boş boş dolanıyorum bütün gün. uyuyorum. canım sıkılıyor, uyanıyorum. sonra canım sıkılıyor. tekrar uyuyorum. beni bekleyen kitaplar var, göz kırpıyorlar fakat ben namuslu bir kızım. kafamı çeviriyorum.
sanırım en sıkıntılı yazımdı. yani eylem anlamında değil, mevsim anlamında.
bu yaz yaptığım en hareketli şey düğün için gezmek oldu. yozgat'a ve izmir'e gittim. hiçbir dakikam boş geçmedi ve istanbul'a döndüm. kanat'ın dediği gibi: "tokat tokat tokat..."
ve beklemek. sürekli. mütemadiyen. daima. ösym'nin keyfini, hayatımın girdiği yolları, normalmiş gibi yaptığım seçimleri izlemek.
artık çok sıkıldım ve 19 Ağustos gelsin istiyorum. iyi ya da kötü. yetiiieeeer.
(ağır ergenlik yaşıyorum farkındayım ehemehe)
ve standart kapanış: love and peace!
14 Ağustos 2011 Pazar
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Röportaj vol. 1.
merhaba sayın fiskos okurları. bahsetmiş olduğumuz gibi bloğumuzda yeni bir köşe açmaya karar verdik. her hafta bir yenisini ekleyeceğimiz bu röportajların ilkini gökçe adlı okurumuzla ben yapacağım. röportaj köşemizin ilk konuğu olduğun için teşekkür ediyoruz sana. bize biraz kendinden bahsetmeni istiyorum öncelikle. gökçe kimdir nelerden hoşlanır, hatta nelerden hoşlanmaz?
5 kasım 1992'de ankara'da doğdum. doğum tarihimi çok seviyorum. ankara'da doğdum büyüdüm ama hep izmir karşıyakalı oldum annemden ötürü. ilkokul 1. sınıfta ablamın kuzenimden yürüttüğü the offspring ve r.e.m albümleriyle bugün dinlediğim müziklerin temelini atarak hayatımı kurtardım. okuldan sonra annem beni alır atatürk kültür merkezi'ndeki atölyeye götürürdü. o resim yaparken ben akm'nin fantastik binasını keşfe çıkardım. annemin sergileri şimdiye kadar bulunduğum en elit ortamlardı. yine annemden hayvan hikayeleri dinleyerek büyüdüm, çocukluğum sokakta kedi köpek yavrularına bakarak geçti. o zamanlardan beri veteriner olmak istedim. 7. sınıftayken bu yolda lisede sayısal seçeceğime kesin olarak karar verdim. lisede sayısal okudum ve her anını çok sevdim. 10. sınıfta seçmeli ders olarak aldığım grafik tasarım ile o zamanlarda karşıma çıkan hasta, yaralı, ölen hayvanlar kafamda soru işaretleri oluşturdu. 11. sınıfta çok fazla resim çizmeye başladım. 12. sınıfta sınava 1 ay kala kesin olarak benden veteriner olmayacağına, grafik tasarım okumam gerektiğine karar verdim. lysler bittikten sonra 1.5 ay hacettepe grafik tasarımı hedefleyerek öküz gibi çalıştım sonra kazandım. annem iş imkanı falan diye tobb’un sınavına soktu sonra. oradan burs alınca hiç hesapta yokken kendimi tobb görsel iletişim tasarımı’nda buluverdim. bugün itibariyle en sevdiğim şeyler okuduğum bölüm, dinlediğim müzikler, filmler diziler, bir şeyler çiziktirmek, hayvanlar ve yıllardır obsesiflik derecesinde sevdiğim efes pilsen ve avrupa basketbolu.
madem son cümlende en sevdiğin şeylerden bahsetmeye başladın. onlardan devam edelim o zaman. biraz "kültür sanat arşivi"nden söz et bizlere.
