Aylardır aklımda. hadi kızım, yaz kızım, aha bu söz güzelmiş ondanda iyi konu çıkar kızım...falan. Lakin bu yazının öznesi sadece benim bugün. günlük tutmayı bıraktım aylardır yazmıyorum. Artık biraz anlaşılmak istiyorum. Burası bizim mutlu yuvamızdı vakti zamanında, neden yabancılaştık?
Bir cuma akşamından bildiriyorum. Hafta boyunca çalışmanın verdiği tatlı yorgunluk, yarın doyasıya uyku çekecek olmanın verdiği rahatlık birde. Bu cuma akşamına gelmeden önce önemli meseleler var. Ben bu hafta ilk defa hayatımda bir şeyi değiştirememenin, daha doğrusu elimden gelmeyişinin acısını yaşadım. Ağlamaktan bayılabilirdim, ilginç. Hayatta oluyor tabii üzücü olaylar. Ama bunun hissi çok farklı. Acıdan ziyade hissettiğim bir rahatlama var. Sanki bunu yaşamak beni özgür kıldı, bir şeyleri belirginleştirdi önümde. Hayatta seni neyin beklediği belirsizliği bazen öldürmese de süründürüyor. Ben o etaplardan birini kaldırdım işte. Sanırım zamanla bu kişisel durumum beni güçlü kılacak. İşte met'i met yapan var eden şey budur!!! diye anılabilirim. Başıma gelen garip hastalıklar yaşadım, bende kalıcı etkileri oldu. Ne kadar üzücüydü! Sonra döndüm baktım ama gerçekten sağlıklı insan var mı bu çağda? grip niyetine herkes kanser olurken, kendi güzelim vücuduna acımasızca o pis yemekleri yiyerek saldırırken.. birde kalp kanserleri var, hatta katilleri. onlara girmeyelim hiç.
Geçen kıştan bildiriyorum. Saçma sapan benle alakası olmayan bir insana aşık olmuştum. Hakkını yemeyelim yüzü güzeldi, ondan dolayı da kapılmış olabilirim eheh. Neyse, o rüyadan uyanma sürecim sarsıntılı olmasına rağmen yine de aşık olmak güzeldi gibi gibi. Ha sen üzerine alınma güzelim, senin güzel olan tek tarafın yüzündü diye belirtmiştim cümleye girerken.. Tanrı güzel karakterler versin ama önce. İnsanların dedikodusunu yaparak kirletemeyeceğim şimdi buraları. Ah biz kadınlar, az çatlak değiliz...
Bugün iş yerinden bildireyim birde son kez. Çalışırken, 'mühendis olmayı hayal ederken bunları düşünmüyordun herhalde?' diye bir soru aldım. o esnada bir cihazın şasesinin montajına yardım ediyordum. neden hayal etmeyim diye düşündüm, sonuçta elimin emeğinin olduğu her iş bir mühendisliktir neticede, değil mi?
Evet bir senemin özeti bu kadardı. Eylül'e girdik zaten, sonrasından da pek bir şey çıkmaz.
15 Eylül 2017 Cuma
17 Haziran 2017 Cumartesi
if u love me wont u let me know?
sene 2008 falan. coldplay'in violet hill şarkısı yeni çıkmış tv'de dönüyor. kim bu adamlar neden tepelerde berduş gibi geziyor anlam veremiyorum. o zaman tanımıştım zaten coldplay'i. fix you ile yellow şarkısı ben küçükken dolanıyordu gerçi forumlarda ama ben iplemiyordum. yaşım 15 falandı çünkü ben bir tek muse dinleyip muse ile kalkan saf bir ergeni oynuyordum.
şimdi temizlik yaparken çalıverdi birden violet hill. aldı beni on sene öncesine götürdü. o zaman ki halime çok yabancıyım şimdi ama o hislerimi hatırlıyorum. daha enerjik, heyecanlı ve aşkı bekleyen.
