"Saat itibariyle 18 Ocak. Tanrı kar küresiyle oynuyor, çatılar beyazladı.
"Bir gün bir adam göğümü delecek" diye düşünürken durdum bir dakika. Belki yanlış masallar anlatıldığından buna inandım çoğu kadın gibi. Çünkü ilk önce gerçek bir kadın olmam için zarafetimin ve anaç bilgeliğimin kanıtlanmasına ihtiyacım var. Bu kanıtlama ancak başkasının aynasıyla oluyor, genelde heteroseksist bir düzlemde ve hayatının aşkının gelmesiyle. Yıllardır feminizmin söylediği şeyler. Belki bu işler böyle değildir. Belki ‘o’ gelmez, akbili bitmiştir. Ne yapacağız? Mesele derin. Sisli yollarda önümüzü görmeye çalışıyoruz. Kadın ya da erkek, mutluluğu başkalarının varlığıyla doğru orantılı olarak ölçmek tutarlı bir sonuç verir mi gerçekten? Hakikat kişinin kendi içinden dışına taşan şeyse, içine dönmeyi bilmeyen insanları neyle avutabilirsin? Mekanik olamıyorum. Zeki bir kadın olup olmadığımı da bilmiyorum. Kandırıldığımı anlayacak kadar akıllıyım lakin. Anlam dünyasını kendi yaratan kadınlar ne güzel. Bence onlara sarılmalıyız, bir avuç kadarlar. Dinlediğim bütün kadınlar, kendim dahil, yaratıcılığın aşkla harmanlanmasını ne güzel izliyorlar. Zaten "aşk orada öyle, bir kaya gibi durmaz; hep yeni baştan, ekmek gibi, yeniden yapılmalıdır."* Hem doyurucu, hem kemirgen.
İlişki meselesindeki tezatı iki bağlamıyla düşünüyorum: İlgi alanları kesişim kümesini oluşturmaya çalışmak ve onsuz dünyanın vasat olduğunu düşünmek. Açıkçası ilki/ilgi, benim için çok faydalı olmuştu. Entelektüel dünyanın sınırlarını genişletebilirsin çünkü. Futbol, siyaset, etimoloji, müzik ve benzer(ler)i. Bunun kötü yanı, ilişkide daha fazla entelektüel olanın yarattığı rekabet ya da G.’nin deyimiyle Freudyen birtakım zırvalar (çünkü sosyologlar psikoloji biliminin snopluğuna hafif bir tekme vurmalıdır). İkincisi ise hem birinci ile bağlantılı (çünkü flört ayrıca yeni bir alana ilgi demek ve elbette entelektüel eylem) hem de kişinin kendine verdiği değerle ilgili. Üretken olduğum dönemlerin çoğu mental olarak kalbimin arşa değip döndüğü** dönemlermiş. Bağımlılık ilişkisi ve paradoksu yakaladınız mı? Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendi dilimizi, anlam dünyamızı oluşturmaya, üretkenliğimizi (artık) mekanik olarak taşırmaya ihtiyacımız var.
Aslında aşkımı itiraf etmeye gelmişken ve bir duyguyu bütün saflığıyla şurada var edecekken, her şeyin feminist manifestolaşmasını istemiyorum. Bazen dil taşar, çünkü dil taşabilen bir şeydir, nedensiz ve sonuçsuz, bağlamsız gider durur. Şimdi öyle gecelerin birindeyim; aşka dalarken üretmeye çalışıyorum ve Tanrı’nın tozunu üflüyorum."
*Ursula K. Le Guin ne güzel söylemiş.
*madem kalbimiz ancak öyle akıllanıyor: https://www.youtube.com/watch?v=ydIHRCKeZ28
13 Temmuz 2016 Çarşamba
7 Temmuz 2016 Perşembe
anda.
Rasyonal olarak odamdayım. Belli bir koordinat düzlemine sahip bu.
Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.
Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.
Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.
Gözlerim algılamıyor. Bu dinginlik. Savaşın ortasına çöreklenen, tartışmalar duyan bu kulaklar şimdi sessizliği işitiyor. Ölmüşüm ve ardımda sığınağımı bırakmışım, içine ders notları, filmler, kitaplar, fotoğraflar falan sığdırmışım gibi. Kurumuş çiçeklerimi ve cilt bakım ürünlerimi birileri gözyaşlarıyla bir hac mekanıymışçasına izleyecek. Bir dostun hediye ettiği ayıcık özenle düzeltilmiş yatağımın üzerinde bütün saygısı ve tezatıyla oturarak gelen misafirlere gülümseyecek. Buradan bir hayat geçmiş diyecekler. Evet. Benim cürümüm de bu(raya) kadarmış.
Belki bir insan kendini bu kadar terk etmemeli.
Buraya bir kayıt girmek istedim. Kişisel blogumdan bu yazı ama olsun. Affedicisiniz ve afiyettesinizdir inşallah.
we exist
Herkese merhabalar öncelikle. Eski ritmime dönmeye başladığımı bu yazı ile kendi kendime müjdelemiş olacağım, bunalım nereye kadardı... Hepinizin yazı cici olsun. bkz. 3.01'deki Andrew Garfield'ın dansı gibi hareketlisinden.
Arcade Fire pek dinlemezdim. Son aylarda keşfetmeye başladım. Genelde bir şarkısını dinleyince takıntı yapıyor maalesef aynı şarkıyı playistte döndürüp duruyorum. We exist gibi.
Sözlerine dikkat etmezken ben, bugün klibi ile karşılaştım. Farkına vardım yeniden birşeylerin.
Farklılıklardan doğan dışlanmışlıklar gibi. Özellikle ülkenin zor zamanlar geçirmesi dışında iyi insanların olduğunu bildiğim LGBTİ topluluğuna selamlar olsun.
