senin birazdan hayatının özel gününü yaşayacağın an, benim artık hiçbir şeyim oluyor. çünkü sen hayatımdan çıktığın için, seni ilgilendiren günler ve saniyeler artık beni ilgilendirmiyor. ilgilendirmemeli de.
beni ilgilendiren şeyler basit: kendi yaptıklarım. ne yaptıklarından pişmanlık duy ne de kendine yüklen. kendime sürekli bunu diyorum. senin için bu değer miydi? ya da bir başkası için. zaman geçtikçe bir başkası olacaksın sende.
insanın olmayan şeyler için kendini yıpratması çok zavallıca. olmayacak şeyler için hayal kurmak gibi. hayal kurmak yine de umutlar taşır bir nebze mutluluk verir. kendini yıpratmak ise dibe sürükler. en dibini gördüm mü? gördüm. ama daha fazlasını da göreceğim. buna sen neden olmayacaksın ama o yüzden sevinme. daha yaşım küçük, hayat için erken..
senden nefret etmiyorum, kızgın da değilim. çünkü duyguların hiçbirini haketmiyorsun. bir değerin olmalı duygunun izlerini taşımak için. bazı ettiğin kelimeler bile seni değersiz kıldı. o yüzden bir anlamın yok, sıradansın. ama ben değerliyim. senden daha değerli. biraz değerli olan şeyler ise anılar, içinde benim olduğum anılar. o zaman güzel gelen ama şimdi ifadesi olmayan.
hayattan ne geçmiş kim geçmiş olursa olsun edindiğin tecrübedir. sen tecrübe bile değilsin. bana bir şey katmadın. ne güzel bir söz, ne baş ucu kitabı. sadece zamanımı aldın, belki o zamanlarda eskiden olduğum gibi kendime bir şeyler katmalıydım. ama yapmadım, kendime seni katmaya çalıştım, için boş çıktı. o yüzden değerli değilsin, olmamalısın.
özetle, bir hiç.
28 Aralık 2015 Pazartesi
17 Ekim 2015 Cumartesi
sıradan bir cumartesi günüydü
İş bulma konusunda
zorlanan, uzun süre bekleyen bi arkadaşım vardı. Ne zaman ‘neler yapıyosun?’
diye sorsalar sırıtarak ‘işsizim ben’ diyordu. O sırıttıkça ben de gülüyordum. Şimdi
ne zaman soranlara ‘işsizim ben’ desem gülmeden edemiyorum. Bu yüzden de
işsizlik sendromu denilen ve aslında tam olarak nedir, etkileri, belirtileri
nelerdir bilmediğim şeye yakalanamadım. Bendeki daha çok eski mutsuzluğun
üzerine yeni mutsuzluk eklenmesiyle oluşan hissizlik duygusu. Hissizlik diyorum
çünkü her zaman farklı tepkiler verebilen bi insanım. Halen daha beni mutsuz
edecek şeylerle uğraşıyorum ve çok da umrumda değil. Sonucunda n’olursa olsun
bir şey hissetmeyeceğime eminim çünkü.
Aslında çok da işsiz
sayılmam. Yapacak işlerim var fakat nasıl yapacağımı bilmediğimden ve gerekli
kişiye ulaşamadığımdan koca gün oturdum. Can sıkıntısından ido sefer saatlerine
baktım, pahalı geldi budo’ya geçtim. Fiyat listesini bulamayınca yüzmeye razı
oldum. Aslında annem Bursa’dan ayrılmak için seçimleri beklememi istiyor ve
neden diye sormaya korkuyorum. Oy kullanamayacağım.
İzleyebileceğim tüm
dizileri bitirdim. Yüksek dereceden konsantrasyon bozukluğum nedeniyle filmlere
dalamıyorum. Her gün bir adet kitap bitiyorum ve bu beni korkutmaya başladı. Çizelgeye
göre (asla çizelge falan yapmam o kadar da değil) iki gün sonra Tutunamayanlar’a
başlayacağım ve bir günde bitirmem hiç hoş olmaz. Yazara falan ayıp olur hem
bence.
Kilo durumum artık
kontrolüm altında. Sanırım bu kiloyla yaşamıma devam edeceğim. Hep derler ya ’15
yıldır ne alıyorum ne veriyorum’ öyle olacak gibi ve kemiklerimi hissetmek
hoşuma gidiyor. Bir yandan da kaplumbağamın öğünlerini hiç atlamıyorum.
Tüm bunları yaşarken tabi
ki düşünecek çok zamanım oldu ve 24 yıldır derdimi net olarak anlatamadığımı
fark ettim. Bu yüzden hep minik dertlerimle tanındım, ‘derdini s*keyim aybike’
cevabıyla çok karşılaştım. Kesin bir küsme kararıyla minik dertlerimi de
anlatmıyorum.
1 Ağustos 2015 Cumartesi
es es ki ki
"Benim
mutluluk kapasitemi bir kibrit kutusuna sığdırabilirsin, hem de içindeki
kibritleri bile çıkarmadan."
