19 Haziran 2013 Çarşamba

köprünün altından akan sular

Bir aydır gündem çalkalanıyor, ortalık karıştı demek istemiyorum ama ters giden birşeyler var. Devletin pis tutumu, kendini çapulcu ilan eden sokaktakiler. Bende potansiyel bir çapulcuyum. Bunun üzerine sayfalarca yazılar yazmak istedim, yazsam ne olacak diye düşündüm sonra. Kim okuyacak, kim anlayacak? Aman..
Ne anlatırsak yaparsak boş geliyor artık, hiçbir zaman birliktelik olmayacak bunların bütün sebebi cahillik. Sevgili insanlar cahil olmasaydınız keşke, o zaman mutlu olabilirdik.
Benim bir başka derdim daha var, eğitimle alakalı. Mühendislik öğrencisiyim, bilenler bilir sevgili YÖK teknik öğretmenlere mühendis olma ayrıcalığı vermek üzere! Gündem kadar saçma alakasız bir olay. Her şeyi birbirine karıştırma çabası bir tutma çabası da nedir anlam veremiyorum. Bıktım bu ülkeden sanırım, salak saçma yasalarından..

26 Ağustos 2012 Pazar

MÜZİK diyorum müzik.

Çoğu zaman uykunun gelmesini beklersin gelmez. Yatakta debelenirsin gene yok.
Şimdi ise son derece uykum var ama yatmaya niyetim yok.Bir nedeni var.
Her sinirine kadar hissettiğim tek şey.

29 Temmuz 2012 Pazar

bu da son olsun.

öncelikle merhabalar. uzun zamandır doğru düzgün yazmıyorum(z). blogspot eskisi gibi değil zaten, bloggerların sayısı çok azaldı evet evet. her neyse. bu sayfanın yazarları arasından çıkarılmadığım sürece hep yazmam gerektiğini düşüneceğimden kendi kendimi yazarlıktan atma kararı aldım. hiçbir şey demeden gitmenin de kaba olacağını düşündüğümden haber edeyim dedim. eski ve gereksiz olduğunu düşündüğüm yazılarımı sildim. yaptığım röportaj ve birkaç 'okunur bunlar daha' dediğim yazılar hala duruyor.

hatam olduysa affola. kötü biri değilimdir.

görüşmek üzere diyelim.

17 Temmuz 2012 Salı

sosyal sorumluluk vol.bilmemkaç.adam olun.




Kuzey Kutbu'nu kurtarmak için bana ve kutup ayılarına katıl:
 http://rising.savethearctic.org/tr/polar-bear/4ffdd366df5d9200010008fa

ha bi  de şöyle bi şey vaar:


Sokaklarda Yapayalnız Bir Kutup Ayısı - Ft. Murat Boz ve Radiohead from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

bağımlılık yapar,dinlemeyiniz.

Evet,Onur'u bulup niye böyle bi iş çıkardığını sorgulayacağız. bıktım, sürekli dinlemekten bıktım anlıyo musunuz?

2 Haziran 2012 Cumartesi

kürtaj. sezaryen. tecavüz. en az 3 çocuk.

her yerde aynı şeyleri görmekten bıktığınızı biliyorum fakat benim içimi bir yerlere dökmem gerek. ve o bir yer kesinlikle bu blog.

