24 Ağustos 2011 Çarşamba
23 Ağustos 2011 Salı
DİKKAT!!! Bu yazı aşırı dozda anarşizm içerir.
Bugun okulun kayit evraklarina cartina curtuna falan baktim. Her sey normal gibi geldi. Soyle bisiy istiyorlar bi de bizden:
"Cumhuriyet Bassavciligi'ndan alinmis sabika kaydi." yine normal.
Altinda soyle bir ibare vardi: "Belge anarsik faaliyetlerin mevcut olup olmadigini barindirici nitelikte olmali." tek 'anarsik' hareketi, sinavda sifre iddialari sirasinca Taksim'de protesto olan ben, bayagi bi guldum. in anarsi we trust cunku. ve fikrimce her seyin cozumu.
Allahtan beynimizi okumuyolar diye dusundum sonra.
Beynimizde yasattiklarimizi bir gun eyleme donusturme dileklerimle.
"Cumhuriyet Bassavciligi'ndan alinmis sabika kaydi." yine normal.
Altinda soyle bir ibare vardi: "Belge anarsik faaliyetlerin mevcut olup olmadigini barindirici nitelikte olmali." tek 'anarsik' hareketi, sinavda sifre iddialari sirasinca Taksim'de protesto olan ben, bayagi bi guldum. in anarsi we trust cunku. ve fikrimce her seyin cozumu.
Allahtan beynimizi okumuyolar diye dusundum sonra.
Beynimizde yasattiklarimizi bir gun eyleme donusturme dileklerimle.
22 Ağustos 2011 Pazartesi
faubourg saint denis
thomas listen. listen. there are times when life calls out for a change. a transition. like the seasons. our spring was wonderful, but summer is over now and we missed out on autumn. and now all of a sudden, it's cold, so cold that everything is freezing over. our love fell asleep, and the snow took it by surprise. but if you fall asleep in the snow, you don't feel death coming. take care.
21 Ağustos 2011 Pazar
"Ankara'ya gidebilme ihtimalimi düşündüm..."
dostlar, bu okula gitmeden önceki son yazım.
özet geçiyorum: zamanında Boğaziçi hayalleriyle uyuyordum. Rus yazarları gibi realist oldum artık, zaman geçti ve yollardan geçtim. hedefimden vazgeçtim.
neden bilmiyorum ama farklı bir yol seçtim. gerçekten neden bilmiyorum. sanırım bazen rüzgara izin vermek gerekiyor.
artık "Angaralı" oluyorum.
tüm okuyucularımıza ve yazar arkadaşlarıma başarılar ve sabırlar diliyorum. dilerim ki mutlu olursunuz.
elveda.
şaka şaka.
özet geçiyorum: zamanında Boğaziçi hayalleriyle uyuyordum. Rus yazarları gibi realist oldum artık, zaman geçti ve yollardan geçtim. hedefimden vazgeçtim.
neden bilmiyorum ama farklı bir yol seçtim. gerçekten neden bilmiyorum. sanırım bazen rüzgara izin vermek gerekiyor.
artık "Angaralı" oluyorum.
tüm okuyucularımıza ve yazar arkadaşlarıma başarılar ve sabırlar diliyorum. dilerim ki mutlu olursunuz.
elveda.
şaka şaka.
bir sabah seni gördüm, aklın takılmış yine balıklara.
05.40
uyuyamıyorum.
ilk defa bu saate kadar ayaktayım. üstelik kimseyle sohbet etmemiş olmam da önemli bir ayrıntı. sahurun da etkisi olmalı bu durumun varlığında.
oyalandım. didikledim. pencereden baktım. bulutları izledim.
bulutları severim.
sabahın bu saatlerinde büründükleri kül rengi cezbediyor. bulutların ardında hafif sarı-turuncu bir renk var. güneş doğmak üzere. sessizliği dinliyorum.
sonbahar geliyor, evet bu müjdeli haber benim için.
bir ay önce uzun bir yolculuğa çıkmıştım. anladım ki bu saatlerin en değerli sevgilisi yolculuklar, yeniliğe adım atarken bir yeni gün daha geliyor insanın ayağına.
kül rengi yerini pembe tonlarına bırakıyor. ben neden pembeyim diye sormuştu bana biri. bilmiyorum. lambayı kapatmam gerek. bunu biliyorum.
lambayı kapattım. saat 10 sularında annemle hastaneye gitmem gerek, uyku arayacağım. oysa şairlik sırtıma yapışıyor, aç kalan martıların buralara geldiğini duyuyorum, güvercinler çırpınıyor. yine uykusuzum.
serin sabahlar üşütüyor. serin sabahlar düşündürüyor. ben de okul için Ankara'ya gidebilme ihtimalimi düşündüm. fark ettim ki İstanbul'u özleyeceğimi kendime itiraf etmemişim hiç. yine de uzaklaşmak iyidir. iyi gelebilir. belki. "benim hala umudum var" demiş Mazhar Ağabey.
pencereden baktım, baktım. sessiz, ışığı yanmayan evlere ve 24 saat açık fırının camlardan birine yansıyan görüntüsüne. hava temiz kokuyor. hava toprak kokuyor. insanın sonsuzluğunu düşündüm. hiç bitmeyecek toprak ve insanın sonsuzluğu. kopardığımız çiçeğin zamanında bir insan oluşu. evrilmiş insan. kim karşı çıkabilir?
minibüs sesleri geliyor, demek ki saat 6 olmuş.
ölümün geldiği anda ne düşünürüm bilmiyorum ama namütenahi bir denge olduğu malum. sonsuzluk. sonsuzluk. bize ölülerimizden miras sonsuz koku.
uyuyamıyorum.
ilk defa bu saate kadar ayaktayım. üstelik kimseyle sohbet etmemiş olmam da önemli bir ayrıntı. sahurun da etkisi olmalı bu durumun varlığında.
oyalandım. didikledim. pencereden baktım. bulutları izledim.
bulutları severim.
sabahın bu saatlerinde büründükleri kül rengi cezbediyor. bulutların ardında hafif sarı-turuncu bir renk var. güneş doğmak üzere. sessizliği dinliyorum.
sonbahar geliyor, evet bu müjdeli haber benim için.
bir ay önce uzun bir yolculuğa çıkmıştım. anladım ki bu saatlerin en değerli sevgilisi yolculuklar, yeniliğe adım atarken bir yeni gün daha geliyor insanın ayağına.
kül rengi yerini pembe tonlarına bırakıyor. ben neden pembeyim diye sormuştu bana biri. bilmiyorum. lambayı kapatmam gerek. bunu biliyorum.
lambayı kapattım. saat 10 sularında annemle hastaneye gitmem gerek, uyku arayacağım. oysa şairlik sırtıma yapışıyor, aç kalan martıların buralara geldiğini duyuyorum, güvercinler çırpınıyor. yine uykusuzum.
serin sabahlar üşütüyor. serin sabahlar düşündürüyor. ben de okul için Ankara'ya gidebilme ihtimalimi düşündüm. fark ettim ki İstanbul'u özleyeceğimi kendime itiraf etmemişim hiç. yine de uzaklaşmak iyidir. iyi gelebilir. belki. "benim hala umudum var" demiş Mazhar Ağabey.
pencereden baktım, baktım. sessiz, ışığı yanmayan evlere ve 24 saat açık fırının camlardan birine yansıyan görüntüsüne. hava temiz kokuyor. hava toprak kokuyor. insanın sonsuzluğunu düşündüm. hiç bitmeyecek toprak ve insanın sonsuzluğu. kopardığımız çiçeğin zamanında bir insan oluşu. evrilmiş insan. kim karşı çıkabilir?
minibüs sesleri geliyor, demek ki saat 6 olmuş.
ölümün geldiği anda ne düşünürüm bilmiyorum ama namütenahi bir denge olduğu malum. sonsuzluk. sonsuzluk. bize ölülerimizden miras sonsuz koku.