Hava
hazır esmiyorken bir şeyler anlatayım. Buradaki son 3 haftamken odamın tatlı
bir köşesi olduğunu fark ettim. Yüzde yüz efkarlandıran cinsten bir yaz köşesi.
Burası derken, burası Eskişehir. Mesela Eskişehir’deki son dört yılımı
anlatayım.
İlk
yılımı özellikle birisinin çok iyi bilmesini istiyorum. Çünkü üç yıllık bir
kalkana sahip olduğu için hiç anlatamadım. Tek kelimeyle özetlersem; çok
saçmaydı. Eskişehir’i ben sevemedim. Okul iyi hoştu da ne Eskişehir
sahiplenebildi beni ne de ben O’nu. Başarısız geçen bir organ nakli gibi
hissettiriyordu. Mutsuzdum, mantıklı davranmıyordum. Bu yüzden hayatımın en
saçma hatasını bu yılımda yaptım. Nedenini halen bilmediğim bir şeydi.
Açıklamayacağım bunu ama dedim ya yüzde yüz efkarlandıran cinsten bir yaz
köşesi. Elimde değil. Hayır, resmen mutsuzdum! Sürekli derslere girmeyip
Bursa’ya kaçıyordum ve daha tanışmadığım, kim olduklarını şu an bile bilmediğim
insanların yerime imza atmalarıyla ilk yılımı geçmiş oldum. ( çok teşekkürler!
) (kimya DC)
İkinci
yılımda çoktan ilk 1 Mayıs’ına katılmış bir insandım. O 1 Mayıs çok önemli
benim için. (Özge burada gülecek, hüzünlenecek) Eskişehir Del Mundo’nun
merdivenlerini çıktığınızda tam karşıda, köşede yüksek bir masa var. O masa
bizim o gün dedikodu masamız oldu. Hala daha gider otururuz oraya ve konuşma
şöyle başlar:
-
Dedikodu var mı özge?
-
Yok Aybik. Sende var mı ?
-
Yok.
Neyse,
ikinci yıl da saçmaydı. Akışkanlara çalışmamak nedir? Sen kim köpek akışkanlara
çalışmama lüksünü kendinde görüyorsun. Ama biz Özgeyle balık çizebiliyoruz.
Akan bir suda. Kalabak suyunun hayatımda anlamlaştığı ders, yıl.
Annemi
arayıp ‘tamam okulu bitircem ama mühendislik yapmıcam.’ dedim. Bir de Özge’yi
zorla bir okul kulübüne soktum, üç ay sonra ‘ben uçak sevmiyom’ diye çıktım.
(Özge burda bela okuyor. ) İkinci yıl
öyle böyle geçti, yavru kaplumbağam ile. ( analitik kimyadan 2 kere kaldı )
Gerçekten
oturup yıl yıl Eskişehir’i özetlediğime inanamıyorum ama üçüncü yılda
kaplumbağa büyüdü arkadaşlar. Yeni eve geçildi, tatlı bir ev arkadaşı bulundu,
büyük bir akvaryum ile odam şenlendi. Ha
bir de kedi var, FRIDA! Tanısanız sizi ısırır. Hayatımda ilk kez kira verdim,
ilk kez fatura ödedim, ilk kez gaz&elektrik açtırdım. Depozito bile verdim.
Bursa’ya artık yılda 1 kez gitmeye başladım. Eskişehir’in aslında ama gerçekten
aslında çok küçük olduğunu fark ettim. Peyote’ye mi giriyoruz köy kahvesine mi
belli değil. Her yerde öyle. İnsanlar bu kadar birbirlerini tanımamalı. Çok çok
kötü bir şey. Garip şeyler yaşadım, kimseye kızgın değilim ama olmasaydı da
olurdu yani.
Hayatımda
ilk kez çalıştım ve mesleğimi seviyorum bence! Okul kastırmaya başlayınca distilasyon
kolonu, reaktör, tank görünce mutlu olan, heyecanlanan biri olmaya başladım. Böylece
Allah belamı vermiş oldu. Özge o aralar analitiğin dd gelmesi için 106 almam
gerektiğini söyleyince ‘alırsın yaa’ diyecek kadar mutluydu. Özge mutlu olsun!
Dördüncü
yılda sınıfça cehennemin yedinci katına çıktık ya da indik. Tasarımını
bilmiyorum henüz oranın. Ölümden sonra cidden hayat varmış! Dördüncü yılımda
dışarı çıkmadım ben okulda takılıyoduk. Gece 10’da okuldan çıkınca hal kalmıyor
insanda. Yemek yemeye, uyumaya vaktim olmadığı için 5 kilo verdim. Tek o güzel
oldu.
Bir
de hayatımı değiştirebilecek bir insan girdi hayatıma. Sonra sağ olsun her şeyi
bok etti. İnsanlara asla (!) güvenemeyeceğimi öğrendim, böylece benden çok
büyük bir şey aldı.
Dördüncü
yılım için söyleyebileceğim şeyler çok kısa. İlk üç yılımdan daha yavaş geçti
ama hiçbir esprisi yoktu. Üzdüler. Özge’yi de üzdüler.