her şey Recep Tayyip Erdoğan'ın sezaryene karşı olan bir başbakan olduğunu açıklaması ve 'her kürtaj bir Uludere'dir, cinayettir' sözleriyle başladı. hayır yani kaç kez doğum yaptı bu insan? kaç hamilelik geçti başından?
Erdoğan'dan sonra ipin ucu da işin tadı da kaçtı. kürtaj yasası gündeme gelince 'peki ya tecavüze uğrayan kadınlar ne yapacaklar' sorusuna sevgili sağlık bakanı Recep Akdağ 'gerekirse devlet bakar' şeklinde cevap verdi. İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Üstün bey de 'tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı'  sözleriyle en 'ağzı düzgün' insanı bile küfrettirdi.
kadınları ilgilendiren bir konunun sadece erkekler tarafından ele alınması, okuma yazma bilmeyen bir insanın kitap tavsiyesinde bulunması kadar saçma. çok saçma. görüş bildirmek, sesini duyurmak için sokaklara dökülen kadınların biber gazı ve cop saldırısıyla karşılanmaları da bir Türkiye klasiği. rezillik. böyle bir konunun sırf nüfusu genç tutmak ve arttırmak için çok basitmiş gibi iki üç kendini bilmez tarafından gündeme taşınması büyük saygısızlıktır. hem kendi anne ve eşlerine, tabii ki kizlarına, ve etraflarındaki tüm kadınlara. bir kadının tecavüze uğramasının ne demek olduğunu o kişi dışında kimse bilemez, anlayamaz. fakat kadınların bu konuya erkekler gibi rahat bakmadıklarını tartışmamıza bile gerek yok. bir kadın tecavüze uğramış başka bir kadına 'doğuracaksın' demeyecektir. ne demek olduğunu anlamaz, başına gelmeden anlamazsın çünkü hiçbir şeyi, ama anlamaya çalışır. devlet büyüklerimizin olaya nüfus açısından bakıp 'çocuk olursun da nasıl olursa olsun, biz de bakarız anne istemezse' demeleri gayet mide bulandırıcı ve utanç vericidir. kadının kutsallığından ve ona duyulan saygıdan bahsedenlerin çıkıp da iğrenç ağızlarıyla saçma sapan görüşlerini bildirmeleri eminim birçok insanı rahatsız etti.
siz önce tecavüzcüye gereğini yapın, tecavüze uğrayan kişiye bir tokat da siz atıp 'sesin çıkmamış, demek ki senin rızan da varmış' demeyin, o kişiye orospuymuş gözüyle bakmayıp 'namussuzluğu'nu canıyla ödemesi gerekiği düşüncesinden vazgeçirin insanları, sonra o kadının psikolojik destek alması için elinizden geleni yapıp ona güzel bir gelecek sunun. ve ondan sonra da susun. kiminle evleneceğine, kiminle ne yapacağına, nerede nasıl doğuracağına karışmayın. çünkü bu sizi hiç mi hiç ilgilendirmez. çünkü bu sizin göreviniz değil.

not: bundan sonraki tecavüzlerin sebebi - bana göre - devlettir. kusura bakmayın.

herkese iyi geceler. ne kadar iyi olabilirse artık.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Ankaralı kızlar eklesin :))9))))9

ŞAKA. Behzat Ç.'nin bende yeri her zaman ayrı oldu. Üniversite tercihlerimi yaparken bile Ankara'yı hayal etmeme sebep olmuştu. Zaman geçti ve hayallerimde büyüttüğüm şehre geldim. Tesadüf eseri Erdal Beşikçioğlu ve Fatih Artman'la aynı ortamda bulundum. Tiyatroya duyduğum sevgi nedeniyle, bu insanlar gözümde büyüdüler, büyüdüler. Bu insanlar güzel insanlardı. Bu insanlar birer dost ve sanatçılardı. Sonrasında Emrah Serbes... Yazınına hayran olduğum ve ben yazmaya çalışırken yeteneğini görüşümle beni yerin dibine sokan adam! Çok güzel bir kadro. Çok güzel bir ekip. Çok güzel bir senaryo ve o müzikler... Emrah Serbes, Hacettepe'deki söyleşide şunu anlatmıştı: "Dizi için İstanbul'a gittiğimizde Taksim'deki dönercilerden birine girdim. Adam bir yandan döner kesip bir yandan Behzat Ç. izliyordu. Bana döndü ve dedi ki:
Ulan ne adam, alttan alttan içkiyi götürüyor.
" Behzat, bizim olmak istediğimiz adam. Vicdanlı, bazen acımasız, aşık, dibe vurmuş bir adamın hikayesi. Kısacası ben, televizyondan nefret ederken pazar günlerini merakla bekler oldum. Behzat Ç'den niçin bahsettim peki? Çünkü yayından kaldırılma ihtimali var. Beklediğimiz bi durumdu aslına bakarsanız. Ancak komik olan bir şey var: Açıklaması. 3 tane şikayet gelmiş de. Muhteşem Yüzyıl'a verip veriştiren tarihçiler sorun değil, öncelikle polisimiz karalanmamalı. Namusumuzu diziler kontrol altında tutmalı. Evet. "Ben de bu durumu kaldıramıyorum la!" diyorsanız, moradiography ile birlikte sizi de imza atmaya bekliyoruz. http://imza.la/behzatcyedokunma

30 Nisan 2012 Pazartesi

Avrupa'da yaşamanın güzel yanları vol. 1

Milano'ya gittim. ÇOK GÜZELDİ.