When the future’s architectured
By a carnival of idiots on show
You’d better lie low
aslında bugün demek istediğim bunlar değil. yükler. temizlik yaparken her seferinde ne kadar eşya atarım bilemezsin. özellikle yazdığım notlarım. senelerce yazıp biriktirdiğim günlükler mesela doldukça atıyorum. sanki elimde kalırsa yük olurmuş gibi. atınca da rahatlıyormuşsun gibi. bu yanılsama ile yaşıyorum işte. senelerce kıyamadığım eşyalarım, aslında hepsi benim için bir geçmişin yükü. ayağımda zincir gibi. ama hemen atamıyorsun. bazılarının senelerde beklemesi gerekiyor. zamanı gelince de güle güle. dünyadaki sistemde böyle gerçi. adına ise ölüm demişler.
aslında yanlış yapıyorum çünkü şunu fark ettim. küçükken hep ileriye dönük yaşayan ben şimdi büyüdükçe geriye yönelik yaşar oldum. kazandığım yetenekleri birbir üzerimden atar oldum. belki bir gün yeniden 'yük'leniriz bilemiyorum.
30 Nisan 2017 Pazar
neden yazmıyoruz
önce insanlar yabancılaştı birbirine, sonra kendini bile tanımaz oldun. devrin en büyük hediyesi bu olsa gerek.
çok şeyler değişti. olmaz denilenler başa geldi, bazen çok güzel şeyler de oldu ama faturası ağır oldu. herkes kendini göğe çıkardı, suç konusunda ise üzerine alınmadı.
reddedilmekten değil de en çok umursanmamazlıktan yorulduk. hayattaki en küçük ayrıntı da bile kendini kötü hissettirdi. oysa insan kendi için yapmalıydı hepsini. yaptı da. bir süre sonra ise gemide tek çırpınanın kendisi olduğunu fark edince bir anda sorgular oldu. neden diye sordu. cevap bulamadı. onun yerine göz yaşı akıttı. gerisini diğer akşama sakladı.
çok şeyler değişti. olmaz denilenler başa geldi, bazen çok güzel şeyler de oldu ama faturası ağır oldu. herkes kendini göğe çıkardı, suç konusunda ise üzerine alınmadı.
reddedilmekten değil de en çok umursanmamazlıktan yorulduk. hayattaki en küçük ayrıntı da bile kendini kötü hissettirdi. oysa insan kendi için yapmalıydı hepsini. yaptı da. bir süre sonra ise gemide tek çırpınanın kendisi olduğunu fark edince bir anda sorgular oldu. neden diye sordu. cevap bulamadı. onun yerine göz yaşı akıttı. gerisini diğer akşama sakladı.
17 Ocak 2017 Salı
2017
senelerdir blogta her yeni yıl dileklerini dileyen ben oluyordum. Peki ne oldu? Bir halt olmadı, gittikçe kötü hal alıyor dünya. O yüzden bu sene hiçbir şey dilemiyorum, ne haliniz varsa görün arkadaşlar.
yine de iyi şeyleri umut edelim...
yine de iyi şeyleri umut edelim...
11 Kasım 2016 Cuma
leonard cohen
acılı olan bu ikibinonaltı'nında sonuna yaklaşıyoruz. bir an önce bitsin bence de çok çirkin.
1 Ekim 2016 Cumartesi
çığlık çığlığa.
yine bir gün İstanbul'dan dönüyorum. kalp böbrek ciğer gibi organları orada bırakmış, ruhumu aman ha bedeni terk edip gitmesin diye iyice tıkıvermişim içime. şans(sızlık) bu ya uçuş boyunca aşk, ayrılık ve mesafe temalı şarkılara denk geliyor, dinledikçe ağlıyor, gözümü kapadıkça ağlıyor, açtıkça hala daha ağlıyorum.