Bu arada grupla kaynaşmamı sağlayan şey zorlu psm'de gittiğim dijital devrim sergisi oldu. Şu gördüğünüz sitede (http://www.thewildernessdowntown.com/) we used to be wait şarkısı gösterilmekte. Aslında bir interaktif film içerikli uygulama oluyor bu. Google maps ve çoklu browser kullanan, kullanıcıların vidyoyu kendi büyüdükleri eve uygun şekilde manipüle etmesini sağlayan bir website kısacası. Onlarca teknolojik ilerleme örneklerinin gösterildiği sergide en yakından ilgilendiğim şey bu oldu herhalde. Daha önce super mario oynamanın etkisi de olabilir :) Siteye girip oturduğunuz yada çocukluğunuzun geçtiği adresi yazınca klip başladıktan sonra bir anda evin önünden ve şehre dair görüntüler gelmeye başlıyor. Bir yandan küçük çocuk koşmaya devam ederken... Çocukluğumu hissettim resmen, kim mutlu olmaz ki?
Bence müzik piyasası böyle işlere bolca girişmeli. Müziğin en iyi pazarlandığı yer konserlerdeki görsel şovlar olmamalı sadece (dedi ve sırıttı geleceğin işsizi). Bu yüzden teşekkürler, Kanadalı dostlar :P
Ayrıca yeni mezun psikolojisi ile bu sene hayatımın fon müziği olarak Reflektor'u seçtim onu da tavsiye ederim.
It's just a reflektor!
2 Mayıs 2016 Pazartesi
Bir anı üzerine
Size bir anımı anlatayım.
Bundan seneler önceydi. Aslında hayatın gayet güzel geçtiği bir dönemdeydim. Sonra umulmadık bir haber aldım, babam rahatsızlanmıştı. Durumu iyiydi ama sıkıntılı bir süreci geçirmesi gerekiyordu. Yanındaydım, onun iyi olmasını istiyordum.
O akşam eve geçecektim hastaneden çıkıp. Otobüsten indim ve karanlıkta yürümeye başladım. Evde kimse yoktu. Telefonu elime alıp erkek arkadaşımı aradım. Günlerdir durumumu bildiği halde arayıp sormayan sevdiğim erkek. Çaldı çaldı açmadı. Telefonu cebime attım. Sonra bir anda ayağım kaydı ve yere düştüm. Etrafta kimse yoktu. Telefon cebimden uçtu, başımdaki gözlükte dahil. Düştüğüm yerden kalkamadım. Başladım deli gibi ağlamaya. İşte kendimi yalnız hissettiğim en derin andı bu.
Demin buna benzer bi' hikaye okudum. Sonuç olarak başımızdan geçen bir olayı anlatacak hayat arkadaşımız yoksa yalnızız diyordu. Sorun şu ki, sevgiliden öte şeyler var dünyada en önemlisi dostlar gibi, en basitinden aile. ve senin bunu diyecek kadar körleşmiş olduğuna üzgünüm dostum.
Ben ağlamamı bitirip sakince eve gittiğimde ilişkimi bitirme kararı almıştım. Çünkü düştüğüm anda onun yanımda olmasını istemiyordum. Bana göre bencillikti bu, yada ben insanlara karşı fazla saftım. İstediğim sadece, hayatta herhangi bir düşme yaşadığım anda bunu paylaşabileceğim ve beni anlayacak insanların olmasıydı. Bazı anlar kilit etkisi yaratıyor işte, bu da öyle bir an oldu bende.
Yine de insanlara teşekkür etmek lazım, o an kötü gibi görünse de anın yoğunluğundan uzaklaştıkça o kilit anların etkisini daha fazla kavrıyor insan evladı.
Bundan seneler önceydi. Aslında hayatın gayet güzel geçtiği bir dönemdeydim. Sonra umulmadık bir haber aldım, babam rahatsızlanmıştı. Durumu iyiydi ama sıkıntılı bir süreci geçirmesi gerekiyordu. Yanındaydım, onun iyi olmasını istiyordum.
O akşam eve geçecektim hastaneden çıkıp. Otobüsten indim ve karanlıkta yürümeye başladım. Evde kimse yoktu. Telefonu elime alıp erkek arkadaşımı aradım. Günlerdir durumumu bildiği halde arayıp sormayan sevdiğim erkek. Çaldı çaldı açmadı. Telefonu cebime attım. Sonra bir anda ayağım kaydı ve yere düştüm. Etrafta kimse yoktu. Telefon cebimden uçtu, başımdaki gözlükte dahil. Düştüğüm yerden kalkamadım. Başladım deli gibi ağlamaya. İşte kendimi yalnız hissettiğim en derin andı bu.
Demin buna benzer bi' hikaye okudum. Sonuç olarak başımızdan geçen bir olayı anlatacak hayat arkadaşımız yoksa yalnızız diyordu. Sorun şu ki, sevgiliden öte şeyler var dünyada en önemlisi dostlar gibi, en basitinden aile. ve senin bunu diyecek kadar körleşmiş olduğuna üzgünüm dostum.
Ben ağlamamı bitirip sakince eve gittiğimde ilişkimi bitirme kararı almıştım. Çünkü düştüğüm anda onun yanımda olmasını istemiyordum. Bana göre bencillikti bu, yada ben insanlara karşı fazla saftım. İstediğim sadece, hayatta herhangi bir düşme yaşadığım anda bunu paylaşabileceğim ve beni anlayacak insanların olmasıydı. Bazı anlar kilit etkisi yaratıyor işte, bu da öyle bir an oldu bende.
