baştan not : Bu yazıyı yazarken sadece The Smiths dinledim
Sıcaktan ve güneşten her ne kadar nefret etsem de biz bir yaz ülkesiymişiz ve ben bir yaz insanıymışım. İnanın sürekli karanlık ve sürekli yağmur hiç romantik değil. ama kuzey bana sabırlı olmayı öğretti ve beklentimi düşük tutmayı.
Güneş göreceğimize emin olamadığım ve beni haklı çıkaran Haziran ayına başlarken kendime bu yaz sadece Türk edebiyatı okuyacağıma dair söz vermiştim. Biraz olsun sıcaklık hissedeyim diye belki de bilemiyorum.
Annemin Uyurgezer Geceleri - Ayfer Tunç
yani bakın açık olucam, her ne kadar Türk edebiyatı sevsem de 2026 yılında güncelde old fashionlığa maruz kalmak istemiyorum. bu nedenle de bu kitaba ya da bu Ayfer Tunç’a karşı çok önyargılıydım. Ayfer Tunç’u ilk kez okudum ve itiraf etmeliyim ki çok cahilmişim ve çok şey kaçırmışım. Hikayenin akışına, beni bağlamasına kurban oldum resmen. O kadar güzel bi çizgide kalmış ki hayran kaldım okurken, hayran!
hikaye müthiş, akış müthiş, her şey AMA her şey müthiş. ama en çok nerede vuruldun derseniz acaba dedim sonunda her şey spiritüel mi bağlanacak? hem oraya gidiyor hem de gitmiyor gibiydi ama en son derece bilimsel bi sonla beni muhtemelen bir daha kopmayacak şekilde kendisine bağladı Ayfer Tunç.
+++++SPOILER+++++
Ben normalde toksik ilişki hikayelerini izleyemem ve dinleyemem. Şehnaz’ın adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz E. ile son derece kötü ve son derece beni üzen toksik ilişkisine en başında katlanamam diye düşünüyordum. ama Şehnaz’ın ‘kanka biliyorum yapmamam lazım ama dayanamıyorum’ tavırları hikayeden kopmamama ve 30 yıl boyunca bu toksikliği yaşamaya razı olan Şehnaz’a karşı saygımı korumama yardımcı oldu. Şehnaz aynı anda hem arkadaşımız hem büyüğümüz hem de aklı beş karış havada kardeşimiz gibiydi.
Ek olarak, dibine kadar bir kadın romanıydı diyemez miyiz? kesinlikle diyebiliriz. ya ben böyle hikayelere aç kalmışım o yüzden çok etkilendim ya da gerçekten çok çok iyi. ama bence gerçekten çok çok iyi. uzun uzun anlatmama gerek yok hikayede kadınların hem psikolojik hem de fizyolojik sıkıntılarına bolca yer verilmiş. Bu beni okurken çok rahatlattı ve evimde hissettirdi.
Örümcek Burgacı - Alper Canıgüz

Ben Alper Canıgüz’ü çok seviyorum. yani şu an Alper Kamu’yu okusam ilk zamanki gibi çok sever miyim emin olamıyorum ama yeri bende her zaman ayrı olacak.
Örümcek Burgacı’ndan da çok büyük keyif alacağımı düşündüğüm için, karlı bir İstanbul gününde aldığım bu kitabı, sıcak (artık ne kadar sıcak olacaksa) bir Stockholm gününe saklamıştım. Maalesef başlar başlamaz arka arkaya yağmurlar başladı ve güneş göremeden bitirdim kitabı.
Keyifliydi demek istiyorum sadece. Beklentimi tamamen karşıladı. ne çok övebilirim ne de yerebilirim. Bir ara ciddi ciddi elimden bırakamadım. Alper Canıgüz polisiyesini seviyorum.
+++++SPOILER+++++
Hikaye hiperdemokrasiyle yönetilen Türkiye’de geçiyor. Kahramanımız bir dedektif aynı zamanda da şair. Havada peydah olan ve ne olduğunu kimsenin bilmediği bir yarığın etrafında hikaye şekilleniyor. herkesin yaşam vizesi var. eğer yaşamaya değecek bir sorumluluğun olduğunu kanıtlayamazsan devlet yardımıyla öbür dünyaya göçüveriyorsun. Sonlara doğru kitabın devamı olacakmış gibi hissettim. Bay Stan’ın annesini Rusya’da arayacağız sanırım. umarım vizesi yeter de yine aynı keyifle okuruz.
