23 Temmuz 2026 Perşembe

Haziran Ayında Sadece Türk Edebiyatı Okumaya Çalıştım ve Başaramadım

baştan not : Bu yazıyı yazarken sadece The Smiths dinledim


Sıcaktan ve güneşten her ne kadar nefret etsem de biz bir yaz ülkesiymişiz ve ben bir yaz insanıymışım. İnanın sürekli karanlık ve sürekli yağmur hiç romantik değil. ama kuzey bana sabırlı olmayı öğretti ve beklentimi düşük tutmayı.

Güneş göreceğimize emin olamadığım ve beni haklı çıkaran Haziran ayına başlarken kendime bu yaz sadece Türk edebiyatı okuyacağıma dair söz vermiştim. Biraz olsun sıcaklık hissedeyim diye belki de bilemiyorum.

Annemin Uyurgezer Geceleri - Ayfer Tunç


 
yani bakın açık olucam, her ne kadar Türk edebiyatı sevsem de 2026 yılında güncelde old fashionlığa maruz kalmak istemiyorum. bu nedenle de bu kitaba ya da bu Ayfer Tunç’a karşı çok önyargılıydım. Ayfer Tunç’u ilk kez okudum ve itiraf etmeliyim ki çok cahilmişim ve çok şey kaçırmışım. Hikayenin akışına, beni bağlamasına kurban oldum resmen. O kadar güzel bi çizgide kalmış ki hayran kaldım okurken, hayran!

hikaye müthiş, akış müthiş, her şey AMA her şey müthiş. ama en çok nerede vuruldun derseniz acaba dedim sonunda her şey spiritüel mi bağlanacak? hem oraya gidiyor hem de gitmiyor gibiydi ama en son derece bilimsel bi sonla beni muhtemelen bir daha kopmayacak şekilde kendisine bağladı Ayfer Tunç.

+++++SPOILER+++++

Ben normalde toksik ilişki hikayelerini izleyemem ve dinleyemem. Şehnaz’ın adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz E. ile son derece kötü ve son derece beni üzen toksik ilişkisine en başında katlanamam diye düşünüyordum. ama Şehnaz’ın ‘kanka biliyorum yapmamam lazım ama dayanamıyorum’ tavırları hikayeden kopmamama ve 30 yıl boyunca bu toksikliği yaşamaya razı olan Şehnaz’a karşı saygımı korumama yardımcı oldu. Şehnaz aynı anda hem arkadaşımız hem büyüğümüz hem de aklı beş karış havada kardeşimiz gibiydi.

Ek olarak, dibine kadar bir kadın romanıydı diyemez miyiz? kesinlikle diyebiliriz. ya ben böyle hikayelere aç kalmışım o yüzden çok etkilendim ya da gerçekten çok çok iyi. ama bence gerçekten çok çok iyi. uzun uzun anlatmama gerek yok hikayede kadınların hem psikolojik hem de fizyolojik sıkıntılarına bolca yer verilmiş. Bu beni okurken çok rahatlattı ve evimde hissettirdi.


Örümcek Burgacı - Alper Canıgüz


Ben Alper Canıgüz’ü çok seviyorum. yani şu an Alper Kamu’yu okusam ilk zamanki gibi çok sever miyim emin olamıyorum ama yeri bende her zaman ayrı olacak.

Örümcek Burgacı’ndan da çok büyük keyif alacağımı düşündüğüm için, karlı bir İstanbul gününde aldığım bu kitabı, sıcak (artık ne kadar sıcak olacaksa) bir Stockholm gününe saklamıştım. Maalesef başlar başlamaz arka arkaya yağmurlar başladı ve güneş göremeden bitirdim kitabı.

Keyifliydi demek istiyorum sadece. Beklentimi tamamen karşıladı. ne çok övebilirim ne de yerebilirim. Bir ara ciddi ciddi elimden bırakamadım. Alper Canıgüz polisiyesini seviyorum.