Yine de insanlara teşekkür etmek lazım, o an kötü gibi görünse de anın yoğunluğundan uzaklaştıkça o kilit anların etkisini daha fazla kavrıyor insan evladı.
14 Şubat 2016 Pazar
Şehirlerarası otobüs
Aralık 2014
Bugün çok mutluyum. Hayattan çok beklentim yok. Duygusal olarak en güzel dönemimdeyim belki de. Aile ve aşk ilişkim güzel, insanlar olumlu ben olumlu. Mutluyum çünkü özgürüm. İstediğimi yapabiliyorum, hayattan daha ne isteyebilirim ki?
Otobüsteyim, o'nun yanından çıktım okuduğum şehre dönüyorum. Derken bir aile oturuyor yan çaprazımda. Evli bir anne-baba. Orta yaşı çoktan geçmişler. Kadının gözleri yaşlı bir yandan ise telaşlı. Baba ise telefonunun şarjı bitti diye dertli. O sırada birinden şarj aleti bulup, telefonunu açabiliyor. Başlıyor bir numara çevirmeye, karşı taraf açıyor. Anne ise meraklı gözlerle bakarken, baba konuşuyor:
-oğlum sen neredesin kaç gündür? Ulaşamıyoruz sana başına bişi mi geldi neden bizi aramıyorsun? Annen ile otobüse bindik yanına geliyoruz.
Sonra çocuk onlara telaş etmemelerini ve iyi olduğunu söylüyor, sadece telefonuna bakmamış birkaç gündür ve merak edilecek bir durum yok diyerek otobüsten inmelerini istiyor.
Anne ve baba biraz öfkeli, biraz rahatlamış şekilde otobüsten iniyorlar tam terminalden çıkış yapacakken.
Bense şaşkın..
'aptal çocuk hiç ailesini düşünmüyor, ne kadar sevildiğini anlamamış'.
Aralık 2015
Bugün hayatımın en berbat günü olabilir. Mutsuzum, hayattan bir beklentim yok. İçine kendimi sürüklediğim bu trajik durum bende tak ediyor bir an önce anlaşılma çabasına girip bir otobüse atlıyorum. O'na gideceğim, yolumu ona göre çizeceğim.
Ona gidiyorum ama yolumu çizemiyorum. Kapı yüzüme fena vuruldu, hak ettim bunu sen diyorum. Gece yarısı olacak saatte tek başıma dönmeye çalışıyorum okuduğum şehire. Otobüse binince ağlıyorum. Çok yalnızım diye düşünüyorum.
Derken aklıma o çocuk geliyor, bu sefer daha çok sinirleniyorum. Neden bu kadar üzüldüm aklıma gelince? Belki o telaşlanan anneyi en çok şimdi anlıyorum.
'Aptal çocuk! ne kadar aciz hissediyor kendini, ne kadar kör ve nankör'.
Sonuç olarak hikaye burada bitmiyor. Insanlar gelip gidiyor, o otobüs her zaman yollarda benimle beraber.
Bugün çok mutluyum. Hayattan çok beklentim yok. Duygusal olarak en güzel dönemimdeyim belki de. Aile ve aşk ilişkim güzel, insanlar olumlu ben olumlu. Mutluyum çünkü özgürüm. İstediğimi yapabiliyorum, hayattan daha ne isteyebilirim ki?
Otobüsteyim, o'nun yanından çıktım okuduğum şehre dönüyorum. Derken bir aile oturuyor yan çaprazımda. Evli bir anne-baba. Orta yaşı çoktan geçmişler. Kadının gözleri yaşlı bir yandan ise telaşlı. Baba ise telefonunun şarjı bitti diye dertli. O sırada birinden şarj aleti bulup, telefonunu açabiliyor. Başlıyor bir numara çevirmeye, karşı taraf açıyor. Anne ise meraklı gözlerle bakarken, baba konuşuyor:
-oğlum sen neredesin kaç gündür? Ulaşamıyoruz sana başına bişi mi geldi neden bizi aramıyorsun? Annen ile otobüse bindik yanına geliyoruz.
Sonra çocuk onlara telaş etmemelerini ve iyi olduğunu söylüyor, sadece telefonuna bakmamış birkaç gündür ve merak edilecek bir durum yok diyerek otobüsten inmelerini istiyor.
Anne ve baba biraz öfkeli, biraz rahatlamış şekilde otobüsten iniyorlar tam terminalden çıkış yapacakken.
Bense şaşkın..
'aptal çocuk hiç ailesini düşünmüyor, ne kadar sevildiğini anlamamış'.
Aralık 2015
Bugün hayatımın en berbat günü olabilir. Mutsuzum, hayattan bir beklentim yok. İçine kendimi sürüklediğim bu trajik durum bende tak ediyor bir an önce anlaşılma çabasına girip bir otobüse atlıyorum. O'na gideceğim, yolumu ona göre çizeceğim.
Ona gidiyorum ama yolumu çizemiyorum. Kapı yüzüme fena vuruldu, hak ettim bunu sen diyorum. Gece yarısı olacak saatte tek başıma dönmeye çalışıyorum okuduğum şehire. Otobüse binince ağlıyorum. Çok yalnızım diye düşünüyorum.
Derken aklıma o çocuk geliyor, bu sefer daha çok sinirleniyorum. Neden bu kadar üzüldüm aklıma gelince? Belki o telaşlanan anneyi en çok şimdi anlıyorum.
'Aptal çocuk! ne kadar aciz hissediyor kendini, ne kadar kör ve nankör'.
Sonuç olarak hikaye burada bitmiyor. Insanlar gelip gidiyor, o otobüs her zaman yollarda benimle beraber.