en çok morphine, massive attack, the national ve radiohead dinliyormuşum. Radiohead hakkında konuşmayayım zaten. National’ı dinlemek için o bariton vokal, o melodiler yeter zaten, ama o kadarıyla sınırlı kalmıyor. Yazdıkları sözler inanılmaz etkileyici bir kere. Mesela radiohead yoruyor beni bazen. Thom yorke çok şifreli konuşuyor. National öyle değil ama, her şey olduğu gibi. Bu kadar gerçekçilik bazen üzücü oluyor, ama çoğu zaman rahatlatıcı. Massive attack’i ise mükemmel oldukları için dinliyorum sadece. Röportajcıma bunu yıllardır anlatamadım, ama “massive attack yaylıları” diye bi kavram var bi kere yer yüzünde. onları canlı izlediğim 13 temmuz 2010 akşamı hayatımın en bombastik akşamıydı sanırım. Morphine’i ise aslında son 2-2.5 senedir falan dinliyorum. Bi tasarımcı röportajında “sanatla ilgilenen herkes morphine dinlemeli” demişti. Kimdi hatırlamıyorum ama onu okuduktan sonra birkaç şarkısını indirip elimi verdim, sonra bütün benliğimi kaptırdım. Mark sandman ölene kadar yaptıkları bütün şarkıları dinledim. O kadar çok seviyorum ki bu grubu bahsederken ağlayasım falan geliyor. Mark sandman’ın sesi, 2 telli slide bassları, bariton saksafonları, sözleri; her şeyleriyle mükemmeller. Onun dışında indie ağırlıklı, jazz’dan blues’tan klasik müziğe bi sürü şey dinlerim. 50’lerden 2000’lere kadar olan her şeyi severek dinleyebilirim aslında. 2000 öncesinden kalma severek dinlediğim bikaç hip hop şarkısı bile mevcut. Direk lastfm linkimi versem daha kolay olacaktı sanki. Guy ritchie ne yapsa izlerim, başucu filmi diyebileceğim bütün filmler o adamın elinden çıkmıştır. En başta da revolver. Diğer başucu filmlerimdeyse tom hardy oynamıştır. Onu da guy ritchie’nin rocknrolla’sında tanıyıp hemen hemen bütün filmlerini izledim. Çok “underrated” idi şimdiye kadar. İnception’la biraz dikkat çekti ama the dark knight rises’la insanlara heath ledger’ın jokerine unutturacak görün bakın. Bi de charlie chaplin’e ölürüm. Canım sıkılınca onunla ilgili makale falan okurum o derece. Dizi olarak da bi sürü dizi izledim ama breaking bad ile battlestar galactica’nın yeri apayrı. Battlestar zaten bir efsane. Breaking bad ise her şeyiyle çok farklı bi dizi. Onu izleyerek görüntü yönetmeni olmaya karar verdim ben.
konuşmamızın başından beri çok farklı bir "türk genci portresi" çiziyorsun bizlere. kendini yaşıtlarınla ya da türkiyedeki gençlerin geneliyle kıyasladığında neler düşünüyorsun. vardır elbet rahatsız olduğun yanlar. anlat bakalım.
Yok, çok bi farkım yok bence. Bazı şeylerin farkında olduğumu biliyorum. Biraz acımasızca ama sanırım biraz kötü şeyler yaşamak gerekiyor bunun için. Kendime göre büyük sıkıntılar çektim ben de ailemle birlikte. Dedem “akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin.” derdi. Belki de öyle olması lazım. Okuduğum bölümde bizim dönem 4 kızdan ibaret ve bu kızlardan biri daha birkaç ay önce bana ciddi ciddi “ ’merhaba’ nasıl yazılır?” diye sordu. Kendisi çoğu zaman benden daha mutlu. Yaşıtlarımla son zamanlarda aramdaki en büyük fark sınav sistemimize rahatlıkla “ya bi git” diyebilmem oldu heralde. Ben istediğim bölümü, hatta istediğim okulu seçebildim ama herkes yapamıyor bunu. Daha 18 yaşındayım ve hayatı çözmedim ama bugün itibariyle en önemli şey nefes alır gibi yapacağımız bir şey bulabilmek gibi geliyor. Mevcut sistem buna izin vermiyor. Tabii bir de ailemin hakkını vermem gerek. Çocuk yetiştirmek korkutucu bir şey ama onlar altından kalktılar bence. Ablam da ben de serbest büyüdük ama başıboş değildik asla. İnanılmaz fedakarlıklar yaptılar bizi büyütürken. Benim üzerimde gereksiz baskılar oluşturmadılar hiçbir zaman. Benim meşhur “hallederiz” modumu onlar oluşturdu hatta. Eğer ben üniversite sınavına 1 ay kala o zamana kadar verdiğim bütün emekleri bir kenara koyup bambaşka bir yola girmeye cesaret edebildiysem onlar sayesinde. Çünkü başarısız olursam da başarılı olduğum zamanki kadar yanımda olacaklarından emindim hep. Canlarım benim.
hayatının olmazsa olmazlarından konuşuyoruz madem, senin için çok önemli bi yeri olan konuya yani hayvanlara değinmeden olmaz. onlar hakkında ne demek istersin? sence etrafındakiler ya da genel olarak türk insanı yeterince ilgileniyor mu bu konularla.