+++++SPOILER+++++

Hikaye hiperdemokrasiyle yönetilen Türkiye’de geçiyor. Kahramanımız bir dedektif aynı zamanda da şair. Havada peydah olan ve ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yarığın etrafında hikaye şekilleniyor. herkesin yaşam vizesi var. eğer yaşamaya değecek bir sorumluluğun olduğunu kanıtlayamazsan devlet yardımıyla öbür dünyaya göçüveriyorsun. Sonlara doğru kitabın devamı olacakmış gibi hissettim. Bay Stan’ın annesini Rusya’da arayacağız sanırım. umarım vizesi yeter de yine aynı keyifle okuruz.


17 Haziran - Alex Schulman

N’oldu şimdi? tam da kaçtığım yerdeyim. Kuzey edebiyatı. Dayanamadım. Türkiye’de birden bire o kadar çok popüler oldu ki dayanamadım. Hazır hava da kötü dedim ne olacaksa olsun. çok da güzel oldu. Sıradan bir İsveçlinin sıradan bir gününü okuduk diyebilirim. şaka yapmıyorum. sonuçta yeni memleket. hiç yabancılık çektirmedi.

Bursa’daki kaynana cinayetlerinin sırları dışında daha önce bulunduğum şehirlerde geçen herhangi bir kitap okumamıştım sanırım. Ailenin yazlıkları Stockholm dışında ve ben orada da bulundum. Betimlemeleri en verimli şekilde kullandım diyebilirim. İsveççem geliştiğinde orijinalini de bir kere daha okumak istiyorum. çok bayıldığım için değil merak ettiğim için.

Gelelim kitaba bayıldım mı konusuna. Yaaaaniiii… kesinlikle kötü değil ve çok akıcıydı ama sanki hep bir güvenli sınırlar içinde durmuş hikaye. Hep bir yerden patlayacak diye bekledim ama olmadı. Sonu başından belliydi. Beni rahatsız etmedi, zorlamadı, rahat rahat okudum. Alex Schulman ile tanıştığım için çok mutluyum. Belki yolda, metroda ya da bageriette falan görürüm gider derim abi çok güzel yazıyosun diye.


Şermin Yaşar - Söyleme Bilmesinler

İsveç depresifliğinden sonra güzel bir yaz gününde ilaç niyetine başladığım ve okuduğum ilk Şermin Yaşar kitabı. Öncelikle ben Şermin Yaşar’ı hiç tanımıyordum ve kitap hakkında Tiktok’ta gördüğüm yorumlar hakkında hiçbir bilgim yoktu. Yani ne diyebilirim bilmiyorum o yüzden keyifliydi diyelim. Asla benim tarzım değil ama bir şekilde elimden bırakamadım ve çok kısa bir sürede bitirdim. Çok fazla bizi anlatıyor, biz derken toplumdan bahsediyorum. Sokaktan bir teyze çevirsem ve hikaye benim başıma gelmiş gibi anlatsam şaşırmaz en fazla ‘ah yavrum’ der. Sokaktan isveçli bir teyze çevirsem ve hikaye benim başıma gelmiş gibi anlatsam muhtemelen anlamadığı için deli bu diye beni anında salar. İşte hikaye o kadar fazla bizi anlatıyor.

Hikaye anne, baba, 3 erkek çocuk ve onların eşleri etrafında dönüyor. Her birinin içinde yıllardır söyleyemedikleri birikmiş ve hepsi teker teker bize dökülüyor. Hiçbiri masum değil ve aynı zamanda kimse tamamen suçlu değil. Hikayeyi daha da açıp spoiler işine girmek istemiyorum. Hikaye benim için hep ortalama devam etti, hiçbir yerinde şaşırmadım, çok üzülmedim, çok sevinmedim. Duygusal okurlarını güzel yerlerden vurmuştur diye düşünüyorum. Dedikodu ediniyormuşçasına okumaya devam ettim ve yer yer çok eğlendim. Saçma gelen, gereksiz gördüğüm yerler oldu ama çok rahatsız etmedi. Buradan da kitabın beklentimi tamamen karşıladığını anlıyorum.

Yazarın diğer kitabı Altı Harfli Bir Tatlı’yı keyifsiz olduğum günler için saklıyorum. Muhtemelen aynı etkiyi yaratacak.