kokpitten uzun süre ses çıkmayınca saçmalamayı seven tarafım ağır basıyor, 'ulan napıyor bunlar uyudu mu, yoksa pilotlar birbirine zarar mı verdi, off' diye söyleniyorum. sonra yine bi kriz. ağlıyorum. ve iniş için hazırlanıyoruz. oturma düzeni olarak hepimiz hazırız. ama içsel olarak hiç mi hiç hazır değilim, 'görüyorum'. 11 ay sonra ilk kez dönüyorum bu yere, evime. elimde olsa tekrar 40 bin feet'e yükseleceğim, o derece hoşbulmuyorum. ama insanın ayaklarının yere basması güzel şey. 'neyse' diyorum, 'sağ sağlim geldik, yine giderim zaten, dimi?'
sürekli kendime konuşuyor, kendime susuyor, sıkılan canımı rahatlatmaya çalışıyorum. o an kendimi çok yalnız hissediyorum. doğup büyüdüğüm yerlere yabancılaşmanın ötesinde bir şey, farklı bir his bu. sezen aksu geliyor aklıma. 'kime kızayım, nazım senden başka kime geçer, benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok' diye mırıldanıyorum. kolum, bacağım, ocağım yok. olmadığını hissediyorum. eksik hissediyorum. içimdeki boşluğu doldurabilecek, kolum bacağım olabilecek bir şey yok. yalnızım. bir yanım şanslı, biliyorum. böyle hissetmek değerli. buna sahip olmak nimet. biliyorum. ama diğer yanım çok şanssız yahu. sevdiğim adamı, sevdiğim insanları bırakıp gitmekten, her defasında bir yerlerden ayrılmaktan, kavuşmak için ayrılmak zorunda olmaktan, ağlamaktan usanıyorum.
mesafelerin, ayrı kalmaların, kavuşmaların bana çok şey kattığını biliyorum. anlara, anılara önem veriyor, sevdiklerimi çok seviyor, özlemekle kavuşmak arasındaki süreci güzel hayallerle doldurmaya çalışıyorum. zorlandığım oluyor, çok oluyor. alışamıyorsun. alışılmıyor.
içimdeki aşk'a, kulağımdaki müziğe, belleğimdeki anılara sığınıyorum. yine bir gün İstanbul'a dönüyorum..
geliyor muyuz, gidecek miyiz..
20 Eylül 2016 Salı
sen başla gerisini ben tamamlarım
*2016 yılında bunu yazmışım. ama taslakta kalmış. salayım madem.
bana güvenen insanlara kullandığım en önemli cümlelerden biri: sen başla gerisini ben tamamlarım...
çünkü neden? başlamak mı kolay yoksa bitirmek mi?
- bitirmek her zaman en zoru oldu bu tarafta. ve zor kısımları ben üstlendim. birini çok severken onu bırakıp gitmek en klişe örneği. sizlere göre de başlamak en zorudur belki. ama konumuz siz değil. benim.
gereklilik vs önemlilik. hangisi daha baskın?
-gereklilik kelimesi buz gibi bir 'çıkarcılık' çağrışımı yapıyor bana. çoğu insan gerekliliği gerçekten önemle karıştırıyor. ve insanın en büyük düşmanlarından biri olan 'alışkanlık'larına kapıyı açıyor.
kelimelerini biraz daha aç ne anlatmak istiyorsun?
-valla bende anlamıyorum. ama inatla anlamak istemediğim şeyler var onların üzerinden gidiyorum.
ne hissediyorsun?
-eylül bitiyor. eylülün bittiği gün benim için bir hatıra. çünkü eylülün bittiği gün, iki sene öncesi biriyle beraber hayatlarımıza kazık atmak için bir döngüye girmiştik. hani hande yener şarkısı gibi, yedik içtik sanırım doyduk hesabı kim ödeyecek dedik. mizah bile yapamıyorum. çoğu şeyin üzerine konuşamıyorum, gereksiz buluyorum. çıkarsız olan gereksizlikten. ve bu sefer,
sen hiç başlama gerisini ben tamamlamayacağım.
çünkü neden? başlamak mı kolay yoksa bitirmek mi?
- bitirmek her zaman en zoru oldu bu tarafta. ve zor kısımları ben üstlendim. birini çok severken onu bırakıp gitmek en klişe örneği. sizlere göre de başlamak en zorudur belki. ama konumuz siz değil. benim.
gereklilik vs önemlilik. hangisi daha baskın?
