya kitap okuyacağım diye çok sevinmiştim. çünkü son bursa kitap fuarından bir sürü türk klasiği aldım hepsini bir an önce bitirmek istiyorum. o yüzden ilk önce okuduğum kitaplardan bahsedeyim :
*ilk gün Namık Kemal-İntibah'ı okumaya başladım. belki dönemine göre çok iyi bir kitaptır bilemem ama eğer bu dönemde olsaydı o senaryo bir kitap değil anca fox tv günlük dizisi olurdu. ( namık kemal, sorry bro..) pek terbiyeli, pek zeki aynı zamanda aşırı yakışıklı ve aşırı zengin iyi aile çocuğu Ali Bey'in gönlünü pek güzel ama aynı zamanda pek hafifmeşrep ve aşırı sürtük Mehpeyker Hanım'a kaptırmasını, anasını bu yüzden üzüp gözü açık öbür dünyaya yollamasını ve elinde avucunda ne varsa bu kadın yüzünden yok etmesini anlatıyor. olayın çoğunluğu Çamlıca'da geçiyor ve kitabın başında birkaç sayfalık Çamlıca tasvirleri yapılmış. bu da kitaptaki romantizm akımının en belirgin olduğu bölüm. ben günümüz Türkçe'sine uygun okudum fakat yine de anlaşılması çok zordu. (bayık) ilk edebi romanımız olduğu için saygıdan mecbur okuduk. bitirdikten sonra ekşideki yorumlara baktım çoğunluk benimle aynı şeyi düşünüyor. yine de tavsiyemdir, pişman değilim.
*Namık Kemal'de bulamadığım saadeti Halide Edip Adıvar'da bulmaya çalıştım ve Sinekli Bakkal ile hayatımın edebi yönden en verimli üç gününü geçirdim. kesinlikle herkesin okuması hatta durup durup övmesi gereken bir kitap. bu korona olayı geçsin ortamlarda durup durup sinekli bakkal öveceğim. sorumsuzlukta iflah olmaz Kız Tevfik ile gereksiz Emine'nin biricik kızları Rabia'nın bir nevi hayatını anlatıyor. Doğu-Batı sentezinden kimseye zarar gelmeyeceği çok güzel örneklenmiş ve mükemmel, akıcı bir dille aktarılmış. diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
şimdi de size bir dizi tavsiyesi yapmak istiyorum : Outlander
dizi her şeyiyle tam bir ingiliz olan ablamız Claire'in kocasıyla çıktığı balayında 1945 yılından yanlışlıkla 1743 yılına gitmesiyle başlıyor. 1945 yılında kocası Frank biricik eşini ararken kafayı yiyor ablamız öbür tarafta erik gibi çocuk bulup (jamie) götürüyor. kullanılan mekanlar ve kıyafetler dönemlerine çok uygun ve titizlik gösterildiği hissediliyor. birinci sezonu yeni bitirdim ve ikinci sezon mükemmel başladı. kendimle birlikte iki arkadaşımı daha diziye başlattım. kesinlikle tavsiyemdir. vaktinizi güzel geçirmenize yardımcı olacaktır.
biliyorsunuz evde oturup dizi izlemek demek bol bol atıştırmalık yemek ve kilo almak demek. 3 aydır düzenli olarak diyet ve spor yapıyorum. verdiğim kiloları geri almamak için hafif atıştırmalıklar yemeye çalışıyorum. vaktim de olduğu için bazı tarifler denemeye başladım. bunlardan birini paylaşmak isterim : havuçlu tarçınlı porridge
tarifi aşağıya linkini bırakacağım instagram sayfasından buldum. sayfayı takip etmenizi öneririm birçok lezzetli ve sağlıklı yemek/menü tarifleri mevcut. Malzemeler; - 1 adet havuç - 4 yemek kaşığı yulaf ezmesi - 1 avuç kuru üzüm - 1 su bardağı süt - 1 tatlı kaşığı tarçın - 1 yemek kaşığı bal Havuçları rendeleyip bal ile kavurmaya başlıyoruz, hafif yumuşayınca geri kalan tüm malzemeleri ekleyip kıvam alana kadar karıştırıyoruz Tadı beklediğimden daha güzel oldu. tatlı isteğini çok güzel kesiyor ve hafif hissettirerek doyuruyor. bahsettiğim sayfanın adresi : https://www.instagram.com/clean.nutritionn/ Boş vakit bulduğumda yapmayı en sevdiğim aktivite : painting bu aralar özellikle watercolor painting
çok uzun zamandan beri call me by your name sahnesini resmetmeye çalışıyorum. çizimini belki de beş yüz kere deneyerek zar zor bitirdim ama bu sefer de boyamada failed. ten renklerini uyduramayınca bu şekilde bırakmak zorunda kaldım ama devam edeceğim. belki yarın... *son olarak da sanatın en sevdiğim kolu olan müzikten bir paylaşım yaparak yazımı bitireyim. müzik derdimizi dinler, derdimizi unutturur, paylaşmayı sağlar, unutmayı sağlar, iyileştirir. iyileşecek miyiz bilmiyorum ama umarım her zaman 'iyiyim' diyebiliriz : Soko - How are you
Bloğu son senelerde pek boşladığım(ız)dan dolayı girmeyi bile unutuyorum çoğu zaman. Bugün tekrardan girip hem güncelledim hemde bir boşluğu fark ettim.