Şimdi
3 haftam kaldı. Kafam karmakarışık. Çok düşünüyorum, çok şey düşünüyorum,
hepsini birden düşünüyorum. Özge’ye geçen içime öküz oturması hikayesini
anlatırken bir anda ‘çok seviyorum seni yaa’ dedi. Nasıl bırakıcam ben bu kızı!
Eskişehir’i çok güzel bırakıcam da, hatta mümkünse koşarak bırakacağım da,
Özgeyle ayrı düşmesek hoş olurdu. Belki de düşmeyiz. (allah’ım inş. ) Odamın
fotoğraflarını çekiyorum arada. Çok özleyeceğim! Duvarlar dile geldi cidden 2
yılda. Bıktılar. Ama benim odam burası. Tamamı benim. Mutsuz olduğumda
sığındığım tek yer. Ya da beni mutlu eden tek yer. Artık bir yaz köşesi de var
hem! Bi taraflarım düzleşse de hoşuma gitti. Aslında daha çok şey anlatılır ama E S M İ Y O R.
21 Nisan 2015 Salı
Charlotte OC.
birkaç gün önce bir mağazada takılırken o an çalan şarkı çekti dikkatimi. tabii ki hemen telefonumu çıkarıp shazam'dan faydalandım ve o güzel şarkının kime ait olduğunu öğrendim: Charlotte OC.
uzun zamandır dinlediğim en güzel en etkileyici sese sahip Charlotte. şarkı sözleri de enfes canlı performansı da öyle.
mağazada duyup etkilendiğim şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. diğer şarkıları için de youtube'daki kanalını takip etmenizi tavsiye ederim. zaten çok fazla şarkısı yok ne yazık ki.
ilk dinlediğim günden beri herkese tavsiye ediyorum deli gibi. dinleyin arkadaşlar. içinze işleyecek.
uzun zamandır dinlediğim en güzel en etkileyici sese sahip Charlotte. şarkı sözleri de enfes canlı performansı da öyle.
mağazada duyup etkilendiğim şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. diğer şarkıları için de youtube'daki kanalını takip etmenizi tavsiye ederim. zaten çok fazla şarkısı yok ne yazık ki.
ilk dinlediğim günden beri herkese tavsiye ediyorum deli gibi. dinleyin arkadaşlar. içinze işleyecek.
7 Mart 2015 Cumartesi
Vişnenin Cinsiyeti/Sexing the Cherry - Jeanette Winterson
Vinenin Cinsiyeti'nden haberi olanlar ve olmayanlar,
İngiliz postmodern edebiyatının çarpıcı,bende pek hoş yansımalar yaratan bu hoş roman üzerine birazcık konuşalım istedim, becerebilir isem. Romanın içeriğine geçmeden evvel belki sekiz kere okuduğum önsözden bahsetmeliyim, İngilizce baskısında rastlamamıştım, mutlaka okunması gerek-hatta kitap bir kere okunsa bile burası sekiz kez okunuyor işte --dolayısıyla Sel yayıncılıktan çıkmış Türkçe güzel bir baskısı mevcut, orada bulabilirsiniz.
Winterson, postmodernden ne anladığımızı, edebiyat terimlerini falan fişman bir kenara bırakalım, öyküsüyle, öykünün çarpıcı işlevleriyle, aslında hayatımızda olan da, olmaması gerekirmiş gibi davrandığımız nice incelikten dem vuruyor burada.Şöyle bir alıntıyla başlamak isterim: "Balık ağının iple birbirine tutturulmuş delikler olarak tanımlandığını hatırlarsınız.Ben delikleri merak ederim.İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Anlatı ip'tir, çerçevedir, sınırdır, tıpkı olgular dünyası gibi..Olgular iskelettir,bizlerin hayatları ise,aralarında sıkışıp kalmış, özgür kalmayı bekleyen ruhlar..Bunu ise iki ana karakter olan Jordan'ın ağzından gönderiyor bize : "Özyaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim,olgular arasında sıkışmış,bensiz uçmakta olduğunu.."
Özyaşam.
Winterson şöyle diyor : "Vişnenin Cinsiyeti, daha önce görülmemiş ama özlemi çekilen,hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair. Alabora olma ve kurtarılmaya dair. Öykü ters yüz olmuş bir kayığın içinde kalmış bir hava boşluğundan ibaret. "
o hava boşluğunun adı Jordan.
"Kitap bir sürü yokoluşla dolu."
o yokuluşların adı Dogwoman - Köpekli kadın.
"İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Delikler Jordan,Dogwoman, Jeanette ve Winterson, sen ve ben.
"Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır...Okumak özgürlüktür,bir dizi kural değil..."
İpe hangi öyküyü dizerse dizsin, deliklerde saklanıyor-Jeanette-ya da kim olduğun ne farkeder? Saklanıyorum.
Jordan,anlatıların peşine düşmüş bir öz yaşamın hikayesi. Dans eden on iki prensesin öyküsünü hatırlar mısınız ? Gece boyunca kendilerinden geçip,sabaha kadar şuursuzca dans edip ,sabah olduğunda yırtık pırtık elbiseleriyle kuş tüyü yataklarına dönüyor,sabah olduğunda ise hiç bir şey hatırlamıyorlardı.