Benim trafımdakiler ilgileniyor; ama türk insanını geçtim dünya insanı da ilgilenmiyor. Daha yeni kendi blogumda bu konuda içimi döktüğüm uzunca bir yazı yazdım, kimsenin okumasını beklemiyorum gerçi, o yazıyı yarı ağlayarak yazdım ve aynı şeyi gece gece bir daha yaşamaya niyetim yok. Tek söyleyeceğim bana “insan hayatına ne kadar değer veriliyor ki hayvan hayatına verilsin” diye gelmeyin. Yolda bir insan ezildiğinde birileri ambulans çağırıyor, suçlunun peşinden gidiliyor. Yolda bir hayvan ezildiğinde diğerleri de üzerinden geçip gidiyor. Sonuçta hepsi can, zeka seviyesi yaşama hakkını daha değerli ya da daha değersiz kılmıyor.
zaten bir "can"ın derdinde olan, insan ya da hayvan diye ayrım yapmaz. ama var ne yazık bi bunu yapan sözde insanlar da. =) o zaman sana bu konu hakkında daha fazla bir şey sormuyor ve bir diğer vazgeçilmezin olan basketbola geçiyorum. bu soruma "türkiyede sporun durumu nedir" diye cevap verebilir misin? sence neler yapılabilir nasıl destek olunabilir. ek soru olarak da efes pilsenin son zamanlarda başına gelenler hakkında - bkz. isim değişikliği - birkaç söz söylersen seviniriz.
türkiye'de spor=futbol idi hep. ama bunun değişeceğini tahmin ediyorum. bi kere futbol inanılmaz çirkin. =) sonra bu son yaşanan malum olaylar var. bunlar olurken basketbolda ise istikrarlı bir şekilde çıkıştayız. erkek ve kadın basketboluyla milli takımlarda yakaladığımız çıkış, aldığımız organizasyonlar, kulüplerin yaptığı yatırımlari vs. ilgiyi basketbola kaydıracak gibime geliyor. kadın basketbolunu da sevmiyorum o yüzden o konuda çok söyleyecek bir şeyim yok. ama erkek basketbolunda belli bir seviyeye geldiğimiz aşikar. henüz bir sırbistan bir litvanya değiz ama tabii. ve sson yıllarda baya ulusal basketbol organizasyonu aldık geçen seneki dünya şampiyonası az daha elimizden alınıyordu ama sonunda iyi bir iş çıkardık. dışarıdan gelen çoğu gazeteci organizasyonun kusursuza yakın olduğunu, her çalışanın bütün sorunlara hazırlıklı olduğunu, bütün kolaylıkların sağlandığını söylüyordu. Şimdi euroleague 2011 final four’u istanbul’da ki bilmeyenleriniz, ilgilenmeyenleriniz için euroleague final four’u epey büyük bir olay. O kadar büyük ki ben bu sene bahar aylarına denk gelen almanya stajımı sonraya erteleyip istanbul’a gitmeyi düşünüyorum. kulüp bazında da iyi durumdayız, fenerbahçe açıkçası ülkerspor’un haklarına çöktü biraz ama aydın örs faktörüyle iyi devam ediyorlar. Galatasaray forma skandalının ardından oktay mahmuti’yi başa getirerek iyi bir iş yaptı ama galatasaraylılara bi soluklanmalarını söyleyebilirim. Çünkü Euroleague’de A lisansı almak istiyorlar ve bu bi senelik bir iş değil, ki bu kadar sorunlu bi kulüpte biraz sabretmeleri lazım. Sonuç olarak basketbolumuz iyi yolda ve bu benim canımı sıkıyor. Futboldaki enerjiyi salona taşımalarından korkuyorum. “basketbol seyirciyle güzel” diye bir söz vardır ama ben tam tersini düşünüyorum. =) ama öte yandann dolu salonda maç izlemek de inanılmaz bir şey.kalabalığın enerjisinin bu kadar tat verdiği yer bi basketbol maçları bir de konserler. Efes pilsen’in isim değişikliği konusunda çok sıkıntı çektik, işin aslı epey de yalnız bırakıldık. “Biz”den kastım bir avuç gerçek efes pilsen taraftarı ve artık taraftarla arkadaş olan oyuncular ve bazı kulüp çalışanları. Anadolu efes ismi onaylanana kadar ciddi bir kapanma tehdidi vardı. Basın pek çaktırmadı ama özellikle türk oyuncuların canı çok sıkkındı geçen sezon boyunca. ben okula giderken gelirken tapdk binasının önünden geçmek zorundayım, baya sinir bozucu oluyordu. Sonuç olarak efes pilsen’in ismi nba’e kadar uzanmış bir markaydı. Koca bir nesil basketbolu efes pilsen’le sevmişken “birayı çağrıştırıyor” diye isminin değiştirilmesi sadece haksızlık. Sadece kulüple ilgili de değil sorun, örneğin artık bir gelenek haline gelmiş milli takım hazırlık turnuvası Efes World Cup bu sene Basketball World Cup adıyla oynanıyor. Diğer yanda izmir’de süper toto sponsorluğunda bir hazırlık turnuvası yapılıyor. Anladınız siz. Bi de basketbol demişken YUGOSLAV demezsem içim rahat etmeyecek dedim ve içim rahat etti.
benim gibi sadece "milli maç"larda fanatik kesilenlerin spor anlayışı konusunda tartışmaya girmeden hemen diğer soruma geçmek istiyorum. çook yaratıcı bir soru olduğundan epey zorlanacağını düşünüyorum. : P bundan bi 10 yıl sonra gökçe kızımız nerelerde ne işler yapıyor olur?