******Sonra ne okusam diye uzun uzun düşündüm******

Türkçede hangisine geçsem diye gerçekten uzun uzun düşündüm. Ayfer Tunç - Kapak Kızı ve Yaşar Kemal - İnce Memed’e çok fazla elim gitti. Çiçeklenmeler’e başladım sonra beni karanlık tarafa çekeceğini düşünüp bıraktım.

Daha sonra Deniz/Filiz Yüce Başarır son vidyosunda Taşların Anlattığı’nı anlattı.


Taşların Anlattığı - Clara Dupont-Monod

Bu kitabı okuduğum için gerçekten çok memnunum. Geçen seneden beri sürekli bir yerlerde önüme düşen ve merak ettiğim bir kitaptı. Önüme düştüğü, övdükleri kadar varmış. Yorumlarda mahvoldum, kahroldum yazılmış. Duygusuzluğumdan ötürü ben o kadar mahvolmadım ama evet sarsıcı, üzücü, mahvedici özelliği var.

Fransa’nın köyünde yaşayan bir ailenin üçüncü çocukları engelli olarak dünyaya geliyor ve uzun süre yaşamayacağı kesinleşiyor. Çocukla birlikte hayatları değişen ve dönüşen ailenin hikayesini taşlar aracılığıyla dinliyoruz. Hikayeyi taşlar üç kardeşin gözüyle anlatıyor; abi, abla, sonuncu. Beni herhalde en en en çok etkileyen sadece neden çocukların gözünden anlatması açıklayan şu kısım oldu:

"Biz, bu hikayeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşlarıyız, bizim için aslolan sadece çocuklardır. Anlatmak istediğimiz onlardır. Duvara gömülü olan biz, onların hayatlarına bakarız. Asırlardan beri tanığız. Hikayelerin unutulmuşları hep çocuklardır."

Anne, baba da kahroluyor tabii. Arka planda onlardan da haberimiz oluyor. Çocuklar teker teker bireylere dönüşüyor ve geçmişin çok fazla izini taşıyor.

Yani bi yandan bu kitap beni biraz korkuttu. Yaşamımızın çocukluğumuzda şekillenmesi bana hep ürkütücü gelmiştir. Sonra imkan yok değiştiremiyorsun ya, psikoloji bi kere bozulduysa orada bitiyor. İstediğin kadar çocukluğa in, orada gezin, kamp yap istersen anca yaptıklarının neden yaptığının farkına varıyorsun. İçini tamamen değiştiremiyorsun. Yani düşündüm acaba çocuk engelli doğmasaydı, ya da hiç doğmasaydı diğer çocukların hayatları nasıl olurdu?

Bu kitap kesinlikle bu sene okuduğun en iyi kitaplar listesine girecek.


Aldanan Kadın - Thomas Mann



Bu kitabı neden okuduğum hakkında hiçbir fikrim yok. Açıkçası üzerine çok yorum yapasım da yok çünkü Thomas Mann olduğu için kötü bi şey söylersem çarpılırım diye düşünüyorum. Thomas Mann’ın çok fazla kuşak geride olduğunu, yaşadığı yılları biliyorum ama niyeyse kitaba başlarken aklım tutulmuş. Uzun uzun ağdalı bayık konuşmalar arasında kendimi eğlendirmeye çalıştım.

Dul, asker eşi nedeniyle iyi-kötü bir statü sahibi ve yaşı geçkin bir ablamızın, kendinden çokça yaş küçük bir erkeğe olan aşkını anlatıyor. Muhtemelen dönemi için cesurca bir hikayedir. Fakat eski dönem edebiyatını bilirsiniz atraksiyonu az olur. Hikaye hep aynı durgunlukta devam etti. Hikayeyi çoğunlukla diyaloglar şekillendiriyor ve edebi açıdan övülmeye değer. Ablanın iki tane çocuğu bulunuyor. Zaten aşık olduğu erkek de oğlunun İngilizce öğretmeni. Kızı ise en yakın arkadaşı ve sırdaşı ve kesinlikle her anlamda Yaprak Dökümü Fikret.