-Hatırlamak demişken, 'bellek' ve'unutma' konusunda ne anlatıyor bu bize? -
Jordan'ın öğrendiğine, Winterson'un söylediğine göre, bu dans eden on iki prenses, sonsuza dek mutlu yaşamışlardır doğru, ama kocalarıyla değil.
Toplumsal cinsiyet rolleri hakkında ne anlatıyor bu bize?
Dogwoman, adı da pek sevimsiz gelmiştir belki, şişman,çirkin,hasta,çalışmayan, aşık olmayan, cinsellikten bilmeyen, iri mi iri, tüm ötekileri içine sığdırabileceğiniz de ,onun o dev bedeninden bile taşacak kadar öteki dolu bir devanası.Başka kim ilk defa gördüğü bir muzu bir erkeğin öntakımlarına benzetirdi ?
Dogwoman, rahatsız ediciliğin, toplumsal cinsiyet kalıplarının,rollerinin, biçimlerin, dayatılan yaşam biçimlerinin çok ötesinde, onları size tersten sorgulatmak isteyen bir karakter. Dogwoman, tam da, erkeğin kadının varoluşundaki rolünü reddetmenin,kalıpların bir bok olmadığının,olamadığının ta kendisi:
"Sevilmeyecek kadar iri yarıyım. Kadın olsun erkek olsun hiç kimse bana yaklaşmayı göze alamamıştır.Yüce dağlara tırmanmaya korktuklarından."
O ise etlerinin ardında, ince bir su gibi söyler durur şarkısını.Öyle ince ve çok şeyleri, ancak böylesi bir gövde kurtarırdı.
Kesikli kısımlar, kendi hayatları. Dogwoman gerçekmiş, Jordan yalanmış , biz böyleymişiz, ne farkeder?
"...öykü hala iptir ve o ipin işlevi görünmez olanı görünür kılmaktır.."
Evet öykü hala iptir. Peki ya hayatın,artık arasında sıkışacak bir ipin bile kalmadığı boşluğun ta kendisi olduysa ? Olgular denen ipler eridiyse ve artık görünmüyorsa?
Buna özgürlük mü derdi,zihin'den kafes mi?
İngiliz postmodern edebiyatının çarpıcı,bende pek hoş yansımalar yaratan bu hoş roman üzerine birazcık konuşalım istedim, becerebilir isem. Romanın içeriğine geçmeden evvel belki sekiz kere okuduğum önsözden bahsetmeliyim, İngilizce baskısında rastlamamıştım, mutlaka okunması gerek-hatta kitap bir kere okunsa bile burası sekiz kez okunuyor işte --dolayısıyla Sel yayıncılıktan çıkmış Türkçe güzel bir baskısı mevcut, orada bulabilirsiniz.
Winterson, postmodernden ne anladığımızı, edebiyat terimlerini falan fişman bir kenara bırakalım, öyküsüyle, öykünün çarpıcı işlevleriyle, aslında hayatımızda olan da, olmaması gerekirmiş gibi davrandığımız nice incelikten dem vuruyor burada.Şöyle bir alıntıyla başlamak isterim: "Balık ağının iple birbirine tutturulmuş delikler olarak tanımlandığını hatırlarsınız.Ben delikleri merak ederim.İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Anlatı ip'tir, çerçevedir, sınırdır, tıpkı olgular dünyası gibi..Olgular iskelettir,bizlerin hayatları ise,aralarında sıkışıp kalmış, özgür kalmayı bekleyen ruhlar..Bunu ise iki ana karakter olan Jordan'ın ağzından gönderiyor bize : "Özyaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim,olgular arasında sıkışmış,bensiz uçmakta olduğunu.."
Özyaşam.
Winterson şöyle diyor : "Vişnenin Cinsiyeti, daha önce görülmemiş ama özlemi çekilen,hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair. Alabora olma ve kurtarılmaya dair. Öykü ters yüz olmuş bir kayığın içinde kalmış bir hava boşluğundan ibaret. "
o hava boşluğunun adı Jordan.
"Kitap bir sürü yokoluşla dolu."
o yokuluşların adı Dogwoman - Köpekli kadın.
"İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Delikler Jordan,Dogwoman, Jeanette ve Winterson, sen ve ben.
"Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır...Okumak özgürlüktür,bir dizi kural değil..."
İpe hangi öyküyü dizerse dizsin, deliklerde saklanıyor-Jeanette-ya da kim olduğun ne farkeder? Saklanıyorum.
Jordan,anlatıların peşine düşmüş bir öz yaşamın hikayesi. Dans eden on iki prensesin öyküsünü hatırlar mısınız ? Gece boyunca kendilerinden geçip,sabaha kadar şuursuzca dans edip ,sabah olduğunda yırtık pırtık elbiseleriyle kuş tüyü yataklarına dönüyor,sabah olduğunda ise hiç bir şey hatırlamıyorlardı.