17 Haziran - Alex Schulman

N’oldu şimdi? tam da kaçtığım yerdeyim. Kuzey edebiyatı. Dayanamadım. Türkiye’de birden bire o kadar çok popüler oldu ki dayanamadım. Hazır hava da kötü dedim ne olacaksa olsun. çok da güzel oldu. Sıradan bir İsveçlinin sıradan bir gününü okuduk diyebilirim. şaka yapmıyorum. sonuçta yeni memleket. hiç yabancılık çektirmedi.
Bursa’daki kaynana cinayetlerinin sırları dışında daha önce bulunduğum şehirlerde geçen herhangi bir kitap okumamıştım sanırım. Ailenin yazlıkları Stockholm dışında ve ben orada da bulundum. Betimlemeleri en verimli şekilde kullandım diyebilirim. İsveççem geliştiğinde orijinalini de bir kere daha okumak istiyorum. çok bayıldığım için değil merak ettiğim için.
Gelelim kitaba bayıldım mı konusuna. Yaaaaniiii… kesinlikle kötü değil ve çok akıcıydı ama sanki hep bir güvenli sınırlar içinde durmuş hikaye. Hep bir yerden patlayacak diye bekledim ama olmadı. Sonu başından belliydi. Beni rahatsız etmedi, zorlamadı, rahat rahat okudum. Alex Schulman ile tanıştığım için çok mutluyum. Belki yolda, metroda ya da bageriette falan görürüm gider derim abi çok güzel yazıyosun diye.
Şermin Yaşar - Söyleme Bilmesinler
İsveç depresifliğinden sonra güzel bir yaz gününde ilaç niyetine başladığım ve okuduğum ilk Şermin Yaşar kitabı. Öncelikle ben Şermin Yaşar’ı hiç tanımıyordum ve kitap hakkında Tiktok’ta gördüğüm yorumlar hakkında hiçbir bilgim yoktu. Yani ne diyebilirim bilmiyorum o yüzden keyifliydi diyelim. Asla benim tarzım değil ama bir şekilde elimden bırakamadım ve çok kısa bir sürede bitirdim. Çok fazla bizi anlatıyor, biz derken toplumdan bahsediyorum. Sokaktan bir teyze çevirsem ve hikaye benim başıma gelmiş gibi anlatsam şaşırmaz en fazla ‘ah yavrum’ der. Sokaktan isveçli bir teyze çevirsem ve hikaye benim başıma gelmiş gibi anlatsam muhtemelen anlamadığı için deli bu diye beni anında salar. İşte hikaye o kadar fazla bizi anlatıyor.
Hikaye anne, baba, 3 erkek çocuk ve onların eşleri etrafında dönüyor. Her birinin içinde yıllardır söyleyemedikleri birikmiş ve hepsi teker teker bize dökülüyor. Hiçbiri masum değil ve aynı zamanda kimse tamamen suçlu değil. Hikayeyi daha da açıp spoiler işine girmek istemiyorum. Hikaye benim için hep ortalama devam etti, hiçbir yerinde şaşırmadım, çok üzülmedim, çok sevinmedim. Duygusal okurlarını güzel yerlerden vurmuştur diye düşünüyorum. Dedikodu ediniyormuşçasına okumaya devam ettim ve yer yer çok eğlendim. Saçma gelen, gereksiz gördüğüm yerler oldu ama çok rahatsız etmedi. Buradan da kitabın beklentimi tamamen karşıladığını anlıyorum.
Yazarın diğer kitabı Altı Harfli Bir Tatlı’yı keyifsiz olduğum günler için saklıyorum. Muhtemelen aynı etkiyi yaratacak.
******Sonra ne okusam diye uzun uzun düşündüm******
Türkçede hangisine geçsem diye gerçekten uzun uzun düşündüm. Ayfer Tunç - Kapak Kızı ve Yaşar Kemal - İnce Memed’e çok fazla elim gitti. Çiçeklenmeler’e başladım sonra beni karanlık tarafa çekeceğini düşünüp bıraktım.
Daha sonra Deniz/Filiz Yüce Başarır son vidyosunda Taşların Anlattığı’nı anlattı.
Taşların Anlattığı - Clara Dupont-Monod
Bu kitabı okuduğum için gerçekten çok memnunum. Geçen seneden beri sürekli bir yerlerde önüme düşen ve merak ettiğim bir kitaptı. Önüme düştüğü, övdükleri kadar varmış. Yorumlarda mahvoldum, kahroldum yazılmış. Duygusuzluğumdan ötürü ben o kadar mahvolmadım ama evet sarsıcı, üzücü, mahvedici özelliği var.