19 Ağustos 2011 Cuma
röportaj vol 2
Selam gençler! İkinci röportajı Aysu (marla sünger) ile gerçekleştirdik. Benden sonra Yeliz kendisine sorular yönelttiği için soruların gidişatı garip olabilir.Neyse başlıyoruz.
mehtap:
merhaba sevgili Aysu seni tanımak ve blogumuzda yer ayırmak istedik bunu kabul ediyor musun?
Aysu:
"elbette."
mehtap:
öncelikle hangi şehirde oturduğunu ve şehirinle ilgili iyi-kötü hissettiklerini alalım senden
aysu:
izmir'de oturuyorum. pek fazla şehir gezmediğim için objektif bir yorum yapamam ama izmir'in türkiye'nin en rahat şehirlerinden biri olduğu söyleniyor. kısmen doğru da. her şehirde görülen önyargılar ve önüne gelene duyulan cinsel istek ( bildiğin abazalar yani) burada da görülüyor ama diğer şehirlere göre daha rahat hareket ediliyor. yani, şehrimi seviyorum kısacası.
mehtap:
biliyorsun benle tanışmana Muse vesile oldu. (kendimi burda yücelten bir tavrım yok =P) Muse senin için ne ifade ediyor, müzikten öte şeyler var mı ?
aysu:
Muse beni girdaptan kurtaran şey oldu diyebilirim. Liseye giriş sınavlarına hazırlanıyordum ve halim bok gibiydi. Kim olduğumu bilmiyordum, kendimi tanımıyordum ve etrafımda birkaç insan olsa bile kendimi oldukça yalnız ve başarısız hissediyordum, her anlamda başarısız. Muse’dan önce bayağı sapıtıktım açıkçası, Lily Allen’a falan tapıyordum yani düşünün ne kadar berbat durumdayım
Muse benim zamanla ilacım oldu, arkadaşım oldu, ne bileyim, ailem falan oldu. Muse’a olan sevgim değişmedi şu dört yıl içerisinde ama değişen bir şey oldu, ben değiştim. Muse ayrıca bana müzikal olarak da bir zenginlik kattı
Sadece Muse parçalarını çalabilmek için kendi kendime gitar ve çok az da olsa piyano çalmayı öğrendim. Klasik müzikle tanıştım, Muse benzeri müzisyenlerle tanıştım. Ciddi anlamda zenginleştim yani.
mehtap:
benim için de anlamı büyük, bir de o zamanlar saftık bu da ilk adımlardan biri oluyor sanırım.gelelim üçüncü soruya...gelecek için çizdiğin resminde neler görmek istiyorsun?
aysu:
Hayattan zevk almasını bilen, parası olan ve sevgilisi olan bir Aysu’yu görmek istiyorum ama ben bunu anca rüyamda görürüm, o da var. Bir de şu ibne sinekler beni ısırmasın istiyorum. Galiba çok şey istiyorum.
mehtap:
elinde imkan var diyelim çok istediğin Iamx konserine gittin. orda neler olabileceğini düşündün mü? Chris'le konuşmak mesela.Aman tanrım ne derdin Chris'e burdan duymak güzel olurdu
aysu:
Bunu önceden düşünmüştüm. Konsere gidebilmem için bir kere dersaneyi ekmem, konserin yaş sınırlı olmaması(ki barda yapıldığına göre zor ihtimal), ankara’ya uçak bileti almam ve topuklu çizme almam lazım. Bunları aştım diyelim, ilk olarak konserde milletin arasına ufacık boyumla kaynayarak en önlere giderdim, sonra ağlamamak için kendimi zor tutardım, sesim şarkıları söylemekten kısılırdı falan. Bi
Bir de terleyince kıpkırmızı kesilmemeye çalışırdım zira berbat bir durum. Kulise girdim diyelim, bütün grup elemanlarıyla tanışırdım hatta Caroline’a “niye beni feyste kabul etmedin la allahsız tospaa” diye fırça atardım ama allahsız tospaayı nasıl İngilizce söyleyeceğimi de önceden hesaplamam lazım tabii. Sonra janine’in yanına gider, “vay be kadın, idolümsün. Çirkinlikten öleceksin ama yine de
yine de kaptın Chris’i koçum benim” der öperdim. En son da Chris’in yanına gider, tipik fan konuşması yapardım işte beni müziğinle aydınlattığın için teşekkürler falan. Ama en kıyağı da chris’in elinden iamx şarabı içmek olurdu. Oh mis.
mehtap:
Hayat adil değil bu konuda kahrolası Chris'e bir gün ulaşırsın umarım.Peki her yaşın ayrı bir güzelliği katkısının var olduğuna inanıyor musun?
aysu:
Pek sayılmaz. 10-15 yaşları arasında tam bir morondum ve düşününce bu hiç de güzel gelmiyor, hatta utanmamak için uğraşıyorum diyebilirim.
mehtap:
Bir sonraki yaş gününü nerde, nasıl kutlamak isterdin mesela?
aysu:
Karşıyaka’da Durock diye Türkçenin ağzına sıçmış bir bar var ve orada bir çerçevede Muse posteri asılı. Yıllardan beri oraya gidip o posterin önünde rahatlıkla oturabilmek istiyorum. Bu yılki kutlamam diğer yıllara oranla çok daha iyiydi ki geçen yıllarda o kadar kötü kutlamalar oluyordu ki ağladığım bile oluyordu
Bir sonraki kutlamamda yine bu yıl yanımda olan iki arkadaşımla o dediğim posterin önünde içerek kutlamak istiyorum. Tabii çok daha kalabalık olursa daha iyi olur ama uzak ihtimal gibi görünüyor
mehtap:
Seneye 18 yaşında olacaksın evet bu uzaktan pek çok şey ifade ediyor. Ayrıca üniversite kapısında sürünürken eminim yine süprüzlerle karşılaşırsın..Söylesene neden burada yazları sıcak kışları soğuk?
aysu:
Orası neresi? Karadeniz bölgesiyse yaz kış serin ve yağışlı oluyor ama Akdeniz ve Karasal iklim ise güneş ışınlarının geliş açısı ile enlem-boylam olayından kaynaklanıyor. Hay öpeyim coğrafyayı konuşturmasın beni şimdi.
mehtap:
evet sohbete giriş yaptık lakin kendini tanıtma fırsatı vermedim sana. kimsin sen Aysu? burda ne işin var?
aysu:
Ben de bilmiyorum desem.. Burada olmamı evrenin garip bir oyunu ve benim can sıkıntımın verdiği sıkıntıdan sıkılmam olarak açıklayabilirim. Ayrıca dünyadaki insanların çoğu kim olduğunu bilmeden yaşıyor ve ben böyle olmak istemediğim için ergenlik döneminden beri bir kimlik savaşı veriyorum.
mehtap:
Bu konuda yalnız değilsin. Ergenler gibi 'hayat bir oyun biz de figuranız burda senaryo' demem gerekmiyor tabii. Mesleki açıdan neler ister bu Aysu?
aysu:
Hayatın bir oyun ya da sınav olduğu konusuna da katılmıyorum ayrıca, buradan belirteyim. Bence hayat, su gibi akıp gitmesi gereken bir şey ve o yüzden tepemizdeki boşluğa aldırmayarak yaşamalıyız. Neyse
Mesleki açıdan ne düşündüğüme gelirsek, aslında henüz tam bir karar verebilmiş değilim. Gönlümde psikoloji yatıyor ama hem kazanması zor hem de ileride sıkılabilirim diye düşünüyorum
İngiliz dili ya da Amerikan kültürünü düşünmüştüm daha önce ama onlarda da iş yok, hem zaten tmyim, dil sınavına girmem zor olur. Öyle yani. Arada başka mesleklere falan da bakıyorum ama gönlümde yatan psikoloji
mehtap:
Eşit ağırlıkçı olsam ve başarım da olsa bende psikoloji isterdim.Günümüz Türkiye'si için gerekli hem iş imkanı şaşmaz! Hayat akan bir sudur diyince aklıma Ayşe Kulin geldi. Yazarlardan söz açmak istiyorum.Kimleri seversin ya da sevmezsin ne bulupta okuyorsun?