-Hatırlamak demişken, 'bellek' ve'unutma' konusunda ne anlatıyor bu bize? -
Jordan'ın öğrendiğine, Winterson'un söylediğine göre, bu dans eden on iki prenses, sonsuza dek mutlu yaşamışlardır doğru, ama kocalarıyla değil.
Toplumsal cinsiyet rolleri hakkında ne anlatıyor bu bize?
Dogwoman, adı da pek sevimsiz gelmiştir belki, şişman,çirkin,hasta,çalışmayan, aşık olmayan, cinsellikten bilmeyen, iri mi iri, tüm ötekileri içine sığdırabileceğiniz de ,onun o dev bedeninden bile taşacak kadar öteki dolu bir devanası.Başka kim ilk defa gördüğü bir muzu bir erkeğin öntakımlarına benzetirdi ?
Dogwoman, rahatsız ediciliğin, toplumsal cinsiyet kalıplarının,rollerinin, biçimlerin, dayatılan yaşam biçimlerinin çok ötesinde, onları size tersten sorgulatmak isteyen bir karakter. Dogwoman, tam da, erkeğin kadının varoluşundaki rolünü reddetmenin,kalıpların bir bok olmadığının,olamadığının ta kendisi:
"Sevilmeyecek kadar iri yarıyım. Kadın olsun erkek olsun hiç kimse bana yaklaşmayı göze alamamıştır.Yüce dağlara tırmanmaya korktuklarından."
O ise etlerinin ardında, ince bir su gibi söyler durur şarkısını.Öyle ince ve çok şeyleri, ancak böylesi bir gövde kurtarırdı.
Kesikli kısımlar, kendi hayatları. Dogwoman gerçekmiş, Jordan yalanmış , biz böyleymişiz, ne farkeder?
"...öykü hala iptir ve o ipin işlevi görünmez olanı görünür kılmaktır.."
Evet öykü hala iptir. Peki ya hayatın,artık arasında sıkışacak bir ipin bile kalmadığı boşluğun ta kendisi olduysa ? Olgular denen ipler eridiyse ve artık görünmüyorsa?
Buna özgürlük mü derdi,zihin'den kafes mi?
4 Mart 2015 Çarşamba
Yoğun İstekleri Severiz
7
senedir nadiren de olsa blogta yazıyorum. Her bir yerini tek tek özenle
düzenleyip seçtik fakat ziyaretçi defterini ilk kez bu gece gördüm. Oradaki kim
olduğunu çıkartamadığımız ama çok sevdiğimiz ziyaretçinin gazına gelerek yazıma
başlıyorum efendim.
Yeni
bir gün tüm karanlığıyla başlamış, günlük gereken dedikodular yapılmış, eski
anılara dalınmışken bloga ilk girdiğimde aklıma mor ve ötesi’nin gelmesi hiç
garip değil. Bilenler bilir mor ve ötesi sevgisi temeliyle oluşturuldu burası.
Eğer müzik konuşacaksak önceliği ona verelim ve size ‘yalnız şarkı’yı
anlatayım. Çünkü en iyi mor ve ötesi şarkıları listesi bilmem nesine girişilse
her türlü birinciliği kapar.
Şarkıyla
tanışmam şöyle: yıl 2006, yer teyzemlerin evi.
Biricik kuzenim odasından bangır bangır yalnız şarkı sesleri geliyor. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi yine dağınık ki zaten ben ömrü hayatım boyunca o masayı bir kere bile düzenli görmedim. Masanın üzerinde kahve var mıydı yok muydu bilmiyorum ama şuan kahve olmasını istiyorum orada. Bir de bilgisayar var işte. Zaten bilgisayarlara artık kuzenimin adını vereceğim. Tüm bu gerekli olan gözlemler yapıldıktan sonra konuşmaya geçiş yapıldı ve kuzenim bana gece boyunca sadece o şarkıyı dinleyip bilgisayardan tasarım yaptığını söyledi. Artık bu beni niye ve nasıl (gerçekten niye?) etkilediyse daldım ben de şarkıya o günden sonra. Bkz. 2015 ve spotify sağolsun halen o dalgınlıktayım.
Biricik kuzenim odasından bangır bangır yalnız şarkı sesleri geliyor. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi yine dağınık ki zaten ben ömrü hayatım boyunca o masayı bir kere bile düzenli görmedim. Masanın üzerinde kahve var mıydı yok muydu bilmiyorum ama şuan kahve olmasını istiyorum orada. Bir de bilgisayar var işte. Zaten bilgisayarlara artık kuzenimin adını vereceğim. Tüm bu gerekli olan gözlemler yapıldıktan sonra konuşmaya geçiş yapıldı ve kuzenim bana gece boyunca sadece o şarkıyı dinleyip bilgisayardan tasarım yaptığını söyledi. Artık bu beni niye ve nasıl (gerçekten niye?) etkilediyse daldım ben de şarkıya o günden sonra. Bkz. 2015 ve spotify sağolsun halen o dalgınlıktayım.