1.5 sene önce bu soruyu sorsaydın şu an olduğum şeyden çok daha alakasız bir cevap verirdim. Yani açıkçası hiçbir fikrim yok. Olmasın da zaten. Sanırım huzurlu mutlu olursam o yeterli olur.
o zaman sana, kısa tutmaya çalıştığım sorularıma verdiğin uzun cevaplar için teşekkür ediyor ve seni en zorlayacak olan son soruya geçiyorum. : P blog sayfamız hakkında ne düşünüyorsun sayın fiskos okuru?
kıç gibi. =)
hfdjhfd pislik öyle mi yazıcam bloğa da :d
yaz bana ne. ne biliim işte ya güzelsiniz seviyorum sizi.
ben en çok son cevabı sevdim. samimiyetin doruklarına çıktık çünkü orada. canım benim. gökçe'ye buradan da bir kez daha teşekkür ediyor ve ilk röportajımızı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
5 kasım 1992'de ankara'da doğdum. doğum tarihimi çok seviyorum. ankara'da doğdum büyüdüm ama hep izmir karşıyakalı oldum annemden ötürü. ilkokul 1. sınıfta ablamın kuzenimden yürüttüğü the offspring ve r.e.m albümleriyle bugün dinlediğim müziklerin temelini atarak hayatımı kurtardım. okuldan sonra annem beni alır atatürk kültür merkezi'ndeki atölyeye götürürdü. o resim yaparken ben akm'nin fantastik binasını keşfe çıkardım. annemin sergileri şimdiye kadar bulunduğum en elit ortamlardı. yine annemden hayvan hikayeleri dinleyerek büyüdüm, çocukluğum sokakta kedi köpek yavrularına bakarak geçti. o zamanlardan beri veteriner olmak istedim. 7. sınıftayken bu yolda lisede sayısal seçeceğime kesin olarak karar verdim. lisede sayısal okudum ve her anını çok sevdim. 10. sınıfta seçmeli ders olarak aldığım grafik tasarım ile o zamanlarda karşıma çıkan hasta, yaralı, ölen hayvanlar kafamda soru işaretleri oluşturdu. 11. sınıfta çok fazla resim çizmeye başladım. 12. sınıfta sınava 1 ay kala kesin olarak benden veteriner olmayacağına, grafik tasarım okumam gerektiğine karar verdim. lysler bittikten sonra 1.5 ay hacettepe grafik tasarımı hedefleyerek öküz gibi çalıştım sonra kazandım. annem iş imkanı falan diye tobb’un sınavına soktu sonra. oradan burs alınca hiç hesapta yokken kendimi tobb görsel iletişim tasarımı’nda buluverdim. bugün itibariyle en sevdiğim şeyler okuduğum bölüm, dinlediğim müzikler, filmler diziler, bir şeyler çiziktirmek, hayvanlar ve yıllardır obsesiflik derecesinde sevdiğim efes pilsen ve avrupa basketbolu.
madem son cümlende en sevdiğin şeylerden bahsetmeye başladın. onlardan devam edelim o zaman. biraz "kültür sanat arşivi"nden söz et bizlere.
en çok morphine, massive attack, the national ve radiohead dinliyormuşum. Radiohead hakkında konuşmayayım zaten. National’ı dinlemek için o bariton vokal, o melodiler yeter zaten, ama o kadarıyla sınırlı kalmıyor. Yazdıkları sözler inanılmaz etkileyici bir kere. Mesela radiohead yoruyor beni bazen. Thom yorke çok şifreli konuşuyor. National öyle değil ama, her şey olduğu gibi. Bu kadar gerçekçilik bazen üzücü oluyor, ama çoğu zaman rahatlatıcı. Massive attack’i ise mükemmel oldukları için dinliyorum sadece. Röportajcıma bunu yıllardır anlatamadım, ama “massive attack yaylıları” diye bi kavram var bi kere yer yüzünde. onları canlı izlediğim 13 temmuz 2010 akşamı hayatımın en bombastik akşamıydı sanırım. Morphine’i ise aslında son 2-2.5 senedir falan dinliyorum. Bi tasarımcı röportajında “sanatla ilgilenen herkes morphine dinlemeli” demişti. Kimdi hatırlamıyorum ama onu okuduktan sonra birkaç şarkısını indirip elimi verdim, sonra bütün benliğimi kaptırdım. Mark sandman ölene kadar yaptıkları bütün şarkıları dinledim. O kadar çok seviyorum ki bu grubu bahsederken ağlayasım falan geliyor. Mark sandman’ın sesi, 2 telli slide bassları, bariton saksafonları, sözleri; her şeyleriyle mükemmeller. Onun dışında indie ağırlıklı, jazz’dan blues’tan klasik müziğe bi sürü şey dinlerim. 50’lerden 2000’lere kadar olan her şeyi severek dinleyebilirim aslında. 2000 öncesinden kalma severek dinlediğim bikaç hip hop şarkısı bile mevcut. Direk lastfm linkimi versem daha kolay olacaktı sanki. Guy ritchie ne yapsa izlerim, başucu filmi diyebileceğim bütün filmler o adamın elinden çıkmıştır. En başta da revolver. Diğer başucu filmlerimdeyse tom hardy oynamıştır. Onu da guy ritchie’nin rocknrolla’sında tanıyıp hemen hemen bütün filmlerini izledim. Çok “underrated” idi şimdiye kadar. İnception’la biraz dikkat çekti ama the dark knight rises’la insanlara heath ledger’ın jokerine unutturacak görün bakın. Bi de charlie chaplin’e ölürüm. Canım sıkılınca onunla ilgili makale falan okurum o derece. Dizi olarak da bi sürü dizi izledim ama breaking bad ile battlestar galactica’nın yeri apayrı. Battlestar zaten bir efsane. Breaking bad ise her şeyiyle çok farklı bi dizi. Onu izleyerek görüntü yönetmeni olmaya karar verdim ben.