'yabancı yerli'ler ve turistler yüzünden pek italyan göremedik. hatta sırf bu yüzden pek yabancılık da çekmedik. çünkü etraf almanca, ingilizce, çince, japonca, fransızca konuşan insanlarla doluydu. çünkü 'hepimiz turisttik!'. tamam tamam abartmıyorum.
bileklik ve kitap satan siyahi arkadaşlar mı (siyahi dememde sakınca yok değil mi?) dersiniz - ki resmen zorla satıyorlar; otobüsten iner inmez ilk kazığımızı yedik - greenpeace'ci gençler mi (8 saat aynı yerde durulur mu lan) istersiniz, ne ararsanız var işte. Milano'da  10 15 dakika geçirdikten sonra 'elinde kağıt kalem olan'lardan kaçmaya, siyahi arkadaşlara - kazıklanarak ve ZORLA aldığım - sol kolumdaki bilekliği 'kanıt olarak' göstermeye, greenpeace'cileri dinlemeden (ne yapayım yahu zamanım kısıtlı zaten, başka zaman başka bir yerde..) koşar adımlarla yanlarından uzaklaşmaya başladım. daha doğrusu başladık. babam yanına italyanca konuşarak gelenlere almanca 'anlamıyorum' diye karşılık verdi. fakat Milano'da - nasıl bir eğitim seviyesi bu arkadaş - konuştuğunuz her dile 'çat pat' cevap verebilecek insanlar var. 'aa almanya'dan geliyorsunuz demek?' sorusunun üzerine babam 'daha fazla konuşmayayım en iyisi' bakışı atıp olay yerinden uzaklaştı.
konuştuğunuz her dile çat pat da olsa cevap verenler bir yana, bir de kendini hiç bozmayan, ingilizce de konuşsanız sohbete italyanca devam edenler var. hoş bir tecbrübeydi.
İtalyan erkekler çok yakışıklı..hatlar karıştı. kadınlardan daha güzel giyiniyorlar resmen. ağzım açık izledim. kıyafetleri. çok fesatsınız!
İtalya'ya gidip de oranın mutfağını tatmamak olmaz tabi. fakat benim - daha yola çıkmadan - bir hedefim vardı. orada da dönerci bulacaktım! yoksa içim rahat etmezdi. biraz uğraştırdı açıkçası. hatta bir an umutlar tükendi, 'burada yalnızız..Türk bulamayacağız..' dedik. bunu dedikten birkaç dakika sonra da ilk 'kebapçı'mızı bulduk. sonra ikinci, üçüncü ve dördüncü kebapçıyı da bulduk. fakat o gün döner yemeyecektik. kendimize hakim olduk. yemedik. kebapçı arayışından sonra 'ee Türk yok mu burada hiç nasıl iş bu ya' arayışına girdik. birileriyle sohbet etmeliydik. pizza yemek için girdiğimiz bir restorantta, hemen sağımızdaki masada 'Türkiye Türk'ü vardı. bu kadarını beklemiyorduk. Avrupalı Türkler de yeterdi bize. fakat o gün şanslıydık. konuşmasından ve tipinden İstanbul'lu olduğu anlaşılıyordu. öyleydi işte arkadaşım, bozma şimdi.
Fransa'da yaşayan Türk bir aileyle ayaküstü sohbet ettikten sonra o günkü 'Türk kotamız'ı doldurmuştuk. amacımıza ulaşmış, içimizi rahatlatmıştık. ne diyorum ben ya?
Castello Sforzesco adlı şato, Milano'nun kesinlikle büyüleyici kilisesi, Galleria Vittorio Emanuele II adlı 'kapalı çarşı', La Scala opera binası ve şu an aklıma gelmeyen bir sürü mimari yapı. büyüklüğü karşısında 'Avusturya kadar yahu burası' diye şaşırdığım Sempione parkı (Castello Sforzesco'ya ait) hayatımda bulunduğum en huzurlu yerlerden biriydi. valla ağlamak üzereyim. 
pazarı da unutmamalı! zeytininden cevizine, balığından kilo kilo çileğine, ayakkabısından nevresimine şimdiye kadar gördüğüm pazarları en az on bine katlayan 'cumartesi pazar'ı da pek bir güzeldi. 
şimdiye kadar Milano kadar temiz bir şehir görmediğimi de belirtmek isterim. ya da ben yanlış yerlerde dolaştım. sokağa çöp atmıyor adamlar! çok ilginç. trafiği de epey sakindi. şoförler pek bir kibar. fakat adım başı polis var. ne ayak? 

her neyse. Milano'yu da 'özleyeceğim şehirler' arasına kattım. 
TEKRAR GİDECEĞİM.