Hani
yeni bir şarkıyı dinlersin de deliye dönersin ya öyle değil ama. Örneğin sia-chandelier
ile ben de herkes gibi deliye döndüm. Bir hafta başka bir şey dinlemediğimi
bilirim. Ama bugün okuldan eve gelirken otobüste (19, belirtmeliyim çünkü
eskişehir’de kendini 19 sanan 23’ler de mevcut) chandelier dinlediğimde
yalnızca arka planda çaldı şarkı. Bu öylesine bir örnekti ama birçok şarkıda durum öyledir. Ama bu öyle değil. Yirmibininci dinleyişimde
bile ilk kez dinliyormuş gibi sözlere kulak veririm. Hatta birçok kere beni
bunalıma sokarak yapacağım saçma şeyleri unutturmuş, beni korumuştur. Uzatmadan,
christmasa bağlamadan, hindiler ölmeden şarkıyı da bırakayım buraya:
Siz
de sözlere kulak verin, belki yeniden tanışıp şarkıyı dost edinirsiniz.
Bu
arada, yalnız şarkı şehir albümünde yani mor ve ötesinin ilk albümünde
bulunuyor. Fakat kendini diğerlerinden soyutlamış şekilde, bir değil de üçüncü
albümdeymiş gibi ya da beş. Ama iyi ki ilk albümdeymiş diyoruz çünkü etkisi
büyük.
15 Şubat 2015 Pazar
Kadın.
'Kadınım' demek varken mesela,
ya da sevmek, sarılmak, koklamak, saçını okşamak dururken,
gözünden akacak her bir damla yaşın içinizi acıtması gerekirken,
ona anneniz, ablanız, küçük kardeşiniz, eşiniz, evladınız olduğu için aşık olmak varken,
gurur duymak diye bir şey varken,
destek olmak,
gülmesi için elinden geleni yapmak,
saygı duymak,
hatta belki de tapmak varken.
KÜFREDİYOR, DÖVÜYOR, TECAVÜZ EDİYOR, ÖLDÜRÜYORSUNUZ.
Belanızı bulun. Ya da o sizi bulsun. Ama çok acı çekin. Öleceğiniz o son ana dek nefes almak işkence olsun. Hayatınız cehennem gibi olsun ki ölümü kurtuluş sanın. Ama sonrasında da kurtulamayın.
26 Aralık 2014 Cuma
yine yazı bekleriz.
ve yılın ilk karı yağdı. bembeyaz oldu her yer. tertemiz. sanki hiç pislik yokmuş gibi, her yer beyaz, her yer huzurmuş gibi. ağır ağır yağıyor hala. kar sevmeyen ben bile hayran hayran takip ediyorum yere düşen her bir kar tanesini. yüzlercesi yağıyor. hiç durmayacak gibi. sanki kar altında kalacakmışız da biz de tertemiz çıkacakmışız gibi yeryüzüne. mikroplardan arınacak, daha temiz nefes alıp verecekmişiz gibi. belki de boğuluruz. ne bileyim işte donarız. bembeyaz oluruz. güzelmişiz gibi. huzurmuşuz gibi.
durmadan yağ. kır geç her bir yeri. yolları kapa. çıkamayalım evlerden. temizlenelim artık. ölsün şu mikroplar. ört her yeri. durma.
neyse. biz.
yine yazı bekleriz.
durmadan yağ. kır geç her bir yeri. yolları kapa. çıkamayalım evlerden. temizlenelim artık. ölsün şu mikroplar. ört her yeri. durma.
neyse. biz.
yine yazı bekleriz.
24 Aralık 2014 Çarşamba
Karlar Kraliçesi
pek sevdiğim bir arkadaşım var. sağolsun çok tatlış bir kitap hediye etti. aslında hediye değil ama çok bekler kitabı geri. kitabın içeriğinden falan bahsetmeyeceğim. sırf burası boş kalmasın diye yazdım bi' de kitabı çaldığımı arkadaş bilsin diye.
lütfen tüm masalları sevin, minik çocuklara anlatın. ufak bir bölümü aktarıyorum;
lütfen tüm masalları sevin, minik çocuklara anlatın. ufak bir bölümü aktarıyorum;
''Karlar Kraliçesi, işi gücü hainlik ve fesatlık olan Laponyalı bir cadıymış. Sözü geçen pis karı öyle bir ayna yaptırmış ki, bu aynaya yansıyan tüm görüntüler güzelliklerini yitirir, iğrenç ve kötücül şeylere dönüşürmüş; dünyayı bir kez oradan görenler anında taş kalpli, berbat insanlar oluverirlermiş.
Karlar Kraliçesi’nin çömezleri, dalgayı yer yüzünün her köşesine götürüp milletin suratına tutarlarmış. Kraliçe de bundan sapıkça bir zevk alırmış. Fakat uçarak seyahat ettiklerini çıkarsadığım bu geri zekâlı çömezler bir gün aynayı ellerinden düşürüp kırmışlar. Gelin görün ki, bu kaza hiç de insanlığın hayrına sonuç vermemiş. Tuzla buz olan aynanın tozları kuzey rüzgârlarıyla dünyanın dört bir tarafına dağılıp, onun bunun gözüne girmiş; ortalık bok heriflerden geçilmez hâle gelmiş.