konuşmamızın başından beri çok farklı bir "türk genci portresi" çiziyorsun bizlere. kendini yaşıtlarınla ya da türkiyedeki gençlerin geneliyle kıyasladığında neler düşünüyorsun. vardır elbet rahatsız olduğun yanlar. anlat bakalım.
Yok, çok bi farkım yok bence. Bazı şeylerin farkında olduğumu biliyorum. Biraz acımasızca ama sanırım biraz kötü şeyler yaşamak gerekiyor bunun için. Kendime göre büyük sıkıntılar çektim ben de ailemle birlikte. Dedem “akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine deli ol dünya senin kahrını çeksin.” derdi. Belki de öyle olması lazım. Okuduğum bölümde bizim dönem 4 kızdan ibaret ve bu kızlardan biri daha birkaç ay önce bana ciddi ciddi “ ’merhaba’ nasıl yazılır?” diye sordu. Kendisi çoğu zaman benden daha mutlu. Yaşıtlarımla son zamanlarda aramdaki en büyük fark sınav sistemimize rahatlıkla “ya bi git” diyebilmem oldu heralde. Ben istediğim bölümü, hatta istediğim okulu seçebildim ama herkes yapamıyor bunu. Daha 18 yaşındayım ve hayatı çözmedim ama bugün itibariyle en önemli şey nefes alır gibi yapacağımız bir şey bulabilmek gibi geliyor. Mevcut sistem buna izin vermiyor. Tabii bir de ailemin hakkını vermem gerek. Çocuk yetiştirmek korkutucu bir şey ama onlar altından kalktılar bence. Ablam da ben de serbest büyüdük ama başıboş değildik asla. İnanılmaz fedakarlıklar yaptılar bizi büyütürken. Benim üzerimde gereksiz baskılar oluşturmadılar hiçbir zaman. Benim meşhur “hallederiz” modumu onlar oluşturdu hatta. Eğer ben üniversite sınavına 1 ay kala o zamana kadar verdiğim bütün emekleri bir kenara koyup bambaşka bir yola girmeye cesaret edebildiysem onlar sayesinde. Çünkü başarısız olursam da başarılı olduğum zamanki kadar yanımda olacaklarından emindim hep. Canlarım benim.
hayatının olmazsa olmazlarından konuşuyoruz madem, senin için çok önemli bi yeri olan konuya yani hayvanlara değinmeden olmaz. onlar hakkında ne demek istersin? sence etrafındakiler ya da genel olarak türk insanı yeterince ilgileniyor mu bu konularla.
Benim trafımdakiler ilgileniyor; ama türk insanını geçtim dünya insanı da ilgilenmiyor. Daha yeni kendi blogumda bu konuda içimi döktüğüm uzunca bir yazı yazdım, kimsenin okumasını beklemiyorum gerçi, o yazıyı yarı ağlayarak yazdım ve aynı şeyi gece gece bir daha yaşamaya niyetim yok. Tek söyleyeceğim bana “insan hayatına ne kadar değer veriliyor ki hayvan hayatına verilsin” diye gelmeyin. Yolda bir insan ezildiğinde birileri ambulans çağırıyor, suçlunun peşinden gidiliyor. Yolda bir hayvan ezildiğinde diğerleri de üzerinden geçip gidiyor. Sonuçta hepsi can, zeka seviyesi yaşama hakkını daha değerli ya da daha değersiz kılmıyor.