28 Aralık 2015 Pazartesi
kelebek.
senin birazdan hayatının özel gününü yaşayacağın an, benim artık hiçbir şeyim oluyor. çünkü sen hayatımdan çıktığın için, seni ilgilendiren günler ve saniyeler artık beni ilgilendirmiyor. ilgilendirmemeli de.
beni ilgilendiren şeyler basit: kendi yaptıklarım. ne yaptıklarından pişmanlık duy ne de kendine yüklen. kendime sürekli bunu diyorum. senin için bu değer miydi? ya da bir başkası için. zaman geçtikçe bir başkası olacaksın sende.
insanın olmayan şeyler için kendini yıpratması çok zavallıca. olmayacak şeyler için hayal kurmak gibi. hayal kurmak yine de umutlar taşır bir nebze mutluluk verir. kendini yıpratmak ise dibe sürükler. en dibini gördüm mü? gördüm. ama daha fazlasını da göreceğim. buna sen neden olmayacaksın ama o yüzden sevinme. daha yaşım küçük, hayat için erken..
senden nefret etmiyorum, kızgın da değilim. çünkü duyguların hiçbirini haketmiyorsun. bir değerin olmalı duygunun izlerini taşımak için. bazı ettiğin kelimeler bile seni değersiz kıldı. o yüzden bir anlamın yok, sıradansın. ama ben değerliyim. senden daha değerli. biraz değerli olan şeyler ise anılar, içinde benim olduğum anılar. o zaman güzel gelen ama şimdi ifadesi olmayan.
hayattan ne geçmiş kim geçmiş olursa olsun edindiğin tecrübedir. sen tecrübe bile değilsin. bana bir şey katmadın. ne güzel bir söz, ne baş ucu kitabı. sadece zamanımı aldın, belki o zamanlarda eskiden olduğum gibi kendime bir şeyler katmalıydım. ama yapmadım, kendime seni katmaya çalıştım, için boş çıktı. o yüzden değerli değilsin, olmamalısın.
özetle, bir hiç.
beni ilgilendiren şeyler basit: kendi yaptıklarım. ne yaptıklarından pişmanlık duy ne de kendine yüklen. kendime sürekli bunu diyorum. senin için bu değer miydi? ya da bir başkası için. zaman geçtikçe bir başkası olacaksın sende.
insanın olmayan şeyler için kendini yıpratması çok zavallıca. olmayacak şeyler için hayal kurmak gibi. hayal kurmak yine de umutlar taşır bir nebze mutluluk verir. kendini yıpratmak ise dibe sürükler. en dibini gördüm mü? gördüm. ama daha fazlasını da göreceğim. buna sen neden olmayacaksın ama o yüzden sevinme. daha yaşım küçük, hayat için erken..
senden nefret etmiyorum, kızgın da değilim. çünkü duyguların hiçbirini haketmiyorsun. bir değerin olmalı duygunun izlerini taşımak için. bazı ettiğin kelimeler bile seni değersiz kıldı. o yüzden bir anlamın yok, sıradansın. ama ben değerliyim. senden daha değerli. biraz değerli olan şeyler ise anılar, içinde benim olduğum anılar. o zaman güzel gelen ama şimdi ifadesi olmayan.
hayattan ne geçmiş kim geçmiş olursa olsun edindiğin tecrübedir. sen tecrübe bile değilsin. bana bir şey katmadın. ne güzel bir söz, ne baş ucu kitabı. sadece zamanımı aldın, belki o zamanlarda eskiden olduğum gibi kendime bir şeyler katmalıydım. ama yapmadım, kendime seni katmaya çalıştım, için boş çıktı. o yüzden değerli değilsin, olmamalısın.
özetle, bir hiç.
17 Ekim 2015 Cumartesi
sıradan bir cumartesi günüydü
İş bulma konusunda
zorlanan, uzun süre bekleyen bi arkadaşım vardı. Ne zaman ‘neler yapıyosun?’
diye sorsalar sırıtarak ‘işsizim ben’ diyordu. O sırıttıkça ben de gülüyordum. Şimdi
ne zaman soranlara ‘işsizim ben’ desem gülmeden edemiyorum. Bu yüzden de
işsizlik sendromu denilen ve aslında tam olarak nedir, etkileri, belirtileri
nelerdir bilmediğim şeye yakalanamadım. Bendeki daha çok eski mutsuzluğun
üzerine yeni mutsuzluk eklenmesiyle oluşan hissizlik duygusu. Hissizlik diyorum
çünkü her zaman farklı tepkiler verebilen bi insanım. Halen daha beni mutsuz
edecek şeylerle uğraşıyorum ve çok da umrumda değil. Sonucunda n’olursa olsun
bir şey hissetmeyeceğime eminim çünkü.
Aslında çok da işsiz
sayılmam. Yapacak işlerim var fakat nasıl yapacağımı bilmediğimden ve gerekli
kişiye ulaşamadığımdan koca gün oturdum. Can sıkıntısından ido sefer saatlerine
baktım, pahalı geldi budo’ya geçtim. Fiyat listesini bulamayınca yüzmeye razı
oldum. Aslında annem Bursa’dan ayrılmak için seçimleri beklememi istiyor ve
neden diye sormaya korkuyorum. Oy kullanamayacağım.
İzleyebileceğim tüm
dizileri bitirdim. Yüksek dereceden konsantrasyon bozukluğum nedeniyle filmlere
dalamıyorum. Her gün bir adet kitap bitiyorum ve bu beni korkutmaya başladı. Çizelgeye
göre (asla çizelge falan yapmam o kadar da değil) iki gün sonra Tutunamayanlar’a
başlayacağım ve bir günde bitirmem hiç hoş olmaz. Yazara falan ayıp olur hem
bence.