Aysu:
Daha çok modern dünya klasiklerinden okuyorum, kitap isimlerini de internetten ya da arkadaşlarımdan buluyorum. Sylvia plath, j.d. salinger, chuck palahniuk, George orwell, paulo coelho ve j.k. rowling en sevdiğim yazarlardan. Sevmediğim yazarlar fazla yok, sadece şu vampir mitlerini sevmiyorum, o da boku çıktığı için
yeliz:
blogta hakkında yazmamızı istediğin bi konu var mı?
ya da hangi konular hakkında yazmamız hoşuna gidiyor?
aysu:
blogda ortak bir yazı yazılabilir diye düşünüyorum, içinde herkesin de bir payının olabileceği yazılar
çoğunluğu kişisel yazılar olduğu için de politika, sanat gibi daha genel konulara biraz daha ağırlık verilebilir gibi. kişisel yazıları okumak zevkli oluyor ama..
yeliz:
en çok beğendiğin yazar?
aysu:
sylvia plath
ama
yeliz:
ama?
aysu:
bazılarına göre sadece bir şair olarak görülebilir. ben hem şair hem yazar olarak görüyorum onu ama alternatif bir cevap olarak j.d. salinger diyebilirim.
yeliz:
özel bir soru sorayım
bana önerdiğin romanında intihar girişiminde bulunma düşünceleri vardı hani. romanı okurken kendisinin de intihar yüzünden ölmüş olması tuhaf hissetirdi mi sana?
aysu:
hayır çünkü o roman zaten otobiyografik bir roman, kurgu olarak sayabileceğimiz tek şey isim değişikliği. ayrıca plath'ın şiirlerine baktığımızda da yazarın hem yaşamaya hem de ölüme bu kadar bağlı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.
yeliz:
blogtaki anketler hakkında ne düşünüyorsun? ilgini çeken bir anket var mı? hani şunu sorsanız diyebileceğin?
aysu:
anketlere pek dikkat etmiyorum açıkçası, sadece son ankete baktım o kadar. bu yüzden bu soru için pek bir şey diyemeyeceğim. sadece müzisyen ya da yazar kıyaslaması yapabilirsiniz.
yeliz:
peki gençlik hakkında ne düşünüyorsun? hani gerek internet ortamında gerek de dışarıda. çoğunluğun bi acayip olduğu kanısında mısın?
aysu:
gençlik salak. gençliğin beyni sulanmış. gençlik sağır ve kör. gençlik ötekileştirilmiş. içlerinde özgün olmayı başarabilenler de var elbet ama onlar da yalnız olmaya mahkumlar.
yeliz:
bloğun layoutunu beğendin mi?
aysu:
güzel ama kırmızı üzerine beyaz olan kısımlar göz yoruyor
yeliz:
peki okul sistemi hakkında ne düşünüyorsun?
çoğu kişi sistem yüzünden mi yoksa tembelikten mi açıkta kalıyor?
aysu:
türkiyedeki okul sistemi boktan. tembellikten de açıkta kalan var, hatta yakın çevremde de var örnekleri, ama çoğunlukla sistem onları bok çukuruna atıyor. gerçi her yerde böyle değil. mesela türkiyede çok gereksiz bilgilerle beyin yıkıyorlar ama amerikada da gençleri gerizekalı olarak yetiştiriyorlar. hem de beyin yıkamaya gerek duymadan.
mehtap:
şimdilik röportaja burda son veriyorum belki devam ederim ya da etmem.Ama blogum adına da teşekkür etmeyi borç bilirim.Gitmeden ki sorum da şu Fiskos Örtüsü'nde iş var mı?
aysu:
fiskosun geleceği parlak ama önce tozunu almak gerek. asıl ben teşekkür ederim röportaj teklifi için.
mehtap:
merhaba sevgili Aysu seni tanımak ve blogumuzda yer ayırmak istedik bunu kabul ediyor musun?
Aysu:
"elbette."
mehtap:
öncelikle hangi şehirde oturduğunu ve şehirinle ilgili iyi-kötü hissettiklerini alalım senden
aysu:
izmir'de oturuyorum. pek fazla şehir gezmediğim için objektif bir yorum yapamam ama izmir'in türkiye'nin en rahat şehirlerinden biri olduğu söyleniyor. kısmen doğru da. her şehirde görülen önyargılar ve önüne gelene duyulan cinsel istek ( bildiğin abazalar yani) burada da görülüyor ama diğer şehirlere göre daha rahat hareket ediliyor. yani, şehrimi seviyorum kısacası.
mehtap:
biliyorsun benle tanışmana Muse vesile oldu. (kendimi burda yücelten bir tavrım yok =P) Muse senin için ne ifade ediyor, müzikten öte şeyler var mı ?
aysu:
Muse beni girdaptan kurtaran şey oldu diyebilirim. Liseye giriş sınavlarına hazırlanıyordum ve halim bok gibiydi. Kim olduğumu bilmiyordum, kendimi tanımıyordum ve etrafımda birkaç insan olsa bile kendimi oldukça yalnız ve başarısız hissediyordum, her anlamda başarısız. Muse’dan önce bayağı sapıtıktım açıkçası, Lily Allen’a falan tapıyordum yani düşünün ne kadar berbat durumdayım
Muse benim zamanla ilacım oldu, arkadaşım oldu, ne bileyim, ailem falan oldu. Muse’a olan sevgim değişmedi şu dört yıl içerisinde ama değişen bir şey oldu, ben değiştim. Muse ayrıca bana müzikal olarak da bir zenginlik kattı
Sadece Muse parçalarını çalabilmek için kendi kendime gitar ve çok az da olsa piyano çalmayı öğrendim. Klasik müzikle tanıştım, Muse benzeri müzisyenlerle tanıştım. Ciddi anlamda zenginleştim yani.
mehtap:
benim için de anlamı büyük, bir de o zamanlar saftık bu da ilk adımlardan biri oluyor sanırım.gelelim üçüncü soruya...gelecek için çizdiğin resminde neler görmek istiyorsun?
aysu:
Hayattan zevk almasını bilen, parası olan ve sevgilisi olan bir Aysu’yu görmek istiyorum ama ben bunu anca rüyamda görürüm, o da var. Bir de şu ibne sinekler beni ısırmasın istiyorum. Galiba çok şey istiyorum.
mehtap:
elinde imkan var diyelim çok istediğin Iamx konserine gittin. orda neler olabileceğini düşündün mü? Chris'le konuşmak mesela.Aman tanrım ne derdin Chris'e burdan duymak güzel olurdu
aysu:
Bunu önceden düşünmüştüm. Konsere gidebilmem için bir kere dersaneyi ekmem, konserin yaş sınırlı olmaması(ki barda yapıldığına göre zor ihtimal), ankara’ya uçak bileti almam ve topuklu çizme almam lazım. Bunları aştım diyelim, ilk olarak konserde milletin arasına ufacık boyumla kaynayarak en önlere giderdim, sonra ağlamamak için kendimi zor tutardım, sesim şarkıları söylemekten kısılırdı falan. Bi
Bir de terleyince kıpkırmızı kesilmemeye çalışırdım zira berbat bir durum. Kulise girdim diyelim, bütün grup elemanlarıyla tanışırdım hatta Caroline’a “niye beni feyste kabul etmedin la allahsız tospaa” diye fırça atardım ama allahsız tospaayı nasıl İngilizce söyleyeceğimi de önceden hesaplamam lazım tabii. Sonra janine’in yanına gider, “vay be kadın, idolümsün. Çirkinlikten öleceksin ama yine de
yine de kaptın Chris’i koçum benim” der öperdim. En son da Chris’in yanına gider, tipik fan konuşması yapardım işte beni müziğinle aydınlattığın için teşekkürler falan. Ama en kıyağı da chris’in elinden iamx şarabı içmek olurdu. Oh mis.
mehtap:
Hayat adil değil bu konuda kahrolası Chris'e bir gün ulaşırsın umarım.Peki her yaşın ayrı bir güzelliği katkısının var olduğuna inanıyor musun?