zaten bir "can"ın derdinde olan, insan ya da hayvan diye ayrım yapmaz. ama var ne yazık bi bunu yapan sözde insanlar da. =) o zaman sana bu konu hakkında daha fazla bir şey sormuyor ve bir diğer vazgeçilmezin olan basketbola geçiyorum. bu soruma "türkiyede sporun durumu nedir" diye cevap verebilir misin? sence neler yapılabilir nasıl destek olunabilir. ek soru olarak da efes pilsenin son zamanlarda başına gelenler hakkında - bkz. isim değişikliği - birkaç söz söylersen seviniriz.
türkiye'de spor=futbol idi hep. ama bunun değişeceğini tahmin ediyorum. bi kere futbol inanılmaz çirkin. =) sonra bu son yaşanan malum olaylar var. bunlar olurken basketbolda ise istikrarlı bir şekilde çıkıştayız. erkek ve kadın basketboluyla milli takımlarda yakaladığımız çıkış, aldığımız organizasyonlar, kulüplerin yaptığı yatırımlari vs. ilgiyi basketbola kaydıracak gibime geliyor. kadın basketbolunu da sevmiyorum o yüzden o konuda çok söyleyecek bir şeyim yok. ama erkek basketbolunda belli bir seviyeye geldiğimiz aşikar. henüz bir sırbistan bir litvanya değiz ama tabii. ve sson yıllarda baya ulusal basketbol organizasyonu aldık geçen seneki dünya şampiyonası az daha elimizden alınıyordu ama sonunda iyi bir iş çıkardık. dışarıdan gelen çoğu gazeteci organizasyonun kusursuza yakın olduğunu, her çalışanın bütün sorunlara hazırlıklı olduğunu, bütün kolaylıkların sağlandığını söylüyordu. Şimdi euroleague 2011 final four’u istanbul’da ki bilmeyenleriniz, ilgilenmeyenleriniz için euroleague final four’u epey büyük bir olay. O kadar büyük ki ben bu sene bahar aylarına denk gelen almanya stajımı sonraya erteleyip istanbul’a gitmeyi düşünüyorum. kulüp bazında da iyi durumdayız, fenerbahçe açıkçası ülkerspor’un haklarına çöktü biraz ama aydın örs faktörüyle iyi devam ediyorlar. Galatasaray forma skandalının ardından oktay mahmuti’yi başa getirerek iyi bir iş yaptı ama galatasaraylılara bi soluklanmalarını söyleyebilirim. Çünkü Euroleague’de A lisansı almak istiyorlar ve bu bi senelik bir iş değil, ki bu kadar sorunlu bi kulüpte biraz sabretmeleri lazım. Sonuç olarak basketbolumuz iyi yolda ve bu benim canımı sıkıyor. Futboldaki enerjiyi salona taşımalarından korkuyorum. “basketbol seyirciyle güzel” diye bir söz vardır ama ben tam tersini düşünüyorum. =) ama öte yandann dolu salonda maç izlemek de inanılmaz bir şey.kalabalığın enerjisinin bu kadar tat verdiği yer bi basketbol maçları bir de konserler. Efes pilsen’in isim değişikliği konusunda çok sıkıntı çektik, işin aslı epey de yalnız bırakıldık. “Biz”den kastım bir avuç gerçek efes pilsen taraftarı ve artık taraftarla arkadaş olan oyuncular ve bazı kulüp çalışanları. Anadolu efes ismi onaylanana kadar ciddi bir kapanma tehdidi vardı. Basın pek çaktırmadı ama özellikle türk oyuncuların canı çok sıkkındı geçen sezon boyunca. ben okula giderken gelirken tapdk binasının önünden geçmek zorundayım, baya sinir bozucu oluyordu. Sonuç olarak efes pilsen’in ismi nba’e kadar uzanmış bir markaydı. Koca bir nesil basketbolu efes pilsen’le sevmişken “birayı çağrıştırıyor” diye isminin değiştirilmesi sadece haksızlık. Sadece kulüple ilgili de değil sorun, örneğin artık bir gelenek haline gelmiş milli takım hazırlık turnuvası Efes World Cup bu sene Basketball World Cup adıyla oynanıyor. Diğer yanda izmir’de süper toto sponsorluğunda bir hazırlık turnuvası yapılıyor. Anladınız siz. Bi de basketbol demişken YUGOSLAV demezsem içim rahat etmeyecek dedim ve içim rahat etti.
benim gibi sadece "milli maç"larda fanatik kesilenlerin spor anlayışı konusunda tartışmaya girmeden hemen diğer soruma geçmek istiyorum. çook yaratıcı bir soru olduğundan epey zorlanacağını düşünüyorum. : P bundan bi 10 yıl sonra gökçe kızımız nerelerde ne işler yapıyor olur?