Daha fazla yorum yapmayım ya. Ben zorunda kalmadıkça eski dönem okumayacağım.


Malma İstasyonu - Alex Schulman

Malma station är Alex Schulmans bästa roman. nokta. Yani dayanadım merak ettim ve iyi ki etmişim. 17 Haziran’dan çok çok daha iyi ve ilk kez Alex Schulman okuyorsanız bence bu kitaptan başlamalısınız.

Öncelikle Malma neresi bilemedim ve baktım aslında öyle bi yer yokmuş. 17 Haziran’da yaşadığı ve dolaştığı yerleri koordinatına kadar verirken burada neden uydurma bir yer kullanmış bilemedim. Hikaye açısından önemi çok fazla büyük. Karakterlerin farklı zamanlarda yaptığı tren yolculukları hep Malma istasyonuna doğru ilerliyor. Orası hem hiçbir yer hem de her yer gibi. Ayrı ayrı krizlere, kalp kırıklıklarına, travmalara, çöküşlere tanıklık ediyoruz. Kuşaktan kuşağa aynı problemler devam ediyor. Üzüldüm. Ayrıca 17 Haziran’a göre karakterlerde çok fazla İskandinav donukluğu yoktu. Gerçekten beni üzdü yani.

Bir de bir şey fark ettim bu hikayede de aynı 17 Hazirandaki gibi iki karakter arasında bilmediğimiz bir konuşma geçiyor ve çok ciddi bir kavga çıkıyor. Sonra kitabın sonuna kadar acaba ne dedi diye deliriyoruz. Herhalde bunu Alex Schulman imzası yapmak istiyor. Merak severim o yüzden beğendim.

*****************************

7 Eylül 2025 Pazar

kendime notlar

gizli bir blogum var. oraya rahat rahat karalıyordum. hatta yıllardır yazma isteğim yoktu, geçen sene biraz başlamıştım. sonra yine duraksadım. 

aslında aylardır önemli bir durumun içerisindeyim kendi açımdan ama bir gram yazasım yok bu konuyla ilgili. ama sonra dedim ki kendime bununla ilgili ders niteliğinde çıkarma yapmam ve yazmam lazım. 

iki sene önce ağır şeyler yaşamıştım. ebeveyn kaybı, diğer ebeveynin ölümcül hastalıkla boğuşması, hayat arkadaşı olarak seçtiğin kişiyi artık seçmek istemediğine karar verip onu da kaybetmek. hepsi bir ay içerisinde oldu. geriye dönüp bakınca vay be diyorum. yasımı tuttum ve derslerimi alıp yoluma baktım. kolay değil tabii. ama bir başka insana evrilmişim. zaten o esnada da otuzuncu yaşıma giriyordum. bir anda +30 olgunluğu yerleşti bünyeye.

sonra hayattan zevk almayı tekrar farklı yollarla öğrendim. buraya hiç yazmadım. ondan fazla ülke, yirmiden fazla şehir gördüm. bir sürü insan tanıdım. geçmişte kırgın olup yolumuzun ayrıldıklarıyla da kesiştik -onlara da selam olsun-, asla yapamam dediğim şeyleri becerebildiğimi öğrendim. özetle hayatı daha çok sevdim.

galiba hayatı sevmek, güzel açıdan bakmak denildiği gibi insanın aurasını ve etrafını etkiliyor. eskiden insanlar yolda yavaş yürürken bile sinirlenen, ortama ise selamsız sabahsız dalan kaşık çatlı bir tiptim. artık değilim. etrafa ne kadar pozitif olursam o kadar faydasını gördüm. küçük şeylerden anlam çıkardım.

tabii ki kötü şeyler de olmaya devam edecekti. aşık oldum. ya da oldum sandım. bir rüyaya daldık işte ama yanlışlıklarla bezeli bir kabus adeta. uyanınca buradan dersler çıkardım kendime, hatta bu süreçte okuduklarım da kafamdakileri toparlamak için yardımcı oldu. tek olumlu tarafı ise, sevdim mi güzel sevebiliyormuşum bu da beni motive etti diyebilmek oldu.