aysu:
Pek sayılmaz. 10-15 yaşları arasında tam bir morondum ve düşününce bu hiç de güzel gelmiyor, hatta utanmamak için uğraşıyorum diyebilirim.
mehtap:
Bir sonraki yaş gününü nerde, nasıl kutlamak isterdin mesela?
aysu:
Karşıyaka’da Durock diye Türkçenin ağzına sıçmış bir bar var ve orada bir çerçevede Muse posteri asılı. Yıllardan beri oraya gidip o posterin önünde rahatlıkla oturabilmek istiyorum. Bu yılki kutlamam diğer yıllara oranla çok daha iyiydi ki geçen yıllarda o kadar kötü kutlamalar oluyordu ki ağladığım bile oluyordu
Bir sonraki kutlamamda yine bu yıl yanımda olan iki arkadaşımla o dediğim posterin önünde içerek kutlamak istiyorum. Tabii çok daha kalabalık olursa daha iyi olur ama uzak ihtimal gibi görünüyor
mehtap:
Seneye 18 yaşında olacaksın evet bu uzaktan pek çok şey ifade ediyor. Ayrıca üniversite kapısında sürünürken eminim yine süprüzlerle karşılaşırsın..Söylesene neden burada yazları sıcak kışları soğuk?
aysu:
Orası neresi? Karadeniz bölgesiyse yaz kış serin ve yağışlı oluyor ama Akdeniz ve Karasal iklim ise güneş ışınlarının geliş açısı ile enlem-boylam olayından kaynaklanıyor. Hay öpeyim coğrafyayı konuşturmasın beni şimdi.
mehtap:
evet sohbete giriş yaptık lakin kendini tanıtma fırsatı vermedim sana. kimsin sen Aysu? burda ne işin var?
aysu:
Ben de bilmiyorum desem.. Burada olmamı evrenin garip bir oyunu ve benim can sıkıntımın verdiği sıkıntıdan sıkılmam olarak açıklayabilirim. Ayrıca dünyadaki insanların çoğu kim olduğunu bilmeden yaşıyor ve ben böyle olmak istemediğim için ergenlik döneminden beri bir kimlik savaşı veriyorum.
mehtap:
Bu konuda yalnız değilsin. Ergenler gibi 'hayat bir oyun biz de figuranız burda senaryo' demem gerekmiyor tabii. Mesleki açıdan neler ister bu Aysu?
aysu:
Hayatın bir oyun ya da sınav olduğu konusuna da katılmıyorum ayrıca, buradan belirteyim. Bence hayat, su gibi akıp gitmesi gereken bir şey ve o yüzden tepemizdeki boşluğa aldırmayarak yaşamalıyız. Neyse
Mesleki açıdan ne düşündüğüme gelirsek, aslında henüz tam bir karar verebilmiş değilim. Gönlümde psikoloji yatıyor ama hem kazanması zor hem de ileride sıkılabilirim diye düşünüyorum
İngiliz dili ya da Amerikan kültürünü düşünmüştüm daha önce ama onlarda da iş yok, hem zaten tmyim, dil sınavına girmem zor olur. Öyle yani. Arada başka mesleklere falan da bakıyorum ama gönlümde yatan psikoloji
mehtap:
Eşit ağırlıkçı olsam ve başarım da olsa bende psikoloji isterdim.Günümüz Türkiye'si için gerekli hem iş imkanı şaşmaz! Hayat akan bir sudur diyince aklıma Ayşe Kulin geldi. Yazarlardan söz açmak istiyorum.Kimleri seversin ya da sevmezsin ne bulupta okuyorsun?
Aysu:
Daha çok modern dünya klasiklerinden okuyorum, kitap isimlerini de internetten ya da arkadaşlarımdan buluyorum. Sylvia plath, j.d. salinger, chuck palahniuk, George orwell, paulo coelho ve j.k. rowling en sevdiğim yazarlardan. Sevmediğim yazarlar fazla yok, sadece şu vampir mitlerini sevmiyorum, o da boku çıktığı için
yeliz:
blogta hakkında yazmamızı istediğin bi konu var mı?
ya da hangi konular hakkında yazmamız hoşuna gidiyor?
aysu:
blogda ortak bir yazı yazılabilir diye düşünüyorum, içinde herkesin de bir payının olabileceği yazılar
çoğunluğu kişisel yazılar olduğu için de politika, sanat gibi daha genel konulara biraz daha ağırlık verilebilir gibi. kişisel yazıları okumak zevkli oluyor ama..
yeliz:
en çok beğendiğin yazar?
aysu:
sylvia plath
ama
yeliz:
ama?
aysu:
bazılarına göre sadece bir şair olarak görülebilir. ben hem şair hem yazar olarak görüyorum onu ama alternatif bir cevap olarak j.d. salinger diyebilirim.
yeliz:
özel bir soru sorayım
bana önerdiğin romanında intihar girişiminde bulunma düşünceleri vardı hani. romanı okurken kendisinin de intihar yüzünden ölmüş olması tuhaf hissetirdi mi sana?
aysu:
hayır çünkü o roman zaten otobiyografik bir roman, kurgu olarak sayabileceğimiz tek şey isim değişikliği. ayrıca plath'ın şiirlerine baktığımızda da yazarın hem yaşamaya hem de ölüme bu kadar bağlı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.
yeliz:
blogtaki anketler hakkında ne düşünüyorsun? ilgini çeken bir anket var mı? hani şunu sorsanız diyebileceğin?
aysu:
anketlere pek dikkat etmiyorum açıkçası, sadece son ankete baktım o kadar. bu yüzden bu soru için pek bir şey diyemeyeceğim. sadece müzisyen ya da yazar kıyaslaması yapabilirsiniz.
yeliz:
peki gençlik hakkında ne düşünüyorsun? hani gerek internet ortamında gerek de dışarıda. çoğunluğun bi acayip olduğu kanısında mısın?
aysu:
gençlik salak. gençliğin beyni sulanmış. gençlik sağır ve kör. gençlik ötekileştirilmiş. içlerinde özgün olmayı başarabilenler de var elbet ama onlar da yalnız olmaya mahkumlar.
yeliz:
bloğun layoutunu beğendin mi?
aysu:
güzel ama kırmızı üzerine beyaz olan kısımlar göz yoruyor
yeliz:
peki okul sistemi hakkında ne düşünüyorsun?
çoğu kişi sistem yüzünden mi yoksa tembelikten mi açıkta kalıyor?
aysu:
türkiyedeki okul sistemi boktan. tembellikten de açıkta kalan var, hatta yakın çevremde de var örnekleri, ama çoğunlukla sistem onları bok çukuruna atıyor. gerçi her yerde böyle değil. mesela türkiyede çok gereksiz bilgilerle beyin yıkıyorlar ama amerikada da gençleri gerizekalı olarak yetiştiriyorlar. hem de beyin yıkamaya gerek duymadan.
mehtap:
şimdilik röportaja burda son veriyorum belki devam ederim ya da etmem.Ama blogum adına da teşekkür etmeyi borç bilirim.Gitmeden ki sorum da şu Fiskos Örtüsü'nde iş var mı?
aysu:
fiskosun geleceği parlak ama önce tozunu almak gerek. asıl ben teşekkür ederim röportaj teklifi için.
18 Ağustos 2011 Perşembe
medya saçmalığı.
tamam şehit haberleri aldıkça hepimiz üzülüyoruz. herkes istiyor bu 'şey'in artık bitmesini ve gencecik insanların ölmemesini. ama her şehit düştüğünde onun hayatını, geride bıraktığı ana baba ve eşini, üniversiteden arkadaşlarını, en son düğün görüntülerini vs. yayınlamaya gerek yok. haber bülteni boyunca diğer her şeyi görmezden gelip sadece şehitlere, hayatlarına ve ailelerine yüklenmeyin.
neden mi?