Kilo durumum artık
kontrolüm altında. Sanırım bu kiloyla yaşamıma devam edeceğim. Hep derler ya ’15
yıldır ne alıyorum ne veriyorum’ öyle olacak gibi ve kemiklerimi hissetmek
hoşuma gidiyor. Bir yandan da kaplumbağamın öğünlerini hiç atlamıyorum.
Tüm bunları yaşarken tabi
ki düşünecek çok zamanım oldu ve 24 yıldır derdimi net olarak anlatamadığımı
fark ettim. Bu yüzden hep minik dertlerimle tanındım, ‘derdini s*keyim aybike’
cevabıyla çok karşılaştım. Kesin bir küsme kararıyla minik dertlerimi de
anlatmıyorum.
1 Ağustos 2015 Cumartesi
es es ki ki
"Benim
mutluluk kapasitemi bir kibrit kutusuna sığdırabilirsin, hem de içindeki
kibritleri bile çıkarmadan."
Hava
hazır esmiyorken bir şeyler anlatayım. Buradaki son 3 haftamken odamın tatlı
bir köşesi olduğunu fark ettim. Yüzde yüz efkarlandıran cinsten bir yaz köşesi.
Burası derken, burası Eskişehir. Mesela Eskişehir’deki son dört yılımı
anlatayım.
İlk
yılımı özellikle birisinin çok iyi bilmesini istiyorum. Çünkü üç yıllık bir
kalkana sahip olduğu için hiç anlatamadım. Tek kelimeyle özetlersem; çok
saçmaydı. Eskişehir’i ben sevemedim. Okul iyi hoştu da ne Eskişehir
sahiplenebildi beni ne de ben O’nu. Başarısız geçen bir organ nakli gibi
hissettiriyordu. Mutsuzdum, mantıklı davranmıyordum. Bu yüzden hayatımın en
saçma hatasını bu yılımda yaptım. Nedenini halen bilmediğim bir şeydi.
Açıklamayacağım bunu ama dedim ya yüzde yüz efkarlandıran cinsten bir yaz
köşesi. Elimde değil. Hayır, resmen mutsuzdum! Sürekli derslere girmeyip
Bursa’ya kaçıyordum ve daha tanışmadığım, kim olduklarını şu an bile bilmediğim
insanların yerime imza atmalarıyla ilk yılımı geçmiş oldum. ( çok teşekkürler!
) (kimya DC)
İkinci
yılımda çoktan ilk 1 Mayıs’ına katılmış bir insandım. O 1 Mayıs çok önemli
benim için. (Özge burada gülecek, hüzünlenecek) Eskişehir Del Mundo’nun
merdivenlerini çıktığınızda tam karşıda, köşede yüksek bir masa var. O masa
bizim o gün dedikodu masamız oldu. Hala daha gider otururuz oraya ve konuşma
şöyle başlar:
-
Dedikodu var mı özge?
-
Yok Aybik. Sende var mı ?
-
Yok.
Neyse,
ikinci yıl da saçmaydı. Akışkanlara çalışmamak nedir? Sen kim köpek akışkanlara
çalışmama lüksünü kendinde görüyorsun. Ama biz Özgeyle balık çizebiliyoruz.
Akan bir suda. Kalabak suyunun hayatımda anlamlaştığı ders, yıl.
Annemi
arayıp ‘tamam okulu bitircem ama mühendislik yapmıcam.’ dedim. Bir de Özge’yi
zorla bir okul kulübüne soktum, üç ay sonra ‘ben uçak sevmiyom’ diye çıktım.
(Özge burda bela okuyor. ) İkinci yıl
öyle böyle geçti, yavru kaplumbağam ile. ( analitik kimyadan 2 kere kaldı )
Gerçekten
oturup yıl yıl Eskişehir’i özetlediğime inanamıyorum ama üçüncü yılda
kaplumbağa büyüdü arkadaşlar. Yeni eve geçildi, tatlı bir ev arkadaşı bulundu,
büyük bir akvaryum ile odam şenlendi. Ha
bir de kedi var, FRIDA! Tanısanız sizi ısırır. Hayatımda ilk kez kira verdim,
ilk kez fatura ödedim, ilk kez gaz&elektrik açtırdım. Depozito bile verdim.
Bursa’ya artık yılda 1 kez gitmeye başladım. Eskişehir’in aslında ama gerçekten
aslında çok küçük olduğunu fark ettim. Peyote’ye mi giriyoruz köy kahvesine mi
belli değil. Her yerde öyle. İnsanlar bu kadar birbirlerini tanımamalı. Çok çok
kötü bir şey. Garip şeyler yaşadım, kimseye kızgın değilim ama olmasaydı da
olurdu yani.
Hayatımda
ilk kez çalıştım ve mesleğimi seviyorum bence! Okul kastırmaya başlayınca distilasyon
kolonu, reaktör, tank görünce mutlu olan, heyecanlanan biri olmaya başladım. Böylece
Allah belamı vermiş oldu. Özge o aralar analitiğin dd gelmesi için 106 almam
gerektiğini söyleyince ‘alırsın yaa’ diyecek kadar mutluydu. Özge mutlu olsun!
Dördüncü
yılda sınıfça cehennemin yedinci katına çıktık ya da indik. Tasarımını
bilmiyorum henüz oranın. Ölümden sonra cidden hayat varmış! Dördüncü yılımda
dışarı çıkmadım ben okulda takılıyoduk. Gece 10’da okuldan çıkınca hal kalmıyor
insanda. Yemek yemeye, uyumaya vaktim olmadığı için 5 kilo verdim. Tek o güzel
oldu.
Bir
de hayatımı değiştirebilecek bir insan girdi hayatıma. Sonra sağ olsun her şeyi
bok etti. İnsanlara asla (!) güvenemeyeceğimi öğrendim, böylece benden çok
büyük bir şey aldı.