-gereklilik kelimesi buz gibi bir 'çıkarcılık' çağrışımı yapıyor bana. çoğu insan gerekliliği gerçekten önemle karıştırıyor. ve insanın en büyük düşmanlarından biri olan 'alışkanlık'larına kapıyı açıyor.
kelimelerini biraz daha aç ne anlatmak istiyorsun?
-valla bende anlamıyorum. ama inatla anlamak istemediğim şeyler var onların üzerinden gidiyorum.
ne hissediyorsun?
-eylül bitiyor. eylülün bittiği gün benim için bir hatıra. çünkü eylülün bittiği gün, iki sene öncesi biriyle beraber hayatlarımıza kazık atmak için bir döngüye girmiştik. hani hande yener şarkısı gibi, yedik içtik sanırım doyduk hesabı kim ödeyecek dedik. mizah bile yapamıyorum. çoğu şeyin üzerine konuşamıyorum, gereksiz buluyorum. çıkarsız olan gereksizlikten. ve bu sefer,
sen hiç başlama gerisini ben tamamlamayacağım.
2 Eylül 2016 Cuma
bitmiyor.
ölmek istemiyor. ama kalmakta istemiyor.
burada olmak için bir nedeni yokmuş gibi. nedenler varsa da artık hissetmiyor.
anlamaya çalışıyor ama yorgun hissediyor. neyin yorgunluğu bu?
sürekli sorguluyor. zamana bırakıyor cevaplarını. ama geri dönen olmuyor.
sevmiyor. sevmek istiyor ama kendini bile sevemiyor.
kaçıyor. yüzleşse bile defalarca kabul ettiremiyor.
olmayan hatta hiçbir zaman olmayacak şeylerin ihtimallerinin yorgunluğu bu.
burada olmak için bir nedeni yokmuş gibi. nedenler varsa da artık hissetmiyor.
anlamaya çalışıyor ama yorgun hissediyor. neyin yorgunluğu bu?
sürekli sorguluyor. zamana bırakıyor cevaplarını. ama geri dönen olmuyor.
sevmiyor. sevmek istiyor ama kendini bile sevemiyor.
kaçıyor. yüzleşse bile defalarca kabul ettiremiyor.
olmayan hatta hiçbir zaman olmayacak şeylerin ihtimallerinin yorgunluğu bu.
13 Temmuz 2016 Çarşamba
eski postlar, eski postlar.
"Saat itibariyle 18 Ocak. Tanrı kar küresiyle oynuyor, çatılar beyazladı.
"Bir gün bir adam göğümü delecek" diye düşünürken durdum bir dakika. Belki yanlış masallar anlatıldığından buna inandım çoğu kadın gibi. Çünkü ilk önce gerçek bir kadın olmam için zarafetimin ve anaç bilgeliğimin kanıtlanmasına ihtiyacım var. Bu kanıtlama ancak başkasının aynasıyla oluyor, genelde heteroseksist bir düzlemde ve hayatının aşkının gelmesiyle. Yıllardır feminizmin söylediği şeyler. Belki bu işler böyle değildir. Belki ‘o’ gelmez, akbili bitmiştir. Ne yapacağız? Mesele derin. Sisli yollarda önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kadın ya da erkek, mutluluğu başkalarının varlığıyla doğru orantılı olarak ölçmek tutarlı bir sonuç verir mi gerçekten? Hakikat kişinin kendi içinden dışına taşan şeyse, içine dönmeyi bilmeyen insanları neyle avutabilirsin? Mekanik olamıyorum. Zeki bir kadın olup olmadığımı da bilmiyorum. Kandırıldığımı anlayacak kadar akıllıyım lakin. Anlam dünyasını kendi yaratan kadınlar ne güzel. Bence onlara sarılmalıyız, bir avuç kadarlar. Dinlediğim bütün kadınlar, kendim dahil, yaratıcılığın aşkla harmanlanmasını ne güzel izliyorlar. Zaten "aşk orada öyle, bir kaya gibi durmaz; hep yeni baştan, ekmek gibi, yeniden yapılmalıdır."* Hem doyurucu, hem kemirgen.