1.5 sene önce bu soruyu sorsaydın şu an olduğum şeyden çok daha alakasız bir cevap verirdim. Yani açıkçası hiçbir fikrim yok. Olmasın da zaten. Sanırım huzurlu mutlu olursam o yeterli olur.
o zaman sana, kısa tutmaya çalıştığım sorularıma verdiğin uzun cevaplar için teşekkür ediyor ve seni en zorlayacak olan son soruya geçiyorum. : P blog sayfamız hakkında ne düşünüyorsun sayın fiskos okuru?
kıç gibi. =)
hfdjhfd pislik öyle mi yazıcam bloğa da :d
yaz bana ne. ne biliim işte ya güzelsiniz seviyorum sizi.
ben en çok son cevabı sevdim. samimiyetin doruklarına çıktık çünkü orada. canım benim. gökçe'ye buradan da bir kez daha teşekkür ediyor ve ilk röportajımızı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
12 Ağustos 2011 Cuma
aç kapını çünkü beeeen geldim.
çok uzun süredir yazmıyorum bu nedenle özürlerimi bildiriyorum. neden bilmem. çok özledim buraları, yazmayı, çizmeyi. okulu bitirdim sınava girdim sonuç bekliyorum ben yeeeaaağ
çok yakında tekrar burada olacağıııım sevgiyle kalınız.
loveandpeace
çok yakında tekrar burada olacağıııım sevgiyle kalınız.
loveandpeace
11 Ağustos 2011 Perşembe
yaa bunlar da oluyor memlekette.
Kırklareli'de 11 yıldır 6 salonu ile faaliyet gösteren Cine Plaza Sineması, seyirci sayısı günlük ortalama 3 kişiye kadar düşünce kapatıldı. Sinemanın işletmecisi Gürhan Toker, 1 milyon lira yatırım yaptığı sinemaya halkın sahip çıkmadığından yakınarak, "Sinemada film izleme keyfini yaşatacağımızı düşündük. Bu hayalle 11 yıl Kırklareli'de hizmet ettik ama halk ilgi göstermedi" dedi.
'VİZYONA ÇIKMADAN KORSANI ÇIKIYOR'
Korsanla kimsenin mücadele edemediğini belirten sinema işletmecisi Gürhan Toker, sinemaya 1 milyon lira yatırım yaptığını ancak karşılığını alamadığını ifade etti. Filmlerin vizyona girmeden korsasının piyasaya çıktığını anlatan Toker şunları söyledi:
"Vizyona giren filmleri hemen alıyorduk. Bizim gençliğimizde sinema yoktu. Bunun hayaliyle Kırklareli'ne sinema açtık ama hayallerimiz gerçekleşmedi. İnşallah başka bir girişimci gelip yeniden sinema açar. Sinemanın kapasitesi bin kişi, temmuz ayı içerisinde yalnızca 250 kişi sinemaya gelmiş. Biletleri de diğer illere göre çok ucuz tuttuk ama yine de insanları sinemaya çekemedik. Vizyon filmleri gelmeden korsanları çıkıyor, kimse izlemeye gelmiyordu. "
Alıntıdır.Şuradan : http://www.haberler.com/kirklareli-nin-tek-sinemasi-kapandi-2891150-haberi/
7 Ağustos 2011 Pazar
kill me sarah, kill me again with love.
Bu cümle en çok Chuck Bartowski'ye uyuyor. O bunalımlı döneminin resmi ve vazgeçilmez -ki bende bayılıyorum- peynir topları! Canımsın lan.Sheldon Cooper bir yana sen bir yana ..
suck it and see

ya arctic monkeys'in son albümünü niye beğenmiyolar? aslında cevabını biliyorum ama sormak istedim :p
bence benimsenirse hepsi birer pırlanta.ahah.
Kısaca tanıtalım:
Şarkı Listesi
1. She’s Thunderstorms
2. Black Treacle
3. Brick by Brick
4. The Hellcat Spangled Shalalala
5. Don’t Sit Down ‘Cause I’ve Moved Your Chair
6. Library Pictures
7. All My Own Stunts
8. Reckless Serenade
9. Piledriver Waltz
10. Love is a Laserquest
11. Suck It and See
12. That’s Where You’re Wrong
sesbirki
merhaba ya, bilmeyen varsa, ben de burda yazarim : ) gecikmeli olarak birseyler yaziyim dedim, daha yeni hatirladim yazar oldugumu... dermisim...yok öyle birsey, sadece ne yazicagimi bilmiyorum...
neyse...yaz aylarinda icimizi bayicak nesemizi kaciricak bir fikir icin geldim :) aramizda kac kisi kitap okuyor, ya da kac kisi kitap okuma fikrine sicak bakiyor bilemiycem ama mümkünse bu baslik altinda birbrimize kitap tavsiye edelim (bana da yeni kitap lazim cünkü) ve hatta hic öneremiycegimiz kitaplari da yazalim da, kavga ciksin. yok olmaz öyle sey. ama maksat kitaptan konu acilsin, biraz entelektüel takilalim falan filan..
ben size markus zusak'in "kitap hirsizi" romanini tüm ictenligimle önerebilirim misal. baska önerilerde bulunan olursa cok sevinirim ayrica.