sevgide şüphe olmaz. kimse sevdiğini kanıtlamak için uğraşmaz.

sevilmek için çaba harcanmaz. birinin önünde durup bak ben buradayım beni sev diye yalvarılmaz. ne yaparsan yap yine sevmez. 

gelecek vaat etmeyen kişiyle yürünmez. ikisi de gelecek istemiyorsa o başka.

lafa değil icraate bakılır. ah keşke lafla olsa.  o ihtiyacı chatgbt veriyor artık.

sevgi strateji istemez. kaçan kovalanılırmış, birisi daha çok sevmeliymiş, fedakar olursan değer görmezmişsin. hepsi boş laf. iki temiz kalp bir araya gelince hiçbiri sorgulanmıyor. bunları da yaşadık.

sevgi özetle bahane aramaz. seni seviyorum ama.. sonrası çöp. 

bana da kalkıp gitme vakti gelmiş işte bu cümleler sonrası. napalım. gerisi iyilik sağlık artık. 


15 Ocak 2023 Pazar

Hayalperestsin, bu yüzden çok güzelsin

Merhaba,

Eskiden hayalperest biriydim, artık alakam yok ve bu duruma canım çok sıkılıyor. Uyumadan önce yatağa biraz daha erken girmek için can atar sonra da imkansız hayallere dalardım. Büyüdüm diye mi bıraktım hayal kurmayı bilmiyorum. Yoksa normali böyle mi? İnsan 30 olunca farklı bi gezegenin kraliçesi olma hayalini saçma mı buluyor? Ya da n’oldu da hayal kurmayı bıraktım acaba? Yani tam olarak hangi gün. Çünkü tamam artık yeter ben hayal kurmayacağım dediğimi hatırlamıyorum. Eğer bu yaşadıklarımı yaşamasaydım yine hayal kurmayı bırakır mıydım? Ve eğer hayal kurmayı bırakmasaydım hayatım bambaşka olabilir miydi ? 

Bu duruma canım çok sıkılıyor.

19 Aralık 2020 Cumartesi

I am literally yıkık.

 Aralık ayını hiç sevmedim. Genelde bana tecrübe ettirdiği kötü hisler olduğu için. Ocak yaklaşıyor diye ucundan biraz umutta veriyordu eskiden ama artık tadı yok. Hatırlarsanız bu blogda her sene yeni yıl dileyen ben oluyorum. Bu felaketler senesinden sonra bize her şey iyi gelir diye umuyorum. Yoksa daha kötüsü mü olur? Olabilir de, büyük konuşmayacağım. 

Felaketler senesi demişken, ben de felaketler serisi yaşıyorum aslında. Tamam çoğumuz kötü günlerden geçiyor da, benim ki daha çok durumsal şeyler. Moral bozukluğu değil de, işlerin hiç yolunda gitmemesi benim problemim olmuştur. Mesela ben psikolojimi ne kadar iyi tutacağım, tamam çok iyiyim!!! desem bile hep aşağı çıkmak için bir şeyler olur da, bu sene biraz abartı oldu kardeşim beni bir salın ya. Ayrıca mühendislik okumakta yasaklansın. Yeni mezun da olsa, tecrübeli de olsa iş bulunmuyor, bulsa bile iyi hissettirmiyor. Meğer hayatımı on dokuz yaşında üniversite tercihi yaparken kaydırmışım da, farkında değilmişim.

Özetle corona olmadan yıkık bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz. Ben bunu dedim ya, inşallah haftaya corona falan olmam. 