Ben yazın Massive Attack konserine gittiğimde buraya nasıl yazmayı unutmuşum!? Evet büyük sorun...
Aslında sözlerle kirletmek istemiyorum bu yazıyı ama şanssız bünyemin gördüğü en iyi konser oldu bu yaşıma kadar. Umarım yine gelirler diyerek aşağıda malum sözlerin olduğu görüntüyü paylaşmak istiyorum.
Bu sene yaz gelmekte çok gecikti, çok. O kadar sıkıldım ki en sevdiğim soğuk mevsimlerden çıkamıyor olmaktan. Kendimi hep şartladım bu sene de olduğu gibi "havaların ısınması"na. Havaların ısınması herkes için pozitif bir şeyler ifade ediyordur muhakkak. Benim içinde öyle. Ertelediğim ya da gerçekleştirmek istediğim şeyler için kapı açılıyor. Selam mayıs.
Call Me By Your Name'i de aynı şekilde bir senedir erteliyordum. Dün nihayet izledim. İzleyince de şunu fark ettim iyi ki geçen sene izlememişim. Benim için sahneler çok eksik kalırdı. Çünkü geçen seneki içinde bulunduğum kişisel deneyimlerimle o kadar örtüşüyor ki bu film duygusal anlamda. Filmdeki karakterimiz Elio, 17 yaşında. Benden bilmem kaç yaş küçük. Lakin onunla benzeşiyorum bazı noktalarda. En güzeli de beni aldı götürdü onu izlerken, ne zamandır beklediğim sıcak mevsimlere... Nahiflik.
Filmler hakkında süslü konuşmaları beceremem pek. Elimden geldiğince film izlemeye çalışırım. Bu konuda Melikşah Altuntaş'cığımın Bazı Nefis Filmler sayfasını takip ediyorum. Ona da selam vermeden geçmek istemedim.
dikkatim dağınık, bir senedir özellikle. altında yatan bir şeyler vardır eminim, ileride çözmeyi ümit ediyorum. odaklanamadığımdan dolayı da sürekli bir yerlere kaçıyor zihnim. bir şeyler okurken buluyorum kendimi. kısa şeyler. başkalarının hikayeleri. internette, sosyal medya hesaplarında, kitaplarda...
bugün yine birkaç hikaye okudum sıradan insanların olduğu. istemsizce düşünüyorum okurken, acaba bende bir gün hikayesi okunan insan olacak mıyım diye. nedense inancım yok ama düşünmesi üzmüyor, tebessüm edip geçiyorum.
klasik müzik dinliyorum birde, iyi gelirmiş çalışırken odaklanmak için.
Öncelikle eski yazımızın linkini şuraya koyalım:
http://fiskosortusu.blogspot.com/2014/06/19-haziran-2014-travis-konseri.html
Konu yine aynı olacak çünkü. Yine tesadüfler zinciri sonrası ekipçe Travis konserine yerimizi aldık. Tam olarak 8 Haziran 2018 akşamı, Zorlu Center'da. (Bu gereksiz bilgiyi de verdiğim için I am so happy, you are so happy, evet onu da çaldılar.)
Dört sene önce burada yazarken, insanlara bahsederken 'hayatımın en güzel günü' demiştim o konser için. Hala değişmedi bu düşüncem. Bir daha öyle bir atmosfer yaşamayız diye düşünüyordum. Dürüst olalım o konser daha heyecanlıydı ama burada da değinmem gereken şeyler var. Öncelikle genç yaş kitle oldukça çoktu bu sefer, lakinben rahatsız olmadım aksine sevindim. Travis'i hala zamana karşı canlı kılıyor bu durum gözümde. Kalabalıktan dolayı tek sıkıntı gereksiz bir gürültü olmasıydı. Zorlu Psm zaten pııfffs, çok sıkıcı bir ortamdı.