Dördüncü
yılım için söyleyebileceğim şeyler çok kısa. İlk üç yılımdan daha yavaş geçti
ama hiçbir esprisi yoktu. Üzdüler. Özge’yi de üzdüler.
Şimdi
3 haftam kaldı. Kafam karmakarışık. Çok düşünüyorum, çok şey düşünüyorum,
hepsini birden düşünüyorum. Özge’ye geçen içime öküz oturması hikayesini
anlatırken bir anda ‘çok seviyorum seni yaa’ dedi. Nasıl bırakıcam ben bu kızı!
Eskişehir’i çok güzel bırakıcam da, hatta mümkünse koşarak bırakacağım da,
Özgeyle ayrı düşmesek hoş olurdu. Belki de düşmeyiz. (allah’ım inş. ) Odamın
fotoğraflarını çekiyorum arada. Çok özleyeceğim! Duvarlar dile geldi cidden 2
yılda. Bıktılar. Ama benim odam burası. Tamamı benim. Mutsuz olduğumda
sığındığım tek yer. Ya da beni mutlu eden tek yer. Artık bir yaz köşesi de var
hem! Bi taraflarım düzleşse de hoşuma gitti. Aslında daha çok şey anlatılır ama E S M İ Y O R.
21 Nisan 2015 Salı
Charlotte OC.
birkaç gün önce bir mağazada takılırken o an çalan şarkı çekti dikkatimi. tabii ki hemen telefonumu çıkarıp shazam'dan faydalandım ve o güzel şarkının kime ait olduğunu öğrendim: Charlotte OC.
uzun zamandır dinlediğim en güzel en etkileyici sese sahip Charlotte. şarkı sözleri de enfes canlı performansı da öyle.
mağazada duyup etkilendiğim şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. diğer şarkıları için de youtube'daki kanalını takip etmenizi tavsiye ederim. zaten çok fazla şarkısı yok ne yazık ki.
ilk dinlediğim günden beri herkese tavsiye ediyorum deli gibi. dinleyin arkadaşlar. içinze işleyecek.
uzun zamandır dinlediğim en güzel en etkileyici sese sahip Charlotte. şarkı sözleri de enfes canlı performansı da öyle.
mağazada duyup etkilendiğim şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz. diğer şarkıları için de youtube'daki kanalını takip etmenizi tavsiye ederim. zaten çok fazla şarkısı yok ne yazık ki.
ilk dinlediğim günden beri herkese tavsiye ediyorum deli gibi. dinleyin arkadaşlar. içinze işleyecek.
7 Mart 2015 Cumartesi
Vişnenin Cinsiyeti/Sexing the Cherry - Jeanette Winterson
Vinenin Cinsiyeti'nden haberi olanlar ve olmayanlar,
İngiliz postmodern edebiyatının çarpıcı,bende pek hoş yansımalar yaratan bu hoş roman üzerine birazcık konuşalım istedim, becerebilir isem. Romanın içeriğine geçmeden evvel belki sekiz kere okuduğum önsözden bahsetmeliyim, İngilizce baskısında rastlamamıştım, mutlaka okunması gerek-hatta kitap bir kere okunsa bile burası sekiz kez okunuyor işte --dolayısıyla Sel yayıncılıktan çıkmış Türkçe güzel bir baskısı mevcut, orada bulabilirsiniz.
Winterson, postmodernden ne anladığımızı, edebiyat terimlerini falan fişman bir kenara bırakalım, öyküsüyle, öykünün çarpıcı işlevleriyle, aslında hayatımızda olan da, olmaması gerekirmiş gibi davrandığımız nice incelikten dem vuruyor burada.Şöyle bir alıntıyla başlamak isterim: "Balık ağının iple birbirine tutturulmuş delikler olarak tanımlandığını hatırlarsınız.Ben delikleri merak ederim.İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Anlatı ip'tir, çerçevedir, sınırdır, tıpkı olgular dünyası gibi..Olgular iskelettir,bizlerin hayatları ise,aralarında sıkışıp kalmış, özgür kalmayı bekleyen ruhlar..Bunu ise iki ana karakter olan Jordan'ın ağzından gönderiyor bize : "Özyaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim,olgular arasında sıkışmış,bensiz uçmakta olduğunu.."
Özyaşam.
Winterson şöyle diyor : "Vişnenin Cinsiyeti, daha önce görülmemiş ama özlemi çekilen,hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair. Alabora olma ve kurtarılmaya dair. Öykü ters yüz olmuş bir kayığın içinde kalmış bir hava boşluğundan ibaret. "
o hava boşluğunun adı Jordan.
"Kitap bir sürü yokoluşla dolu."
o yokuluşların adı Dogwoman - Köpekli kadın.
"İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Delikler Jordan,Dogwoman, Jeanette ve Winterson, sen ve ben.
"Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır...Okumak özgürlüktür,bir dizi kural değil..."
İpe hangi öyküyü dizerse dizsin, deliklerde saklanıyor-Jeanette-ya da kim olduğun ne farkeder? Saklanıyorum.
Jordan,anlatıların peşine düşmüş bir öz yaşamın hikayesi. Dans eden on iki prensesin öyküsünü hatırlar mısınız ? Gece boyunca kendilerinden geçip,sabaha kadar şuursuzca dans edip ,sabah olduğunda yırtık pırtık elbiseleriyle kuş tüyü yataklarına dönüyor,sabah olduğunda ise hiç bir şey hatırlamıyorlardı.