28 Nisan 2012 Cumartesi

bugünüm de aydınlık

Uzun zamandır araziyim ben de ama altta ki vatandaş gibi bir yerlere taşınmadım.
 Kafamı taşıdım. Kafamda çok fazla çöp vardı önce onları boşalttım sonra farklı bir bölüm aydınlatıp orda oturmaya karar verdim.
 Yaş günümden sonra o kadar radikalci davranmaya çalıştım ki. Aslında öncesinde hep düşünüp cesaret edemediğim şeyler vardı.Hee intihar etçektim de olmadı yahu... Şakaydı, kişisel durumlardan söz ediyorum. Tabii bunların alayını insanlar ve davranışları oluşturuyor. Ben naptım biliyor musun? Çokta farklı bir durum değil siktir ettim her şeyi. İnternet adreslerimi değiştirmem bunun bir parçasıydı,belki de rahatlamak. Hoş ben kafamı değiştirdim bir ay boyunca o kadar yenilikçi ve pozitifim ki.Bunu bağrına bağrına söylebilirim. Aydınlandım sanki belki de Tanrı el uzattı ne dersin. Evet sınavım kötü geçti ama mutsuz etmiyor. Beni bir aydır hiçbir bok mutsuz etmiyor!
Eminim fesat olan hayat ilerde atağa geçecektir ama şimdilik idare ediyorum. Yeni yeni müzikler dinliyor ve sürekli kendimle baş başa oturup kahvemi yudumluyorum. Evet uzun zaman alsa da çareyi kendinizde buluyorsunuz. Benim de çözümlenemeyecek problemlerim var tabii ki ama isyan edeceğime onları bağrıma bastım küçük tatsız pıtırcıklarım. Güncel hayata ise kendimi kapattım üç maymunu oynuyorum daha çok, yani şimdilik böyle.
 Her neyse kendimi ifade etme çabasına girdim yine ama yazmak istiyorum o kadar hızlı yazıyorum ki ellerim ağrıdı. Şimdilik bu kadar sevgiyle kalın, beyninizi boşaltmanız dileğimle.

26 Nisan 2012 Perşembe

Kafa nereye?


Benden iyi benden uzak bir ben bulamam.
Kardeşlerim, upuzun zaman oldu ve beni özlediniz. Burada havalar berbat. Manchester’dan bildiyorum. Bi sıcak bi soğuk sıtkımız sıyrıldı ayol.
Son zamanlarda geçirdiğim psikolojik kaçışlardan dolayı bavulumu toplayıp terk ediverdim oraları.Kafa rahat vol..2
Hayali güzel ama değil mi? Ama ama nerede olmak isterdim şimdi bilmiyorum. Mutsuz değilim,keyfim yerinde. Hayat 1005 tane dönüm noktamdan oluşuyor, ben 3 tanesini yaşadım. Önümde belki de kısacık bi ömür var ama ben yine de anı yaşamamak için çırpınıyorum. Anı yaşamak sorumsuzca,saygısızca ve son zamanlarda bana göre anlamsızca. Plan proğraamınızı yapın adam gibi yaşayın lan! Öperim.

NOT: Reklamlarımızı umursamayanların ağzıyla poposu yer değiştirsin.amin.

14 Nisan 2012 Cumartesi

üzgünüm, eskisi gibi değil lunapark.

insanları sevmediğim bir dönemimdeyim. yine. bir kez daha. kimse samimi değil. sahte. hem de fazlasıyla. insanoğlunun en samimi - hatta belki de tek samimi - olduğu dönemi çocukluğu sanırım. belki bir de yaşlılık, bilmiyorum. istisnalar da vardır elbet. hayatının her ya da çoğu döneminde 'iyi' olan insanlar yani. ama çok azlar. o kadar azlar ki sanki hiçbir şey ifade etmiyorlar. görünmezler.
insanların değişmesi normal bir şey. 'kötüye yönelik' olmadığı sürece de tabii ki güzel bir şey. 'aynı tas aynı hamam' olmaktan çıkmalı sonuçta. farklı düşünmeye, farklı yollardan gitmeye, farklı yaşamaya çalışmalı. denemeli en azından. ama değişirken bile samimi değil insan. hiçbir yaptğında, hiçbir söylediğinde..insanın olduğu yerde samimiyet yok sanki. yiyip bitirmişiz. tükenmiş.
sevmesini bile bilmiyor. gerçekten sevdiği biri varsa eğer, o da kendisi. zaten kendini sevdiği için başkalarıyla vakit geçiriyor.  bugün sevdiğiyle yarın seveceği aynı olmuyor. her gün farklı biriyle sevişebiliyor. farklı farklı kişileri öpüp aynı şeyleri - aşkı - hissettiğini söyleyebiliyor. çok çabuk bağlanıp daha da çabuk uzaklaşıyor. işine gelmeyen bir şey olduğunda sıkılıyor. hep mutlu olmak istiyor. ama hep. fakat mutlu olmanın yolu bir türlü mutlu olmaya çalışmaktan, başkasını mutlu edip de mutlu olmaktan geçmiyor. mutlu edilmek istiyor. çünkü insan, hep istiyor.
anne, baba, kardeş, abi, abla, amca, teyze, eş, sevgili, arkadaş, dost ya da artık 'her kimse'; sıfatın, aradaki bağın bir önemi yok. sonuçta hepsi insan. ve insandan her bok beklenir.

ben artık bizi sevemiyorum.

ama iki gün sonra güzel bir insan yüzünden 'kendimize tapmayacağımızın' garantisini veremem.

ben de insanım.