İlişki meselesindeki tezatı iki bağlamıyla düşünüyorum: İlgi alanları kesişim kümesini oluşturmaya çalışmak ve onsuz dünyanın vasat olduğunu düşünmek. Açıkçası ilki/ilgi, benim için çok faydalı olmuştu. Entelektüel dünyanın sınırlarını genişletebilirsin çünkü. Futbol, siyaset, etimoloji, müzik ve benzer(ler)i. Bunun kötü yanı, ilişkide daha fazla entelektüel olanın yarattığı rekabet ya da G.’nin deyimiyle Freudyen birtakım zırvalar (çünkü sosyologlar psikoloji biliminin snopluğuna hafif bir tekme vurmalıdır). İkincisi ise hem birinci ile bağlantılı (çünkü flört ayrıca yeni bir alana ilgi demek ve elbette entelektüel eylem) hem de kişinin kendine verdiği değerle ilgili. Üretken olduğum dönemlerin çoğu mental olarak kalbimin arşa değip döndüğü** dönemlermiş. Bağımlılık ilişkisi ve paradoksu yakaladınız mı? Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendi dilimizi, anlam dünyamızı oluşturmaya, üretkenliğimizi (artık) mekanik olarak taşırmaya ihtiyacımız var.
Aslında aşkımı itiraf etmeye gelmişken ve bir duyguyu bütün saflığıyla şurada var edecekken, her şeyin feminist manifestolaşmasını istemiyorum. Bazen dil taşar, çünkü dil taşabilen bir şeydir, nedensiz ve sonuçsuz, bağlamsız gider durur. Şimdi öyle gecelerin birindeyim; aşka dalarken üretmeye çalışıyorum ve Tanrı’nın tozunu üflüyorum."
*Ursula K. Le Guin ne güzel söylemiş.
*madem kalbimiz ancak öyle akıllanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=ydIHRCKeZ28
"Bir gün bir adam göğümü delecek" diye düşünürken durdum bir dakika. Belki yanlış masallar anlatıldığından buna inandım çoğu kadın gibi. Çünkü ilk önce gerçek bir kadın olmam için zarafetimin ve anaç bilgeliğimin kanıtlanmasına ihtiyacım var. Bu kanıtlama ancak başkasının aynasıyla oluyor, genelde heteroseksist bir düzlemde ve hayatının aşkının gelmesiyle. Yıllardır feminizmin söylediği şeyler. Belki bu işler böyle değildir. Belki ‘o’ gelmez, akbili bitmiştir. Ne yapacağız? Mesele derin. Sisli yollarda önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kadın ya da erkek, mutluluğu başkalarının varlığıyla doğru orantılı olarak ölçmek tutarlı bir sonuç verir mi gerçekten? Hakikat kişinin kendi içinden dışına taşan şeyse, içine dönmeyi bilmeyen insanları neyle avutabilirsin? Mekanik olamıyorum. Zeki bir kadın olup olmadığımı da bilmiyorum. Kandırıldığımı anlayacak kadar akıllıyım lakin. Anlam dünyasını kendi yaratan kadınlar ne güzel. Bence onlara sarılmalıyız, bir avuç kadarlar. Dinlediğim bütün kadınlar, kendim dahil, yaratıcılığın aşkla harmanlanmasını ne güzel izliyorlar. Zaten "aşk orada öyle, bir kaya gibi durmaz; hep yeni baştan, ekmek gibi, yeniden yapılmalıdır."* Hem doyurucu, hem kemirgen.