Kay adlı oğlan ile Gerda adlı kız, birbirine bitişik iki evin tavanarasında oturan iki ailenin sevimli çocuklarıymış ve birbirlerine bayılırlarmış. Karşılıklı odalarının pencere kenarında birer sandık dururmuş. Her iki sandığın içinde de aşklarının simgesi olan bir gül fidanı bulunurmuş. Bu ikisi yaz aylarında sürekli birlikte takılır, çayırlarda hoplayıp zıplar, çoğunlukla da birbirlerinin evlerine girip, pis günahları boynuna, herhalde bir takım haltlar karıştırırlarmış.
Ne var ki kışın ana babaları onları sokağa bırakmadıkları için buluşup oynayamazlarmış. Üstelik pencerelerini kaplayan buz, birbirlerini görmelerini bile engellermiş. Ama onlar pes etmez, bir demir parayı şöminede ısıtıp cama dayarlarmış. Camın üzerinde oluşan küçücük deliğe gözlerini dayayıp birbirlerine bakarlarmış. O kadar saplantılılarmış yani. Ha bir de Gerda’nın durup durup söylediği bir şarkı varmış: ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak’.
Tahmin edebileceğiniz gibi bir gün Kay’ın gözüne o aynanın zerrelerden biri kaçmış ve o sevgi dolu sünepe çocuk yerini soğuk, ukala bir seks manyağına bırakmış. Kısa süre sonra da basıp Karlar Kraliçesi’nin Laponya’daki sarayına gitmiş. Gerda da herhalde kendisiyle evlenecek başka bir salak bulamayacağından korktuğu için onun peşine düşmüş. Yol boyunca ne badireler atlatmış, ne insanlarla karşılaşmış. Hırsızlar, uğursuzlar, konuşan kargalar, lezbiyen büyücüler…
Doğrusu bunlardan birinin hikâyesi bana dokundu azıcık. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Gerda oradan oraya sürüklenirken, meyve ağaçları ve her türden çiçeklerle dolu harika bir bahçesi olan evin kapısını çalmış. Ev sahibesi, iyi yürekli, yaşlı bir büyücüymüş. Kadın, hikâyesini dinledikten sonra Gerda’yı evine almış. Ona süper bir oda tahsis etmiş, karnını en güzel yiyeceklerle doyurmuş, saçlarını altın taraklarla taramış vesaire. Meğerim o da ne zamandır bir kızı olsun istermiş. Bu yüzden bağlanıvermiş Gerda’ya. Zaten homini gırtlak olan bir kız olan Gerda, ekmek elden su gölden yaşayıp giderken biraz da kadının büyülerinin etkisiyle nereden gelip nereye gittiğini unutuvermiş.
Fakat büyücü kadın Gerda’nın o angut Kay için kendisini terk etmesinden hâlâ çok korkarmış. Gerda bahçede gezerken Kay ile aşklarının sembolü olan gülleri görüp de herşeyi hatırlayıvermesin diye bir gece gidip o güzelim bahçesindeki güllerin hepsini tek tek ezmiş. Ne var ki Gerda Yaşlı büyücünün üzerindeki bir gül işlemesini görmüş ve hafızası yerine gelmiş. Nankör, kadıncağıza yaptıkları için teşekkür bile etmeden ağlaya zırlaya oradan kaçmış.
Bu arada Kay, Laponya’da gününü gün etmekteymiş. Karlar Kraliçesi, artık bunda ne bulduysa, bir dediğini iki etmiyormuş. Kay, otuzbir çekmekten artan vaktinin büyük bölümünde buzdan heykeller falan yapıyormuş. Gerda, Karlar Kraliçesinin ‘evde’ olmadığı bir gün pat diye çıkagelmiş. Haliyle, Kay’ın fena tadı kaçmış. Ne ki, kız oralı değilmiş. Kay’a sarılmalar, yavşamalar falan; yalakalığın bini bir para. Kay da bakmış kızın laftan anladığı yok, Allah yarattı dememiş, vermiş buna sopayı. Yer misin, yemez misin gibilerinden. Fakat karıda numara çok. Dehal başlamış, ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak,’ diye şakımaya.
Bu şarkıyı duyan Kay’ın gözlerinden bir damla yaş süzülmüş. İşte o anda gözüne kaçan cam parçacığı da çıkıp gitmiş. O zaman dünyayı yine eskisi gibi görmüş, Gerda’yı ne kadar sevdiğini hatırlayıvermiş falan fıstık. İkisi birlikte, yaşadıkları onca maceradan sonra bile, dirhem olgunlaşmamış çocuklar olarak evlerine, ninelerinin dizlerinin dibine dönmüşler...''
Alper CANIGÜZ- Oğullar ve Rencide Ruhlar
Alper CANIGÜZ- Oğullar ve Rencide Ruhlar
23 Aralık 2014 Salı
varoluşum yokuşu.
son zamanlarda dinlediğim en güzel sözlere sahip olan şarkı 'varoluşum yokuşu'. karanlık ve soğuk günlerin getirdiği tembellik, hayat şartlarının vermiş olduğu yorgunluk falan derken adeta bir terapi şarkısı gibi imdadıma koştu 'son feci bisiklet' adlı grup bu eserle.