-Hatırlamak demişken, 'bellek' ve'unutma' konusunda ne anlatıyor bu bize? -
Jordan'ın öğrendiğine, Winterson'un söylediğine göre, bu dans eden on iki prenses, sonsuza dek mutlu yaşamışlardır doğru, ama kocalarıyla değil.
Toplumsal cinsiyet rolleri hakkında ne anlatıyor bu bize?
Dogwoman, adı da pek sevimsiz gelmiştir belki, şişman,çirkin,hasta,çalışmayan, aşık olmayan, cinsellikten bilmeyen, iri mi iri, tüm ötekileri içine sığdırabileceğiniz de ,onun o dev bedeninden bile taşacak kadar öteki dolu bir devanası.Başka kim ilk defa gördüğü bir muzu bir erkeğin öntakımlarına benzetirdi ?
Dogwoman, rahatsız ediciliğin, toplumsal cinsiyet kalıplarının,rollerinin, biçimlerin, dayatılan yaşam biçimlerinin çok ötesinde, onları size tersten sorgulatmak isteyen bir karakter. Dogwoman, tam da, erkeğin kadının varoluşundaki rolünü reddetmenin,kalıpların bir bok olmadığının,olamadığının ta kendisi:
"Sevilmeyecek kadar iri yarıyım. Kadın olsun erkek olsun hiç kimse bana yaklaşmayı göze alamamıştır.Yüce dağlara tırmanmaya korktuklarından."
O ise etlerinin ardında, ince bir su gibi söyler durur şarkısını.Öyle ince ve çok şeyleri, ancak böylesi bir gövde kurtarırdı.
Kesikli kısımlar, kendi hayatları. Dogwoman gerçekmiş, Jordan yalanmış , biz böyleymişiz, ne farkeder?
"...öykü hala iptir ve o ipin işlevi görünmez olanı görünür kılmaktır.."
Evet öykü hala iptir. Peki ya hayatın,artık arasında sıkışacak bir ipin bile kalmadığı boşluğun ta kendisi olduysa ? Olgular denen ipler eridiyse ve artık görünmüyorsa?
Buna özgürlük mü derdi,zihin'den kafes mi?
İngiliz postmodern edebiyatının çarpıcı,bende pek hoş yansımalar yaratan bu hoş roman üzerine birazcık konuşalım istedim, becerebilir isem. Romanın içeriğine geçmeden evvel belki sekiz kere okuduğum önsözden bahsetmeliyim, İngilizce baskısında rastlamamıştım, mutlaka okunması gerek-hatta kitap bir kere okunsa bile burası sekiz kez okunuyor işte --dolayısıyla Sel yayıncılıktan çıkmış Türkçe güzel bir baskısı mevcut, orada bulabilirsiniz.
Winterson, postmodernden ne anladığımızı, edebiyat terimlerini falan fişman bir kenara bırakalım, öyküsüyle, öykünün çarpıcı işlevleriyle, aslında hayatımızda olan da, olmaması gerekirmiş gibi davrandığımız nice incelikten dem vuruyor burada.Şöyle bir alıntıyla başlamak isterim: "Balık ağının iple birbirine tutturulmuş delikler olarak tanımlandığını hatırlarsınız.Ben delikleri merak ederim.İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Anlatı ip'tir, çerçevedir, sınırdır, tıpkı olgular dünyası gibi..Olgular iskelettir,bizlerin hayatları ise,aralarında sıkışıp kalmış, özgür kalmayı bekleyen ruhlar..Bunu ise iki ana karakter olan Jordan'ın ağzından gönderiyor bize : "Özyaşamımın görünmez mürekkeple yazıldığını keşfettim,olgular arasında sıkışmış,bensiz uçmakta olduğunu.."
Özyaşam.
Winterson şöyle diyor : "Vişnenin Cinsiyeti, daha önce görülmemiş ama özlemi çekilen,hayali kurulan şeylere dair. Yaşamı yolculuk ve riziko olarak görmeye dair. Alabora olma ve kurtarılmaya dair. Öykü ters yüz olmuş bir kayığın içinde kalmış bir hava boşluğundan ibaret. "
o hava boşluğunun adı Jordan.
"Kitap bir sürü yokoluşla dolu."
o yokuluşların adı Dogwoman - Köpekli kadın.
"İp anlatıdır ama önemli olan deliklerdir."
Delikler Jordan,Dogwoman, Jeanette ve Winterson, sen ve ben.
"Okumak bize okumamaktan daha çok zaman kazandırır...Okumak özgürlüktür,bir dizi kural değil..."
İpe hangi öyküyü dizerse dizsin, deliklerde saklanıyor-Jeanette-ya da kim olduğun ne farkeder? Saklanıyorum.
Jordan,anlatıların peşine düşmüş bir öz yaşamın hikayesi. Dans eden on iki prensesin öyküsünü hatırlar mısınız ? Gece boyunca kendilerinden geçip,sabaha kadar şuursuzca dans edip ,sabah olduğunda yırtık pırtık elbiseleriyle kuş tüyü yataklarına dönüyor,sabah olduğunda ise hiç bir şey hatırlamıyorlardı.
-Hatırlamak demişken, 'bellek' ve'unutma' konusunda ne anlatıyor bu bize? -
Jordan'ın öğrendiğine, Winterson'un söylediğine göre, bu dans eden on iki prenses, sonsuza dek mutlu yaşamışlardır doğru, ama kocalarıyla değil.
Toplumsal cinsiyet rolleri hakkında ne anlatıyor bu bize?
Dogwoman, adı da pek sevimsiz gelmiştir belki, şişman,çirkin,hasta,çalışmayan, aşık olmayan, cinsellikten bilmeyen, iri mi iri, tüm ötekileri içine sığdırabileceğiniz de ,onun o dev bedeninden bile taşacak kadar öteki dolu bir devanası.Başka kim ilk defa gördüğü bir muzu bir erkeğin öntakımlarına benzetirdi ?