İlişki meselesindeki tezatı iki bağlamıyla düşünüyorum: İlgi alanları kesişim kümesini oluşturmaya çalışmak ve onsuz dünyanın vasat olduğunu düşünmek. Açıkçası ilki/ilgi, benim için çok faydalı olmuştu. Entelektüel dünyanın sınırlarını genişletebilirsin çünkü. Futbol, siyaset, etimoloji, müzik ve benzer(ler)i. Bunun kötü yanı, ilişkide daha fazla entelektüel olanın yarattığı rekabet ya da G.’nin deyimiyle Freudyen birtakım zırvalar (çünkü sosyologlar psikoloji biliminin snopluğuna hafif bir tekme vurmalıdır). İkincisi ise hem birinci ile bağlantılı (çünkü flört ayrıca yeni bir alana ilgi demek ve elbette entelektüel eylem) hem de kişinin kendine verdiği değerle ilgili. Üretken olduğum dönemlerin çoğu mental olarak kalbimin arşa değip döndüğü** dönemlermiş. Bağımlılık ilişkisi ve paradoksu yakaladınız mı? Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendi dilimizi, anlam dünyamızı oluşturmaya, üretkenliğimizi (artık) mekanik olarak taşırmaya ihtiyacımız var.
Aslında aşkımı itiraf etmeye gelmişken ve bir duyguyu bütün saflığıyla şurada var edecekken, her şeyin feminist manifestolaşmasını istemiyorum. Bazen dil taşar, çünkü dil taşabilen bir şeydir, nedensiz ve sonuçsuz, bağlamsız gider durur. Şimdi öyle gecelerin birindeyim; aşka dalarken üretmeye çalışıyorum ve Tanrı’nın tozunu üflüyorum."
*Ursula K. Le Guin ne güzel söylemiş.
*madem kalbimiz ancak öyle akıllanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=ydIHRCKeZ28
7 Temmuz 2016 Perşembe
anda.
Rasyonal olarak odamdayım. Belli bir koordinat düzlemine sahip bu.
Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.
Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.
Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.
Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.
Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.
Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.
we exist
Herkese merhabalar öncelikle. Eski ritmime dönmeye başladığımı bu yazı ile kendi kendime müjdelemiş olacağım, bunalım nereye kadardı... Hepinizin yazı cici olsun. bkz. 3.01'deki Andrew Garfield'ın dansı gibi hareketlisinden.
Arcade Fire pek dinlemezdim. Son aylarda keşfetmeye başladım. Genelde bir şarkısını dinleyince takıntı yapıyor maalesef aynı şarkıyı playistte döndürüp duruyorum. We exist gibi.
Sözlerine dikkat etmezken ben, bugün klibi ile karşılaştım. Farkına vardım yeniden birşeylerin.
Farklılıklardan doğan dışlanmışlıklar gibi. Özellikle ülkenin zor zamanlar geçirmesi dışında iyi insanların olduğunu bildiğim LGBTİ topluluğuna selamlar olsun.
Bu arada grupla kaynaşmamı sağlayan şey zorlu psm'de gittiğim dijital devrim sergisi oldu. Şu gördüğünüz sitede (http://www.thewildernessdowntown.com/) we used to be wait şarkısı gösterilmekte. Aslında bir interaktif film içerikli uygulama oluyor bu. Google maps ve çoklu browser kullanan, kullanıcıların vidyoyu kendi büyüdükleri eve uygun şekilde manipüle etmesini sağlayan bir website kısacası. Onlarca teknolojik ilerleme örneklerinin gösterildiği sergide en yakından ilgilendiğim şey bu oldu herhalde. Daha önce super mario oynamanın etkisi de olabilir :) Siteye girip oturduğunuz yada çocukluğunuzun geçtiği adresi yazınca klip başladıktan sonra bir anda evin önünden ve şehre dair görüntüler gelmeye başlıyor. Bir yandan küçük çocuk koşmaya devam ederken... Çocukluğumu hissettim resmen, kim mutlu olmaz ki?
Bence müzik piyasası böyle işlere bolca girişmeli. Müziğin en iyi pazarlandığı yer konserlerdeki görsel şovlar olmamalı sadece (dedi ve sırıttı geleceğin işsizi). Bu yüzden teşekkürler, Kanadalı dostlar :P
Ayrıca yeni mezun psikolojisi ile bu sene hayatımın fon müziği olarak Reflektor'u seçtim onu da tavsiye ederim.
It's just a reflektor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)