çünkü o oturduğunuz yerden lanetlediğiniz pkk bundan tatmin oluyor. amacına ulaşmış oluyor.
hani bir tartışma konusu vardır ya hep. 'insanların canını hiçe sayıp onları gaddarca öldüren teröristlere medyada ne kadar yer verilmeli' diye. tam olarak ordayız işte. şehitler anılmasın, ailelerine başsağlığı dilenmesin, onlarla ilgilenilmesin demiyorum ben. demem de zaten. ama bu kadar televizyon malzemesi yapmaya gerek yok.
bir de terörden sadece şehit düştüğü gün bahseden bir ülkeyi ne kadar ciddiye almalı bilmiyorum artık.
neden mi?
çünkü o oturduğunuz yerden lanetlediğiniz pkk bundan tatmin oluyor. amacına ulaşmış oluyor.
hani bir tartışma konusu vardır ya hep. 'insanların canını hiçe sayıp onları gaddarca öldüren teröristlere medyada ne kadar yer verilmeli' diye. tam olarak ordayız işte. şehitler anılmasın, ailelerine başsağlığı dilenmesin, onlarla ilgilenilmesin demiyorum ben. demem de zaten. ama bu kadar televizyon malzemesi yapmaya gerek yok.
bir de terörden sadece şehit düştüğü gün bahseden bir ülkeyi ne kadar ciddiye almalı bilmiyorum artık.
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Mıttıka'nın laneti.
Bloga girmek için google'ı açtım.Fiskosortusu yazdım bildiğimiz fiskos örtüsü çıktı.blog yazısını da ekledim.farklı şeyler çıktı.sinirlendim ve arama şeysine sadeceeeeeee 'mıttıka' yazdım.blogumuz çıktı ahahahah. ne günlerdi.yazarlarımız anlayacaktır :)
14 Ağustos 2011 Pazar
benim aslında yazacak şeyim yok.
boş boş dolanıyorum bütün gün. uyuyorum. canım sıkılıyor, uyanıyorum. sonra canım sıkılıyor. tekrar uyuyorum. beni bekleyen kitaplar var, göz kırpıyorlar fakat ben namuslu bir kızım. kafamı çeviriyorum.
sanırım en sıkıntılı yazımdı. yani eylem anlamında değil, mevsim anlamında.
bu yaz yaptığım en hareketli şey düğün için gezmek oldu. yozgat'a ve izmir'e gittim. hiçbir dakikam boş geçmedi ve istanbul'a döndüm. kanat'ın dediği gibi: "tokat tokat tokat..."
ve beklemek. sürekli. mütemadiyen. daima. ösym'nin keyfini, hayatımın girdiği yolları, normalmiş gibi yaptığım seçimleri izlemek.
artık çok sıkıldım ve 19 Ağustos gelsin istiyorum. iyi ya da kötü. yetiiieeeer.
(ağır ergenlik yaşıyorum farkındayım ehemehe)
ve standart kapanış: love and peace!
sanırım en sıkıntılı yazımdı. yani eylem anlamında değil, mevsim anlamında.
bu yaz yaptığım en hareketli şey düğün için gezmek oldu. yozgat'a ve izmir'e gittim. hiçbir dakikam boş geçmedi ve istanbul'a döndüm. kanat'ın dediği gibi: "tokat tokat tokat..."
ve beklemek. sürekli. mütemadiyen. daima. ösym'nin keyfini, hayatımın girdiği yolları, normalmiş gibi yaptığım seçimleri izlemek.
artık çok sıkıldım ve 19 Ağustos gelsin istiyorum. iyi ya da kötü. yetiiieeeer.
(ağır ergenlik yaşıyorum farkındayım ehemehe)
ve standart kapanış: love and peace!
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Röportaj vol. 1.
merhaba sayın fiskos okurları. bahsetmiş olduğumuz gibi bloğumuzda yeni bir köşe açmaya karar verdik. her hafta bir yenisini ekleyeceğimiz bu röportajların ilkini gökçe adlı okurumuzla ben yapacağım. röportaj köşemizin ilk konuğu olduğun için teşekkür ediyoruz sana. bize biraz kendinden bahsetmeni istiyorum öncelikle. gökçe kimdir nelerden hoşlanır, hatta nelerden hoşlanmaz?
5 kasım 1992'de ankara'da doğdum. doğum tarihimi çok seviyorum. ankara'da doğdum büyüdüm ama hep izmir karşıyakalı oldum annemden ötürü. ilkokul 1. sınıfta ablamın kuzenimden yürüttüğü the offspring ve r.e.m albümleriyle bugün dinlediğim müziklerin temelini atarak hayatımı kurtardım. okuldan sonra annem beni alır atatürk kültür merkezi'ndeki atölyeye götürürdü. o resim yaparken ben akm'nin fantastik binasını keşfe çıkardım. annemin sergileri şimdiye kadar bulunduğum en elit ortamlardı. yine annemden hayvan hikayeleri dinleyerek büyüdüm, çocukluğum sokakta kedi köpek yavrularına bakarak geçti. o zamanlardan beri veteriner olmak istedim. 7. sınıftayken bu yolda lisede sayısal seçeceğime kesin olarak karar verdim. lisede sayısal okudum ve her anını çok sevdim. 10. sınıfta seçmeli ders olarak aldığım grafik tasarım ile o zamanlarda karşıma çıkan hasta, yaralı, ölen hayvanlar kafamda soru işaretleri oluşturdu. 11. sınıfta çok fazla resim çizmeye başladım. 12. sınıfta sınava 1 ay kala kesin olarak benden veteriner olmayacağına, grafik tasarım okumam gerektiğine karar verdim. lysler bittikten sonra 1.5 ay hacettepe grafik tasarımı hedefleyerek öküz gibi çalıştım sonra kazandım. annem iş imkanı falan diye tobb’un sınavına soktu sonra. oradan burs alınca hiç hesapta yokken kendimi tobb görsel iletişim tasarımı’nda buluverdim. bugün itibariyle en sevdiğim şeyler okuduğum bölüm, dinlediğim müzikler, filmler diziler, bir şeyler çiziktirmek, hayvanlar ve yıllardır obsesiflik derecesinde sevdiğim efes pilsen ve avrupa basketbolu.
madem son cümlende en sevdiğin şeylerden bahsetmeye başladın. onlardan devam edelim o zaman. biraz "kültür sanat arşivi"nden söz et bizlere.
en çok morphine, massive attack, the national ve radiohead dinliyormuşum. Radiohead hakkında konuşmayayım zaten. National’ı dinlemek için o bariton vokal, o melodiler yeter zaten, ama o kadarıyla sınırlı kalmıyor. Yazdıkları sözler inanılmaz etkileyici bir kere. Mesela radiohead yoruyor beni bazen. Thom yorke çok şifreli konuşuyor. National öyle değil ama, her şey olduğu gibi. Bu kadar gerçekçilik bazen üzücü oluyor, ama çoğu zaman rahatlatıcı. Massive attack’i ise mükemmel oldukları için dinliyorum sadece. Röportajcıma bunu yıllardır anlatamadım, ama “massive attack yaylıları” diye bi kavram var bi kere yer yüzünde. onları canlı izlediğim 13 temmuz 2010 akşamı hayatımın en bombastik akşamıydı sanırım. Morphine’i ise aslında son 2-2.5 senedir falan dinliyorum. Bi tasarımcı röportajında “sanatla ilgilenen herkes morphine dinlemeli” demişti. Kimdi hatırlamıyorum ama onu okuduktan sonra birkaç şarkısını indirip elimi verdim, sonra bütün benliğimi kaptırdım. Mark sandman ölene kadar yaptıkları bütün şarkıları dinledim. O kadar çok seviyorum ki bu grubu bahsederken ağlayasım falan geliyor. Mark sandman’ın sesi, 2 telli slide bassları, bariton saksafonları, sözleri; her şeyleriyle mükemmeller. Onun dışında indie ağırlıklı, jazz’dan blues’tan klasik müziğe bi sürü şey dinlerim. 50’lerden 2000’lere kadar olan her şeyi severek dinleyebilirim aslında. 2000 öncesinden kalma severek dinlediğim bikaç hip hop şarkısı bile mevcut. Direk lastfm linkimi versem daha kolay olacaktı sanki. Guy ritchie ne yapsa izlerim, başucu filmi diyebileceğim bütün filmler o adamın elinden çıkmıştır. En başta da revolver. Diğer başucu filmlerimdeyse tom hardy oynamıştır. Onu da guy ritchie’nin rocknrolla’sında tanıyıp hemen hemen bütün filmlerini izledim. Çok “underrated” idi şimdiye kadar. İnception’la biraz dikkat çekti ama the dark knight rises’la insanlara heath ledger’ın jokerine unutturacak görün bakın. Bi de charlie chaplin’e ölürüm. Canım sıkılınca onunla ilgili makale falan okurum o derece. Dizi olarak da bi sürü dizi izledim ama breaking bad ile battlestar galactica’nın yeri apayrı. Battlestar zaten bir efsane. Breaking bad ise her şeyiyle çok farklı bi dizi. Onu izleyerek görüntü yönetmeni olmaya karar verdim ben.
konuşmamızın başından beri çok farklı bir "türk genci portresi" çiziyorsun bizlere. kendini yaşıtlarınla ya da türkiyedeki gençlerin geneliyle kıyasladığında neler düşünüyorsun. vardır elbet rahatsız olduğun yanlar. anlat bakalım.