Dogwoman, rahatsız ediciliğin, toplumsal cinsiyet kalıplarının,rollerinin, biçimlerin, dayatılan yaşam biçimlerinin çok ötesinde, onları size tersten sorgulatmak isteyen bir karakter. Dogwoman, tam da, erkeğin kadının varoluşundaki rolünü reddetmenin,kalıpların bir bok olmadığının,olamadığının ta kendisi:
"Sevilmeyecek kadar iri yarıyım. Kadın olsun erkek olsun hiç kimse bana yaklaşmayı göze alamamıştır.Yüce dağlara tırmanmaya korktuklarından."
O ise etlerinin ardında, ince bir su gibi söyler durur şarkısını.Öyle ince ve çok şeyleri, ancak böylesi bir gövde kurtarırdı.
Kesikli kısımlar, kendi hayatları. Dogwoman gerçekmiş, Jordan yalanmış , biz böyleymişiz, ne farkeder?
"...öykü hala iptir ve o ipin işlevi görünmez olanı görünür kılmaktır.."
Evet öykü hala iptir. Peki ya hayatın,artık arasında sıkışacak bir ipin bile kalmadığı boşluğun ta kendisi olduysa ? Olgular denen ipler eridiyse ve artık görünmüyorsa?
Buna özgürlük mü derdi,zihin'den kafes mi?
4 Mart 2015 Çarşamba
Yoğun İstekleri Severiz
7
senedir nadiren de olsa blogta yazıyorum. Her bir yerini tek tek özenle
düzenleyip seçtik fakat ziyaretçi defterini ilk kez bu gece gördüm. Oradaki kim
olduğunu çıkartamadığımız ama çok sevdiğimiz ziyaretçinin gazına gelerek yazıma
başlıyorum efendim.
Yeni
bir gün tüm karanlığıyla başlamış, günlük gereken dedikodular yapılmış, eski
anılara dalınmışken bloga ilk girdiğimde aklıma mor ve ötesi’nin gelmesi hiç
garip değil. Bilenler bilir mor ve ötesi sevgisi temeliyle oluşturuldu burası.
Eğer müzik konuşacaksak önceliği ona verelim ve size ‘yalnız şarkı’yı
anlatayım. Çünkü en iyi mor ve ötesi şarkıları listesi bilmem nesine girişilse
her türlü birinciliği kapar.
Şarkıyla
tanışmam şöyle: yıl 2006, yer teyzemlerin evi.
Biricik kuzenim odasından bangır bangır yalnız şarkı sesleri geliyor. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi yine dağınık ki zaten ben ömrü hayatım boyunca o masayı bir kere bile düzenli görmedim. Masanın üzerinde kahve var mıydı yok muydu bilmiyorum ama şuan kahve olmasını istiyorum orada. Bir de bilgisayar var işte. Zaten bilgisayarlara artık kuzenimin adını vereceğim. Tüm bu gerekli olan gözlemler yapıldıktan sonra konuşmaya geçiş yapıldı ve kuzenim bana gece boyunca sadece o şarkıyı dinleyip bilgisayardan tasarım yaptığını söyledi. Artık bu beni niye ve nasıl (gerçekten niye?) etkilediyse daldım ben de şarkıya o günden sonra. Bkz. 2015 ve spotify sağolsun halen o dalgınlıktayım.
Biricik kuzenim odasından bangır bangır yalnız şarkı sesleri geliyor. Çalışma masasının üstü her zamanki gibi yine dağınık ki zaten ben ömrü hayatım boyunca o masayı bir kere bile düzenli görmedim. Masanın üzerinde kahve var mıydı yok muydu bilmiyorum ama şuan kahve olmasını istiyorum orada. Bir de bilgisayar var işte. Zaten bilgisayarlara artık kuzenimin adını vereceğim. Tüm bu gerekli olan gözlemler yapıldıktan sonra konuşmaya geçiş yapıldı ve kuzenim bana gece boyunca sadece o şarkıyı dinleyip bilgisayardan tasarım yaptığını söyledi. Artık bu beni niye ve nasıl (gerçekten niye?) etkilediyse daldım ben de şarkıya o günden sonra. Bkz. 2015 ve spotify sağolsun halen o dalgınlıktayım.
Hani
yeni bir şarkıyı dinlersin de deliye dönersin ya öyle değil ama. Örneğin sia-chandelier
ile ben de herkes gibi deliye döndüm. Bir hafta başka bir şey dinlemediğimi
bilirim. Ama bugün okuldan eve gelirken otobüste (19, belirtmeliyim çünkü
eskişehir’de kendini 19 sanan 23’ler de mevcut) chandelier dinlediğimde
yalnızca arka planda çaldı şarkı. Bu öylesine bir örnekti ama birçok şarkıda durum öyledir. Ama bu öyle değil. Yirmibininci dinleyişimde
bile ilk kez dinliyormuş gibi sözlere kulak veririm. Hatta birçok kere beni
bunalıma sokarak yapacağım saçma şeyleri unutturmuş, beni korumuştur. Uzatmadan,
christmasa bağlamadan, hindiler ölmeden şarkıyı da bırakayım buraya:
Siz
de sözlere kulak verin, belki yeniden tanışıp şarkıyı dost edinirsiniz.
Bu
arada, yalnız şarkı şehir albümünde yani mor ve ötesinin ilk albümünde
bulunuyor. Fakat kendini diğerlerinden soyutlamış şekilde, bir değil de üçüncü
albümdeymiş gibi ya da beş. Ama iyi ki ilk albümdeymiş diyoruz çünkü etkisi
büyük.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)