Konserden önce yine ön taraflara konuşlanma umuduyla dostlarım kapıda nöbet tutmuştu. O esnada yanımızda bulunan tatlı bir çifte Travis'le kuliste buluşma şansı geldi :) Çekilişle kazandılar bunu tabii, yok öyle beleşe. O arkadaşlara da selam olsun buradan (Kendileri ile daha sonra Massive Attack konserinde karşılaştım ve yine en önde dinledik beraber asdfsdf). Kapı açılınca en önde bulduk kendimizi. Kaderim değişmiyor! Yine Andy ile karşı karşıyaydım. Douglas bana göre solda kaldığı için üzgünüm. Bu sefer takım elbise giymiş birde, alyansta yok ya artık bir havalar flörtler falan. Kahretsin.
Setlist niteliğinde bilgi, açılıştan itibaren The Man Who albümünü tamamen çaldılar. Sonra bilindik parçalara geçildi. Selfish Jean çalmadı ama bu konuda üzgünüm. Sonlara doğru burukluğum arttı ki, Side söylerken 'atarlı giderli' adeta Bursaspor - Beşiktaş maçını aratmayacak tarzda slogan atarak söylemişim, o an biri bir şey yapsa kan dökülürdü sanırım. Genel olarak performans güzeldi zaten.
Son olarak, biz bir önceki konserinden dolayı (Budapeşte'deydi sanırım) Travis'ten Britney Spears coverı bekliyorduk. Şaka değil. Francis elinde gitarla yalnız çıkınca meraklandık önce ama ciddiye almadık. Sonra kulağa benzer bir şeyler duyulmaya başladı. Adam bir anda Dağlar Dağlar'ı söylemeye başladı ya la! Ahaha, insanlar önce idrak etmekte zorlandı ama ikinci cümleden itibaren gürültülü şekilde eşlik edildi. En önde olmama rağmen Francis'in sesini zor işittim:) Kesinlikle çok güzeldi. Çok saygı duydum kendisine. Zaten söyledikten sonra kendisi de duygulandı, gözleri doldu. Bizimde sevgi ve saygımız kat ve kat arttı. O güzel anlarda böylece sonlandı. Hep demiştim yine aynı cümleyle sonlandırayım: iyi ki varsınız be!
Müzikle duygusal bağlamlarım
haddinden fazla. Aylar önce kime dahi yazdığımı zor anımsadığım gizli bir
notuma takıldı gözüm, şöyle bir şeyler:
dinle. lise zamanlarımın başlarında dream tv izlerken cem adrian çıkıp üç tane
favori grubundan şarkılar söylemişti. bir tanesi portishead’den only you adlı
şarkıydı. o zamanlar ingilizceye kafam basıyordu biraz, beth gibbons ‘we suffer
everyday what is it for?’ diye sormaya başlamıştı bile. grupla tanışmam böyle
oldu. her neyse benim bugün aklıma bu şarkı geldi, sözlerini mırıldanıp durdum.
kalbim sıkıştı birden. aslında önemsemediğim sandığım şeyleri gayet
önemsediğimi, farkında olmadan bunların bende acı hissi uyandırması... sanırım
ben hep böyleyim. birileri gelip geçiyor hayatımızdan, her dönem acının nedeni
başka eşyalar, nesneler, insanlar, hayvanlar ve inançlar oluyor ama bu aralar en çokta ‘anlaşıldığım hissine kapıldığım’
insanlar tarafından kendi bilincimi kuşatmam ve bunu sadece bir kişiye itiraf
etmem yakın zamanda. korkum galiba hep anlaşılmaktı, anlaşılırsam bir şeyler
tamamlanır ama ben hep yarım kalmaya devam ederim. keza öyle de oluyor. evet
okuyor olma ihtimaliniz yüksek. böyle diyerek seni/sizi yücelttim kendimi ise
indirgedim yine tebrikler. hayır, hiçte yüce bir insan değilsiniz oysa.
peki probleme dönersek ben niye
gaza geliyorum hemen aynı dili konuşunca, dünya güzel hayat çiçek böcek
insanlar mükemmel oluyor. bu kadar büyük bir olgu mu bu? ama işler ummadık
olunca, muazzam düşüşler. yazıp yazıp siliyorum. duygu yüklüyüm. bu hisler
enteresan. anlam vermeden, kopamıyorum. e bir mucize olmayacağına göre, canımız
sağolsun o zaman içimizdeki iyiliği kaybetmeden.