Mutlu yıllar! 🌈🌝

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Sular dar

Acaba yazmaya devam etseydim, kendime iyilik etmiş olur muydum?
Bunu sürekli düşünüyorum. On seneden fazladır bu sitedeyiz. Gelenimiz gidenimiz çok oldu. Çok fazla şeyler yaşandı. Yolları ayırmak zorunda bile kaldık. 
Bir şeyler yapabilmek için her zaman işaret bekledim. -Evet aslında istiyorum ama... Bu cümleyi o kadar çok kuruyorum ki, gerçekliğini kaybedeli çok zaman olmuştur zaten. Hatta bir anım var, o kadar sıradan ve olağan. Tam bundan dört yıl öncesi gecenin bir vakti, bir salonda arkadaşımla otururken. Kendisi tavanı izliyordu. Ne yapıyorsun diye sorduğumda ise hayatını sorguladığını söylemişti. Gülmüştüm. Her neyse, o konuştukça bana farkında olmadan iyilik yaptı. O kendini sorguladığı bir zaman yine apansızca otobüse atlayıp başka şehre gitmişti. Döndüğünde neden bunu daha önce yapmadığından yakınıyordu. Ben de ondan cesaret alıp aklımda görmeyi merak ettiğim en son yer olan bir şehre ilk uçak biletimi almıştım. Uçaktayken aşağıya bakıp muhteşem manzarayla beraber her şeyin ne kadar küçük olduğunun kafama dank etmesi. Bununla birlikte mutlulukla karışık ağlamam. O görüntü hala zihnimde. Karadeniz'in yaylaları, büyük dağlar...Üstünde bembeyaz karlar. Bir an kafayı çıldıracak kadar o manzaraya düşebilirdim. Süreç tamamlanınca ise onun dediklerine katılmamam elde değildi. Şimdi bunu düşünürken, senelerimi ziyan etmiş gibi hissediyorum. Günlerim çok boş geçiyor. Çok cansız. Bu zaten hep farkında olduğum bir şeydi ama, şüphesiz ki Çin'lilerin laneti üzerimize geldiğinden beridir -yani bu benim yaklaşık 80 gündür evde oluşuma tekabül ediyor- yakamı bırakmıyor. 
Kapanışta demem odur ki, yeniden bir işarete ihtiyacım var. Ama sonuncunun üstünden dört yıl geçmiş. Daha çok beklerim. 

19 Mart 2020 Perşembe

korona günleri #1

merhaba,

iyi değilim ve muhtemelen siz de iyi değilsiniz. 
bu yazıya başlamadan önce önceki yazılarımı okudum ve hayatımda nelerin değiştiğini düşündüm. şimdi bu yazıyı yazıyorum ve daha sonra dönüp bu yazıyı okuduğumda hayatımızda neler değişmiş olacak çok merak ediyorum. çünkü evet, KORONA.

Türkiye'de ilk vaka çıkalı 6-7 gün oldu. dün akşamki vaka sayısı 198 idi fakat bu akşam değişir diye düşünüyorum. 

iş yerimde mobbinge dayanamayıp istifa ettiğim için bir haftadır evdeyim. güzel denk getirdim kendimi karantinaya soktum. zaten gidebileceğim her yer şu an kapalı. cafeler, sinemalar, tiyatrolar, barlar, spor salonları, hatta bazı avmler bile... yavaş yavaş fabrikalar da kapanmaya başlıyor ben sokağa çıkma yasağı olacağını düşünüyorum. 

bunları yazıyorum çünkü daha sonra dönüp okuduğumda hislerim nasıl olacak merak ediyorum. ama aslında buraya bunları yazmak için gelmedim. korona günlerim nasıl geçiyor onlardan bahsetmek, duygularımdan bahsetmek için geldim. dil bilgim belki yeterli ya da doğru olmayabilir şimdiden sorry for my bad türkiye. 

arkadaşlar çok sıkılıyorum. yemin ederim öyle böyle değil aşırı sıkılmaya başladım. bazen ağlayasım geliyor o kadar bunaldım maalesef. hatırlıyorum; ilk gün doyasıya kitap okuyacağım diye çok sevinmiştim. çünkü son bursa kitap fuarından bir sürü türk klasiği aldım hepsini bir an önce bitirmek istiyorum. o yüzden ilk önce okuduğum kitaplardan bahsedeyim : 