5 Ağustos 2011 Cuma
vırvırvırvııırr
Merhaba gönül dostlarım...eğer bi gün yazarlığı bırakırsam şaşmayın.herkes bi şeyleri bırakma peşinde :p teoman falan.
bir tercih dönemini daha geride bıraktık.umarım hayırlısı olur.daha sonra daha hoş,uzun yazılarla görüşmek üzere...
bir tercih dönemini daha geride bıraktık.umarım hayırlısı olur.daha sonra daha hoş,uzun yazılarla görüşmek üzere...
2 Ağustos 2011 Salı
patlıyorum
Evime geldiğimden beri rahat bir uyku çekemedim.Sorun bir tek uyku ile kısıtlı kalmıyor tabii.Ondan daha beteri var mide bulantısı.Evet, bu öyle bir illet ki hiç birşey yaptırmaz.En sevdiğim yemekten bile soğudum üstüne ramazan geldiği için oruç tutuyorum ama oruçlu olmasam bile oruçlu sayılırım karnım aç olduğu halde bile yiyemiyorum.
Ben nasıl bu hale geldim bir düşüneyim diyorum ama cevabı yok. Her şey telefona gelen bir mesajla başladı yaklaşık 1 hafta oldu.Ne mesajı,kim atmış falan önemli değil.Ondan sonra bir bulantıdır başladı ki sormayın gitsin. Aslında mesaj benim çıkış noktam ne yani bi mesaj yüzünden böyle kötü hissedecek değilim herhalde.Aylardır içimde biriken sıkıntılar harekete geçti şimdide patlak verdim.Aynısını iki yıl öncede yaşamıştım ben sonu hiç iyi olmadı.Doktora gittim bana antidepresan kakaladı bayağı kullandım ama 'yemişim ilacını ilaç bende beya' diye normale döndüm.Ama şimdi .. Plak geriye sarıyor.
Aslında yazmanın bir anlamıda yok ama aklımdan geçiriyorum belki yazıpta rahatlarım da rahatça uyurum diye!
Evet ben yaşayan bir ölüyüm bu hafta itibariyle.Ne zaman geçer bilmiyorum belki yarın normal bir düzene girerim.
Her şeyi bi kenara bıraktım sıkıntıymış,bulantıymış ıvır zıvır.En kötüsü ne biliyor musun? Kafamı yastığa bırakınca kafadan sesler korom harekete geçiyor.Beynim öyle bir çalışıyor ki ben düşünmediğim halde nerden alıyor bu enerjiyi uyusana bi sussana sen..O enerjiyi derslerde harcasam tıp okurdum herhalde. İşte en çok canımı sıkan nokta bu.Müzik bile dinleyemiyorum yahu lanet olsun hepsine.Ama geçicek bunları düşünmek demek her zamanın berbat geçmesi anlamına geliyor.Evet ben gidiyorum, iyi olunca görüşürüz!
Ben nasıl bu hale geldim bir düşüneyim diyorum ama cevabı yok. Her şey telefona gelen bir mesajla başladı yaklaşık 1 hafta oldu.Ne mesajı,kim atmış falan önemli değil.Ondan sonra bir bulantıdır başladı ki sormayın gitsin. Aslında mesaj benim çıkış noktam ne yani bi mesaj yüzünden böyle kötü hissedecek değilim herhalde.Aylardır içimde biriken sıkıntılar harekete geçti şimdide patlak verdim.Aynısını iki yıl öncede yaşamıştım ben sonu hiç iyi olmadı.Doktora gittim bana antidepresan kakaladı bayağı kullandım ama 'yemişim ilacını ilaç bende beya' diye normale döndüm.Ama şimdi .. Plak geriye sarıyor.
Aslında yazmanın bir anlamıda yok ama aklımdan geçiriyorum belki yazıpta rahatlarım da rahatça uyurum diye!
Evet ben yaşayan bir ölüyüm bu hafta itibariyle.Ne zaman geçer bilmiyorum belki yarın normal bir düzene girerim.
Her şeyi bi kenara bıraktım sıkıntıymış,bulantıymış ıvır zıvır.En kötüsü ne biliyor musun? Kafamı yastığa bırakınca kafadan sesler korom harekete geçiyor.Beynim öyle bir çalışıyor ki ben düşünmediğim halde nerden alıyor bu enerjiyi uyusana bi sussana sen..O enerjiyi derslerde harcasam tıp okurdum herhalde. İşte en çok canımı sıkan nokta bu.Müzik bile dinleyemiyorum yahu lanet olsun hepsine.Ama geçicek bunları düşünmek demek her zamanın berbat geçmesi anlamına geliyor.Evet ben gidiyorum, iyi olunca görüşürüz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