Fransa’nın köyünde yaşayan bir ailenin üçüncü çocukları engelli olarak dünyaya geliyor ve uzun süre yaşamayacağı kesinleşiyor. Çocukla birlikte hayatları değişen ve dönüşen ailenin hikayesini taşlar aracılığıyla dinliyoruz. Hikayeyi taşlar üç kardeşin gözüyle anlatıyor; abi, abla, sonuncu. Beni herhalde en en en çok etkileyen sadece neden çocukların gözünden anlatması açıklayan şu kısım oldu:
"Biz, bu hikayeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşlarıyız, bizim için aslolan sadece çocuklardır. Anlatmak istediğimiz onlardır. Duvara gömülü olan biz, onların hayatlarına bakarız. Asırlardan beri tanığız. Hikayelerin unutulmuşları hep çocuklardır."
Anne, baba da kahroluyor tabii. Arka planda onlardan da haberimiz oluyor. Çocuklar teker teker bireylere dönüşüyor ve geçmişin çok fazla izini taşıyor.
Yani bi yandan bu kitap beni biraz korkuttu. Yaşamımızın çocukluğumuzda şekillenmesi bana hep ürkütücü gelmiştir. Sonra imkan yok değiştiremiyorsun ya, psikoloji bi kere bozulduysa orada bitiyor. İstediğin kadar çocukluğa in, orada gezin, kamp yap istersen anca yaptıklarının neden yaptığının farkına varıyorsun. İçini tamamen değiştiremiyorsun. Yani düşündüm acaba çocuk engelli doğmasaydı, ya da hiç doğmasaydı diğer çocukların hayatları nasıl olurdu?
Bu kitap kesinlikle bu sene okuduğun en iyi kitaplar listesine girecek.
Aldanan Kadın - Thomas Mann
Bu kitabı neden okuduğum hakkında hiçbir fikrim yok. Açıkçası üzerine çok yorum yapasım da yok çünkü Thomas Mann olduğu için kötü bi şey söylersem çarpılırım diye düşünüyorum. Thomas Mann’ın çok fazla kuşak geride olduğunu, yaşadığı yılları biliyorum ama niyeyse kitaba başlarken aklım tutulmuş. Uzun uzun ağdalı bayık konuşmalar arasında kendimi eğlendirmeye çalıştım.
Dul, asker eşi nedeniyle iyi-kötü bir statü sahibi ve yaşı geçkin bir ablamızın, kendinden çokça yaş küçük bir erkeğe olan aşkını anlatıyor. Muhtemelen dönemi için cesurca bir hikayedir. Fakat eski dönem edebiyatını bilirsiniz atraksiyonu az olur. Hikaye hep aynı durgunlukta devam etti. Hikayeyi çoğunlukla diyaloglar şekillendiriyor ve edebi açıdan övülmeye değer. Ablanın iki tane çocuğu bulunuyor. Zaten aşık olduğu erkek de oğlunun İngilizce öğretmeni. Kızı ise en yakın arkadaşı ve sırdaşı ve kesinlikle her anlamda Yaprak Dökümü Fikret.
Daha fazla yorum yapmayım ya. Ben zorunda kalmadıkça eski dönem okumayacağım.
Malma İstasyonu - Alex Schulman
Malma station är Alex Schulmans bästa roman. nokta. Yani dayanadım merak ettim ve iyi ki etmişim. 17 Haziran’dan çok çok daha iyi ve ilk kez Alex Schulman okuyorsanız bence bu kitaptan başlamalısınız.
Öncelikle Malma neresi bilemedim ve baktım aslında öyle bi yer yokmuş. 17 Haziran’da yaşadığı ve dolaştığı yerleri koordinatına kadar verirken burada neden uydurma bir yer kullanmış bilemedim. Hikaye açısından önemi çok fazla büyük. Karakterlerin farklı zamanlarda yaptığı tren yolculukları hep Malma istasyonuna doğru ilerliyor. Orası hem hiçbir yer hem de her yer gibi. Ayrı ayrı krizlere, kalp kırıklıklarına, travmalara, çöküşlere tanıklık ediyoruz. Kuşaktan kuşağa aynı problemler devam ediyor. Üzüldüm. Ayrıca 17 Haziran’a göre karakterlerde çok fazla İskandinav donukluğu yoktu. Gerçekten beni üzdü yani.
Bir de bir şey fark ettim bu hikayede de aynı 17 Hazirandaki gibi iki karakter arasında bilmediğimiz bir konuşma geçiyor ve çok ciddi bir kavga çıkıyor. Sonra kitabın sonuna kadar acaba ne dedi diye deliriyoruz. Herhalde bunu Alex Schulman imzası yapmak istiyor. Merak severim o yüzden beğendim.
*****************************