Yok, çok bi farkım yok bence. Bazı şeylerin farkında olduğumu biliyorum. Biraz acımasızca ama sanırım biraz kötü şeyler yaşamak gerekiyor bunun için. Kendime göre büyük sıkıntılar çektim ben de ailemle birlikte. Dedem “akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin.” derdi. Belki de öyle olması lazım. Okuduğum bölümde bizim dönem 4 kızdan ibaret ve bu kızlardan biri daha birkaç ay önce bana ciddi ciddi “ ’merhaba’ nasıl yazılır?” diye sordu. Kendisi çoğu zaman benden daha mutlu. Yaşıtlarımla son zamanlarda aramdaki en büyük fark sınav sistemimize rahatlıkla “ya bi git” diyebilmem oldu heralde. Ben istediğim bölümü, hatta istediğim okulu seçebildim ama herkes yapamıyor bunu. Daha 18 yaşındayım ve hayatı çözmedim ama bugün itibariyle en önemli şey nefes alır gibi yapacağımız bir şey bulabilmek gibi geliyor. Mevcut sistem buna izin vermiyor. Tabii bir de ailemin hakkını vermem gerek. Çocuk yetiştirmek korkutucu bir şey ama onlar altından kalktılar bence. Ablam da ben de serbest büyüdük ama başıboş değildik asla. İnanılmaz fedakarlıklar yaptılar bizi büyütürken. Benim üzerimde gereksiz baskılar oluşturmadılar hiçbir zaman. Benim meşhur “hallederiz” modumu onlar oluşturdu hatta. Eğer ben üniversite sınavına 1 ay kala o zamana kadar verdiğim bütün emekleri bir kenara koyup bambaşka bir yola girmeye cesaret edebildiysem onlar sayesinde. Çünkü başarısız olursam da başarılı olduğum zamanki kadar yanımda olacaklarından emindim hep. Canlarım benim.
hayatının olmazsa olmazlarından konuşuyoruz madem, senin için çok önemli bi yeri olan konuya yani hayvanlara değinmeden olmaz. onlar hakkında ne demek istersin? sence etrafındakiler ya da genel olarak türk insanı yeterince ilgileniyor mu bu konularla.
Benim trafımdakiler ilgileniyor; ama türk insanını geçtim dünya insanı da ilgilenmiyor. Daha yeni kendi blogumda bu konuda içimi döktüğüm uzunca bir yazı yazdım, kimsenin okumasını beklemiyorum gerçi, o yazıyı yarı ağlayarak yazdım ve aynı şeyi gece gece bir daha yaşamaya niyetim yok. Tek söyleyeceğim bana “insan hayatına ne kadar değer veriliyor ki hayvan hayatına verilsin” diye gelmeyin. Yolda bir insan ezildiğinde birileri ambulans çağırıyor, suçlunun peşinden gidiliyor. Yolda bir hayvan ezildiğinde diğerleri de üzerinden geçip gidiyor. Sonuçta hepsi can, zeka seviyesi yaşama hakkını daha değerli ya da daha değersiz kılmıyor.
zaten bir "can"ın derdinde olan, insan ya da hayvan diye ayrım yapmaz. ama var ne yazık bi bunu yapan sözde insanlar da. =) o zaman sana bu konu hakkında daha fazla bir şey sormuyor ve bir diğer vazgeçilmezin olan basketbola geçiyorum. bu soruma "türkiyede sporun durumu nedir" diye cevap verebilir misin? sence neler yapılabilir nasıl destek olunabilir. ek soru olarak da efes pilsenin son zamanlarda başına gelenler hakkında - bkz. isim değişikliği - birkaç söz söylersen seviniriz.
türkiye'de spor=futbol idi hep. ama bunun değişeceğini tahmin ediyorum. bi kere futbol inanılmaz çirkin. =) sonra bu son yaşanan malum olaylar var. bunlar olurken basketbolda ise istikrarlı bir şekilde çıkıştayız. erkek ve kadın basketboluyla milli takımlarda yakaladığımız çıkış, aldığımız organizasyonlar, kulüplerin yaptığı yatırımlari vs. ilgiyi basketbola kaydıracak gibime geliyor. kadın basketbolunu da sevmiyorum o yüzden o konuda çok söyleyecek bir şeyim yok. ama erkek basketbolunda belli bir seviyeye geldiğimiz aşikar. henüz bir sırbistan bir litvanya değiz ama tabii. ve sson yıllarda baya ulusal basketbol organizasyonu aldık geçen seneki dünya şampiyonası az daha elimizden alınıyordu ama sonunda iyi bir iş çıkardık. dışarıdan gelen çoğu gazeteci organizasyonun kusursuza yakın olduğunu, her çalışanın bütün sorunlara hazırlıklı olduğunu, bütün kolaylıkların sağlandığını söylüyordu. Şimdi euroleague 2011 final four’u istanbul’da ki bilmeyenleriniz, ilgilenmeyenleriniz için euroleague final four’u epey büyük bir olay. O kadar büyük ki ben bu sene bahar aylarına denk gelen almanya stajımı sonraya erteleyip istanbul’a gitmeyi düşünüyorum. kulüp bazında da iyi durumdayız, fenerbahçe açıkçası ülkerspor’un haklarına çöktü biraz ama aydın örs faktörüyle iyi devam ediyorlar. Galatasaray forma skandalının ardından oktay mahmuti’yi başa getirerek iyi bir iş yaptı ama galatasaraylılara bi soluklanmalarını söyleyebilirim. Çünkü Euroleague’de A lisansı almak istiyorlar ve bu bi senelik bir iş değil, ki bu kadar sorunlu bi kulüpte biraz sabretmeleri lazım. Sonuç olarak basketbolumuz iyi yolda ve bu benim canımı sıkıyor. Futboldaki enerjiyi salona taşımalarından korkuyorum. “basketbol seyirciyle güzel” diye bir söz vardır ama ben tam tersini düşünüyorum. =) ama öte yandann dolu salonda maç izlemek de inanılmaz bir şey.kalabalığın enerjisinin bu kadar tat verdiği yer bi basketbol maçları bir de konserler. Efes pilsen’in isim değişikliği konusunda çok sıkıntı çektik, işin aslı epey de yalnız bırakıldık. “Biz”den kastım bir avuç gerçek efes pilsen taraftarı ve artık taraftarla arkadaş olan oyuncular ve bazı kulüp çalışanları. Anadolu efes ismi onaylanana kadar ciddi bir kapanma tehdidi vardı. Basın pek çaktırmadı ama özellikle türk oyuncuların canı çok sıkkındı geçen sezon boyunca. ben okula giderken gelirken tapdk binasının önünden geçmek zorundayım, baya sinir bozucu oluyordu. Sonuç olarak efes pilsen’in ismi nba’e kadar uzanmış bir markaydı. Koca bir nesil basketbolu efes pilsen’le sevmişken “birayı çağrıştırıyor” diye isminin değiştirilmesi sadece haksızlık. Sadece kulüple ilgili de değil sorun, örneğin artık bir gelenek haline gelmiş milli takım hazırlık turnuvası Efes World Cup bu sene Basketball World Cup adıyla oynanıyor. Diğer yanda izmir’de süper toto sponsorluğunda bir hazırlık turnuvası yapılıyor. Anladınız siz. Bi de basketbol demişken YUGOSLAV demezsem içim rahat etmeyecek dedim ve içim rahat etti.
benim gibi sadece "milli maç"larda fanatik kesilenlerin spor anlayışı konusunda tartışmaya girmeden hemen diğer soruma geçmek istiyorum. çook yaratıcı bir soru olduğundan epey zorlanacağını düşünüyorum. : P bundan bi 10 yıl sonra gökçe kızımız nerelerde ne işler yapıyor olur?