*ilk gün Namık Kemal-İntibah'ı okumaya başladım. belki dönemine göre çok iyi bir kitaptır bilemem ama eğer bu dönemde olsaydı o senaryo bir kitap değil anca fox tv günlük dizisi olurdu. ( namık kemal, sorry bro..) pek terbiyeli, pek zeki aynı zamanda aşırı yakışıklı ve aşırı zengin iyi aile çocuğu Ali Bey'in gönlünü pek güzel ama aynı zamanda pek hafifmeşrep ve aşırı sürtük Mehpeyker Hanım'a  kaptırmasını, anasını bu yüzden üzüp gözü açık öbür dünyaya yollamasını ve elinde avucunda ne varsa bu kadın yüzünden yok etmesini anlatıyor. olayın çoğunluğu Çamlıca'da geçiyor ve kitabın başında birkaç sayfalık Çamlıca tasvirleri yapılmış. bu da kitaptaki romantizm akımının en belirgin olduğu bölüm. ben günümüz Türkçe'sine uygun okudum fakat yine de anlaşılması çok zordu. (bayık) ilk edebi romanımız olduğu için saygıdan mecbur okuduk. bitirdikten sonra ekşideki yorumlara baktım çoğunluk benimle aynı şeyi düşünüyor. yine de tavsiyemdir, pişman değilim.
*Namık Kemal'de bulamadığım saadeti Halide Edip Adıvar'da bulmaya çalıştım ve Sinekli Bakkal ile hayatımın edebi yönden en verimli üç gününü geçirdim. kesinlikle herkesin okuması hatta durup durup övmesi gereken bir kitap. bu korona olayı geçsin ortamlarda durup durup sinekli bakkal öveceğim. sorumsuzlukta iflah olmaz Kız Tevfik ile gereksiz Emine'nin biricik kızları Rabia'nın bir nevi hayatını anlatıyor. Doğu-Batı sentezinden kimseye zarar gelmeyeceği çok güzel örneklenmiş ve mükemmel, akıcı bir dille aktarılmış. diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.

şimdi de size bir dizi tavsiyesi yapmak istiyorum : Outlander 


dizi her şeyiyle tam bir ingiliz olan ablamız Claire'in kocasıyla çıktığı balayında 1945 yılından yanlışlıkla 1743 yılına gitmesiyle başlıyor. 1945 yılında kocası Frank biricik eşini ararken kafayı yiyor ablamız öbür tarafta erik gibi çocuk bulup (jamie) götürüyor. kullanılan mekanlar ve kıyafetler dönemlerine çok uygun ve titizlik gösterildiği hissediliyor. birinci sezonu yeni bitirdim ve ikinci sezon mükemmel başladı. kendimle birlikte iki arkadaşımı daha diziye başlattım. kesinlikle tavsiyemdir. vaktinizi güzel geçirmenize yardımcı olacaktır.

biliyorsunuz evde oturup dizi izlemek demek bol bol atıştırmalık yemek ve kilo almak demek. 3 aydır düzenli olarak diyet ve spor yapıyorum. verdiğim kiloları geri almamak için hafif atıştırmalıklar yemeye çalışıyorum. vaktim de olduğu için bazı tarifler denemeye başladım. bunlardan birini paylaşmak isterim : havuçlu tarçınlı porridge 

tarifi aşağıya linkini bırakacağım instagram sayfasından buldum. sayfayı takip etmenizi öneririm birçok lezzetli ve sağlıklı yemek/menü tarifleri mevcut.
Malzemeler;
- 1 adet havuç
- 4 yemek kaşığı yulaf ezmesi
- 1 avuç kuru üzüm
- 1 su bardağı süt
- 1 tatlı kaşığı tarçın
- 1 yemek kaşığı bal
Havuçları rendeleyip bal ile kavurmaya başlıyoruz, hafif yumuşayınca geri kalan tüm malzemeleri ekleyip kıvam alana kadar karıştırıyoruz

Tadı beklediğimden daha güzel oldu. tatlı isteğini çok güzel kesiyor ve hafif hissettirerek doyuruyor.
bahsettiğim sayfanın adresi : https://www.instagram.com/clean.nutritionn/

Boş vakit bulduğumda yapmayı en sevdiğim aktivite : painting bu aralar özellikle watercolor painting


çok uzun zamandan beri call me by your name sahnesini resmetmeye çalışıyorum. çizimini belki de beş yüz kere deneyerek zar zor bitirdim ama bu sefer de boyamada failed. ten renklerini uyduramayınca bu şekilde bırakmak zorunda kaldım ama devam edeceğim. belki yarın...