özetle;
sen hiç kutsal olan her şeye sövdün mü? en-el hak deyip de döndün mü, hep aynı yere?
bir anlamı olsaydı hayat dediğin bu şeyin
saklardım anlayanları yasaklardım yasaklardım
sen beni doğmadan evvel görseydin eğer
bir evrendim kişi başına bir galaksi bir gezegendim
ben sendim
oyna seni bir umut sadece senle
ve sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum
var oluşun yokuşu
yazılmamış oyunum
sen hiç kutsal olan
her şeye sövdün mü
en-el hak deyip de döndün mü
hep aynı yere
sincap demiş ki üzülme dünyalıların sonuna
düşünme
hiç bir şey ölmez
düşünen bilemez
bu düzlemde görüşmek üzere
oyna seyirciyi unut sadece senle
sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum var oluşum yokuşu
yazılmamış oyunum
oyna oyna
özetle;
sen hiç kutsal olan her şeye sövdün mü? en-el hak deyip de döndün mü, hep aynı yere?
bir anlamı olsaydı hayat dediğin bu şeyin
saklardım anlayanları yasaklardım yasaklardım
sen beni doğmadan evvel görseydin eğer
bir evrendim kişi başına bir galaksi bir gezegendim
ben sendim
oyna seni bir umut sadece senle
ve sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum
var oluşun yokuşu
yazılmamış oyunum
sen hiç kutsal olan
her şeye sövdün mü
en-el hak deyip de döndün mü
hep aynı yere
sincap demiş ki üzülme dünyalıların sonuna
düşünme
hiç bir şey ölmez
düşünen bilemez
bu düzlemde görüşmek üzere
oyna seyirciyi unut sadece senle
sen nasıl yalnız olduğunu bir bilsen
savaş istersen sonunu beklerken
özgürlüğe mahkum var oluşum yokuşu
yazılmamış oyunum
oyna oyna
Etiketler:
hayat,
müzik,
son feci bisiklet,
varoluşum yokuşu
28 Kasım 2014 Cuma
*INTERSTELLAR*
Bir yıldır Interstellar filmini bekliyordum. Beklentiye girmiştim. Konusu beni alakadar ediyordu az buz. Garip bir çocukluğum vardı. Aklımın almadığı onlu yaşlarımın başında Bilim ve Teknik dergisini çok okurdum. İçinde bilmediğim bir çok terimler geçiyordu. Astrofizik, kuantum mekaniği, nanoteknoloji, laboratuvarlar, enstitüler vesaire.. Bunlar neydi? Neden vardılar ki? Bunların karmaşıklığını daha çözememişken üniversite tercihimi alakasız bir mühendislik dalında kullanmam ve okulumun sonuna yaklaşırken bilimle alakalı bir şeylere dahil olmanın, malzemenin derinliklerine dalmanın güzelliğini yeni yaşıyorum. Daha bugün malzeme laboratuvarında minicik bir parça ürettik, ne olduğunu boşverin. Masamın ucunda duruyor şu an, bana bakıyor.
Christopher Nolan en çok sevdiğim daha doğrusu senarist bakımından belki de en etkilendiğim adamdır. Memento, The Prestige, Inception ve yetmez gibi çocukluğumuzun karakterlerinden Batman'i bize kavuşturan adam.
Filmi beklerken güzel olup olmaması umurumda değildi, kurgusunun farklı olacağını biliyordum. Bu filmin kurgusu çok eskiye dayanıyor gerçi. Başta Steven Spielberg'ün ellerine emanetti oda güzel şeyler çıkarırdı elbet ama Nolan kardeşlerin daha farklı olacağı aşikardı.
Ben bu film üzerine analiz yapmak yahut spoiler vermek istemiyorum. İçinde bir ton mantık hatası, kopukluklar mağlumunuz zaten ama adı üstünde 'bilim kurgu' filmi. İçinde belli gerçeklik olma hayali ise beni mutlu ediyor.
Bu film uzay temasından ibaret değil. Evlat, baba, mesleğini bırakıp hayatın zorluğuna düşen insanlar, dünyanın sona doğru yaklaşması ve gideceğini kabullenmemek, geleceğinin belirsizliğinin verdiği acıyı gösteriyor. Duygusal yönden beni etkiledi kesinlikle. Düşünmeme sevk etti.
Filmin müziklerini -artık tek tabanca kanka oldular zaten- Hans Zimmer yaptı. Fimden sonra anlamsızca saatlerce soundtracklerini dinledim filmin. İçinde ne söz var ne
de bir mesaj. Mesajı film verdi zaten üzerine sözü ekleyip yürümek size kalmış dostlarım.
Bir sonra ki beklediğim film konusu ve oyunculuğunun performansını deli gibi merak ettiğim The Imitation Game. Bakalım, onun gelmesine daha var. Şubat'ı bekleyelim. Kış geçsin, karlar yağsın hele bir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)