1.5 sene önce bu soruyu sorsaydın şu an olduğum şeyden çok daha alakasız bir cevap verirdim. Yani açıkçası hiçbir fikrim yok. Olmasın da zaten. Sanırım huzurlu mutlu olursam o yeterli olur.
o zaman sana, kısa tutmaya çalıştığım sorularıma verdiğin uzun cevaplar için teşekkür ediyor ve seni en zorlayacak olan son soruya geçiyorum. : P blog sayfamız hakkında ne düşünüyorsun sayın fiskos okuru?
kıç gibi. =)
hfdjhfd pislik öyle mi yazıcam bloğa da :d
yaz bana ne. ne biliim işte ya güzelsiniz seviyorum sizi.
ben en çok son cevabı sevdim. samimiyetin doruklarına çıktık çünkü orada. canım benim. gökçe'ye buradan da bir kez daha teşekkür ediyor ve ilk röportajımızı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
5 kasım 1992'de ankara'da doğdum. doğum tarihimi çok seviyorum. ankara'da doğdum büyüdüm ama hep izmir karşıyakalı oldum annemden ötürü. ilkokul 1. sınıfta ablamın kuzenimden yürüttüğü the offspring ve r.e.m albümleriyle bugün dinlediğim müziklerin temelini atarak hayatımı kurtardım. okuldan sonra annem beni alır atatürk kültür merkezi'ndeki atölyeye götürürdü. o resim yaparken ben akm'nin fantastik binasını keşfe çıkardım. annemin sergileri şimdiye kadar bulunduğum en elit ortamlardı. yine annemden hayvan hikayeleri dinleyerek büyüdüm, çocukluğum sokakta kedi köpek yavrularına bakarak geçti. o zamanlardan beri veteriner olmak istedim. 7. sınıftayken bu yolda lisede sayısal seçeceğime kesin olarak karar verdim. lisede sayısal okudum ve her anını çok sevdim. 10. sınıfta seçmeli ders olarak aldığım grafik tasarım ile o zamanlarda karşıma çıkan hasta, yaralı, ölen hayvanlar kafamda soru işaretleri oluşturdu. 11. sınıfta çok fazla resim çizmeye başladım. 12. sınıfta sınava 1 ay kala kesin olarak benden veteriner olmayacağına, grafik tasarım okumam gerektiğine karar verdim. lysler bittikten sonra 1.5 ay hacettepe grafik tasarımı hedefleyerek öküz gibi çalıştım sonra kazandım. annem iş imkanı falan diye tobb’un sınavına soktu sonra. oradan burs alınca hiç hesapta yokken kendimi tobb görsel iletişim tasarımı’nda buluverdim. bugün itibariyle en sevdiğim şeyler okuduğum bölüm, dinlediğim müzikler, filmler diziler, bir şeyler çiziktirmek, hayvanlar ve yıllardır obsesiflik derecesinde sevdiğim efes pilsen ve avrupa basketbolu.
madem son cümlende en sevdiğin şeylerden bahsetmeye başladın. onlardan devam edelim o zaman. biraz "kültür sanat arşivi"nden söz et bizlere.
en çok morphine, massive attack, the national ve radiohead dinliyormuşum. Radiohead hakkında konuşmayayım zaten. National’ı dinlemek için o bariton vokal, o melodiler yeter zaten, ama o kadarıyla sınırlı kalmıyor. Yazdıkları sözler inanılmaz etkileyici bir kere. Mesela radiohead yoruyor beni bazen. Thom yorke çok şifreli konuşuyor. National öyle değil ama, her şey olduğu gibi. Bu kadar gerçekçilik bazen üzücü oluyor, ama çoğu zaman rahatlatıcı. Massive attack’i ise mükemmel oldukları için dinliyorum sadece. Röportajcıma bunu yıllardır anlatamadım, ama “massive attack yaylıları” diye bi kavram var bi kere yer yüzünde. onları canlı izlediğim 13 temmuz 2010 akşamı hayatımın en bombastik akşamıydı sanırım. Morphine’i ise aslında son 2-2.5 senedir falan dinliyorum. Bi tasarımcı röportajında “sanatla ilgilenen herkes morphine dinlemeli” demişti. Kimdi hatırlamıyorum ama onu okuduktan sonra birkaç şarkısını indirip elimi verdim, sonra bütün benliğimi kaptırdım. Mark sandman ölene kadar yaptıkları bütün şarkıları dinledim. O kadar çok seviyorum ki bu grubu bahsederken ağlayasım falan geliyor. Mark sandman’ın sesi, 2 telli slide bassları, bariton saksafonları, sözleri; her şeyleriyle mükemmeller. Onun dışında indie ağırlıklı, jazz’dan blues’tan klasik müziğe bi sürü şey dinlerim. 50’lerden 2000’lere kadar olan her şeyi severek dinleyebilirim aslında. 2000 öncesinden kalma severek dinlediğim bikaç hip hop şarkısı bile mevcut. Direk lastfm linkimi versem daha kolay olacaktı sanki. Guy ritchie ne yapsa izlerim, başucu filmi diyebileceğim bütün filmler o adamın elinden çıkmıştır. En başta da revolver. Diğer başucu filmlerimdeyse tom hardy oynamıştır. Onu da guy ritchie’nin rocknrolla’sında tanıyıp hemen hemen bütün filmlerini izledim. Çok “underrated” idi şimdiye kadar. İnception’la biraz dikkat çekti ama the dark knight rises’la insanlara heath ledger’ın jokerine unutturacak görün bakın. Bi de charlie chaplin’e ölürüm. Canım sıkılınca onunla ilgili makale falan okurum o derece. Dizi olarak da bi sürü dizi izledim ama breaking bad ile battlestar galactica’nın yeri apayrı. Battlestar zaten bir efsane. Breaking bad ise her şeyiyle çok farklı bi dizi. Onu izleyerek görüntü yönetmeni olmaya karar verdim ben.
konuşmamızın başından beri çok farklı bir "türk genci portresi" çiziyorsun bizlere. kendini yaşıtlarınla ya da türkiyedeki gençlerin geneliyle kıyasladığında neler düşünüyorsun. vardır elbet rahatsız olduğun yanlar. anlat bakalım.
Yok, çok bi farkım yok bence. Bazı şeylerin farkında olduğumu biliyorum. Biraz acımasızca ama sanırım biraz kötü şeyler yaşamak gerekiyor bunun için. Kendime göre büyük sıkıntılar çektim ben de ailemle birlikte. Dedem “akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin.” derdi. Belki de öyle olması lazım. Okuduğum bölümde bizim dönem 4 kızdan ibaret ve bu kızlardan biri daha birkaç ay önce bana ciddi ciddi “ ’merhaba’ nasıl yazılır?” diye sordu. Kendisi çoğu zaman benden daha mutlu. Yaşıtlarımla son zamanlarda aramdaki en büyük fark sınav sistemimize rahatlıkla “ya bi git” diyebilmem oldu heralde. Ben istediğim bölümü, hatta istediğim okulu seçebildim ama herkes yapamıyor bunu. Daha 18 yaşındayım ve hayatı çözmedim ama bugün itibariyle en önemli şey nefes alır gibi yapacağımız bir şey bulabilmek gibi geliyor. Mevcut sistem buna izin vermiyor. Tabii bir de ailemin hakkını vermem gerek. Çocuk yetiştirmek korkutucu bir şey ama onlar altından kalktılar bence. Ablam da ben de serbest büyüdük ama başıboş değildik asla. İnanılmaz fedakarlıklar yaptılar bizi büyütürken. Benim üzerimde gereksiz baskılar oluşturmadılar hiçbir zaman. Benim meşhur “hallederiz” modumu onlar oluşturdu hatta. Eğer ben üniversite sınavına 1 ay kala o zamana kadar verdiğim bütün emekleri bir kenara koyup bambaşka bir yola girmeye cesaret edebildiysem onlar sayesinde. Çünkü başarısız olursam da başarılı olduğum zamanki kadar yanımda olacaklarından emindim hep. Canlarım benim.
hayatının olmazsa olmazlarından konuşuyoruz madem, senin için çok önemli bi yeri olan konuya yani hayvanlara değinmeden olmaz. onlar hakkında ne demek istersin? sence etrafındakiler ya da genel olarak türk insanı yeterince ilgileniyor mu bu konularla.