*son olarak da sanatın en sevdiğim kolu olan müzikten bir paylaşım yaparak yazımı bitireyim. müzik derdimizi dinler, derdimizi unutturur, paylaşmayı sağlar, unutmayı sağlar, iyileştirir. iyileşecek miyiz bilmiyorum ama umarım her zaman 'iyiyim' diyebiliriz : Soko - How are you 



19 Ağustos 2019 Pazartesi

Geçen yazdan kalan Massive Attack

Bloğu son senelerde pek boşladığım(ız)dan dolayı girmeyi bile unutuyorum çoğu zaman. Bugün tekrardan girip hem güncelledim hemde bir boşluğu fark ettim.
Ben yazın Massive Attack konserine gittiğimde buraya nasıl yazmayı unutmuşum!? Evet büyük sorun...
Aslında sözlerle kirletmek istemiyorum bu yazıyı ama şanssız bünyemin gördüğü en iyi konser oldu bu yaşıma kadar. Umarım yine gelirler diyerek aşağıda malum sözlerin olduğu görüntüyü paylaşmak istiyorum.




13 Mayıs 2019 Pazartesi

geciken sıcaklar.


Bu sene yaz gelmekte çok gecikti, çok. O kadar sıkıldım ki en sevdiğim soğuk mevsimlerden çıkamıyor olmaktan. Kendimi hep şartladım bu sene de olduğu gibi "havaların ısınması"na. Havaların ısınması herkes için pozitif bir şeyler ifade ediyordur muhakkak. Benim içinde öyle. Ertelediğim ya da gerçekleştirmek istediğim şeyler için kapı açılıyor. Selam mayıs.

Call Me By Your Name'i de aynı şekilde bir senedir erteliyordum. Dün nihayet izledim. İzleyince de şunu fark ettim iyi ki geçen sene izlememişim. Benim için sahneler çok eksik kalırdı. Çünkü geçen seneki içinde bulunduğum  kişisel deneyimlerimle o kadar örtüşüyor ki bu film duygusal anlamda. Filmdeki karakterimiz Elio, 17 yaşında. Benden bilmem kaç yaş küçük. Lakin onunla benzeşiyorum bazı noktalarda. En güzeli de beni aldı götürdü  onu izlerken, ne zamandır beklediğim sıcak mevsimlere...  Nahiflik.

Filmler hakkında süslü konuşmaları beceremem pek. Elimden geldiğince film izlemeye çalışırım. Bu konuda Melikşah Altuntaş'cığımın Bazı Nefis Filmler sayfasını takip ediyorum. Ona da selam vermeden geçmek istemedim.

Sonuç olarak hoşgeldin iki bin on dokuz yazı


26 Nisan 2019 Cuma

hikayeler.

dikkatim dağınık, bir senedir özellikle. altında yatan bir şeyler vardır eminim, ileride çözmeyi ümit ediyorum. odaklanamadığımdan dolayı da sürekli bir yerlere kaçıyor zihnim. bir şeyler okurken buluyorum kendimi. kısa şeyler. başkalarının hikayeleri. internette, sosyal medya hesaplarında, kitaplarda...
bugün yine birkaç hikaye okudum sıradan insanların olduğu. istemsizce düşünüyorum okurken, acaba bende bir gün hikayesi okunan insan olacak mıyım diye. nedense inancım yok ama düşünmesi üzmüyor, tebessüm edip geçiyorum.
klasik müzik dinliyorum birde, iyi gelirmiş çalışırken odaklanmak için.

16 Nisan 2019 Salı

Dark


tanrım, değiştiremeyeceklerimi kabullenmem için sabır, değiştirebileceklerimi değiştirmek için cesaret, farkı anlamak için akıl ver.