Benim trafımdakiler ilgileniyor; ama türk insanını geçtim dünya insanı da ilgilenmiyor. Daha yeni kendi blogumda bu konuda içimi döktüğüm uzunca bir yazı yazdım, kimsenin okumasını beklemiyorum gerçi, o yazıyı yarı ağlayarak yazdım ve aynı şeyi gece gece bir daha yaşamaya niyetim yok. Tek söyleyeceğim bana “insan hayatına ne kadar değer veriliyor ki hayvan hayatına verilsin” diye gelmeyin. Yolda bir insan ezildiğinde birileri ambulans çağırıyor, suçlunun peşinden gidiliyor. Yolda bir hayvan ezildiğinde diğerleri de üzerinden geçip gidiyor. Sonuçta hepsi can, zeka seviyesi yaşama hakkını daha değerli ya da daha değersiz kılmıyor.
zaten bir "can"ın derdinde olan, insan ya da hayvan diye ayrım yapmaz. ama var ne yazık bi bunu yapan sözde insanlar da. =) o zaman sana bu konu hakkında daha fazla bir şey sormuyor ve bir diğer vazgeçilmezin olan basketbola geçiyorum. bu soruma "türkiyede sporun durumu nedir" diye cevap verebilir misin? sence neler yapılabilir nasıl destek olunabilir. ek soru olarak da efes pilsenin son zamanlarda başına gelenler hakkında - bkz. isim değişikliği - birkaç söz söylersen seviniriz.
türkiye'de spor=futbol idi hep. ama bunun değişeceğini tahmin ediyorum. bi kere futbol inanılmaz çirkin. =) sonra bu son yaşanan malum olaylar var. bunlar olurken basketbolda ise istikrarlı bir şekilde çıkıştayız. erkek ve kadın basketboluyla milli takımlarda yakaladığımız çıkış, aldığımız organizasyonlar, kulüplerin yaptığı yatırımlari vs. ilgiyi basketbola kaydıracak gibime geliyor. kadın basketbolunu da sevmiyorum o yüzden o konuda çok söyleyecek bir şeyim yok. ama erkek basketbolunda belli bir seviyeye geldiğimiz aşikar. henüz bir sırbistan bir litvanya değiz ama tabii. ve sson yıllarda baya ulusal basketbol organizasyonu aldık geçen seneki dünya şampiyonası az daha elimizden alınıyordu ama sonunda iyi bir iş çıkardık. dışarıdan gelen çoğu gazeteci organizasyonun kusursuza yakın olduğunu, her çalışanın bütün sorunlara hazırlıklı olduğunu, bütün kolaylıkların sağlandığını söylüyordu. Şimdi euroleague 2011 final four’u istanbul’da ki bilmeyenleriniz, ilgilenmeyenleriniz için euroleague final four’u epey büyük bir olay. O kadar büyük ki ben bu sene bahar aylarına denk gelen almanya stajımı sonraya erteleyip istanbul’a gitmeyi düşünüyorum. kulüp bazında da iyi durumdayız, fenerbahçe açıkçası ülkerspor’un haklarına çöktü biraz ama aydın örs faktörüyle iyi devam ediyorlar. Galatasaray forma skandalının ardından oktay mahmuti’yi başa getirerek iyi bir iş yaptı ama galatasaraylılara bi soluklanmalarını söyleyebilirim. Çünkü Euroleague’de A lisansı almak istiyorlar ve bu bi senelik bir iş değil, ki bu kadar sorunlu bi kulüpte biraz sabretmeleri lazım. Sonuç olarak basketbolumuz iyi yolda ve bu benim canımı sıkıyor. Futboldaki enerjiyi salona taşımalarından korkuyorum. “basketbol seyirciyle güzel” diye bir söz vardır ama ben tam tersini düşünüyorum. =) ama öte yandann dolu salonda maç izlemek de inanılmaz bir şey.kalabalığın enerjisinin bu kadar tat verdiği yer bi basketbol maçları bir de konserler. Efes pilsen’in isim değişikliği konusunda çok sıkıntı çektik, işin aslı epey de yalnız bırakıldık. “Biz”den kastım bir avuç gerçek efes pilsen taraftarı ve artık taraftarla arkadaş olan oyuncular ve bazı kulüp çalışanları. Anadolu efes ismi onaylanana kadar ciddi bir kapanma tehdidi vardı. Basın pek çaktırmadı ama özellikle türk oyuncuların canı çok sıkkındı geçen sezon boyunca. ben okula giderken gelirken tapdk binasının önünden geçmek zorundayım, baya sinir bozucu oluyordu. Sonuç olarak efes pilsen’in ismi nba’e kadar uzanmış bir markaydı. Koca bir nesil basketbolu efes pilsen’le sevmişken “birayı çağrıştırıyor” diye isminin değiştirilmesi sadece haksızlık. Sadece kulüple ilgili de değil sorun, örneğin artık bir gelenek haline gelmiş milli takım hazırlık turnuvası Efes World Cup bu sene Basketball World Cup adıyla oynanıyor. Diğer yanda izmir’de süper toto sponsorluğunda bir hazırlık turnuvası yapılıyor. Anladınız siz. Bi de basketbol demişken YUGOSLAV demezsem içim rahat etmeyecek dedim ve içim rahat etti.
benim gibi sadece "milli maç"larda fanatik kesilenlerin spor anlayışı konusunda tartışmaya girmeden hemen diğer soruma geçmek istiyorum. çook yaratıcı bir soru olduğundan epey zorlanacağını düşünüyorum. : P bundan bi 10 yıl sonra gökçe kızımız nerelerde ne işler yapıyor olur?
1.5 sene önce bu soruyu sorsaydın şu an olduğum şeyden çok daha alakasız bir cevap verirdim. Yani açıkçası hiçbir fikrim yok. Olmasın da zaten. Sanırım huzurlu mutlu olursam o yeterli olur.
o zaman sana, kısa tutmaya çalıştığım sorularıma verdiğin uzun cevaplar için teşekkür ediyor ve seni en zorlayacak olan son soruya geçiyorum. : P blog sayfamız hakkında ne düşünüyorsun sayın fiskos okuru?
kıç gibi. =)
hfdjhfd pislik öyle mi yazıcam bloğa da :d
yaz bana ne. ne biliim işte ya güzelsiniz seviyorum sizi.
ben en çok son cevabı sevdim. samimiyetin doruklarına çıktık çünkü orada. canım benim. gökçe'ye buradan da bir kez daha teşekkür ediyor ve ilk röportajımızı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
12 Ağustos 2011 Cuma
aç kapını çünkü beeeen geldim.
çok uzun süredir yazmıyorum bu nedenle özürlerimi bildiriyorum. neden bilmem. çok özledim buraları, yazmayı, çizmeyi. okulu bitirdim sınava girdim sonuç bekliyorum ben yeeeaaağ
çok yakında tekrar burada olacağıııım sevgiyle kalınız.
loveandpeace
çok yakında tekrar burada olacağıııım sevgiyle kalınız.
loveandpeace
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)