28 Ekim 2011 Cuma

bak sana bayram bana bomba.

bugün "ilahi adalet" deyimine sığınanlar, bana insan olduğunuza dair somut örnekler verin. ya da bir çocuğun ölümüne susuyorum deyin.
kargolarla taş yollayın. bayrak yollayın. profil fotoğraflarınızı karartın. sosyal paylaşım sitelerinde vatan kurtarın.
sonra?

belki vicdanınızı unuttuğunuz yerde bulursunuz.

27 Ekim 2011 Perşembe

yunus.



hiç içimden gelmiyor, gönlüm hiç razı değil, şu an salya sümük ağlıyorum, itiraz ediyorum ama giden de geri gelmiyor ki be yunus. şimdi değil, deprem olduktan ve sen bize veda ettikten sonra değil, daha önce çok daha önce konuşmalıydık bu konuları. sana ve depremde hayatını kaybeden, yaralanan, evsiz kalan, geçen zamana rağmen hala psikolojik etkisini taşıyan insanlara borçluyuz bunu.


sen bizi tanımıyorsun, ama biz seni hiç unutmayacağız. söz veriyorum.

rahat uyu.

24 Ekim 2011 Pazartesi

sana imkansız görünse de bütün çözümler ellerinde.

bir kere artık şu 'x ölmüşken y'ye mi üzülüyorsun sen' muhabbetlerinden bıktığımı belirtmek istiyorum. yolda geçerken cansız bir kuş görüyor ve ona üzülüyorum. eve geldiğimde kardeşimden sevdiğim bir müzisyenin hayatını kaybettiğini duyuyor ve ona üzülüyorum. televizyonu açtığımda şehit haberi alıyor ve ona üzülüyorum. internette gazete okurken kaddafi'nin fotoğraflarını görüyor ve 'ona bile' üzülebiliyorum. tamam mı?


sizin kime üzülmeniz gerektiğine ben karar ver(e)mem. ve siz de benim kimlere üzüleceğime karışamazsınız. ama her ne olursa olsun, ne size ne de bana bir insanın hayatı hakkında laf düşmez. kimsenin ölüsüyle dalga geçip, hiçbir canlının ölümüne sevinmek olmaz.


illa 'küfredicem sataşıcam' diyorsanız, sizin vicdanınıza kalmış bir şey bu. ama her küfredip sataştıktan sonra kendinizi düşünün. kendi cenazenizi. ardınızdan küfredenleri. ve sizin öldükten sonra görüp duymadıklarınızla arkada bıraktıklarınızın savaşmasını.


değmiyor be dostlarım.

23 Ekim 2011 Pazar

van'daki deprem.

'ilahi adalet' 'gebersinler şerefsizler' 'sen önce devletin polisini askerini vur sonra devletten yardım bekle' diyenlere selam olsun.

o enkazın altında 30 hatta daha fazla yıldır neyin neden bir türlü çözülemediğini bilmeyen, etrafına baktığında kendisiyle diğer insanlar arasında üst baş dışında bir fark göremeyen bebekler ve çocuklar da var. umarım yoktur. ama belki vicdanınız biraz sızlar diye söylüyorum. SUSUN.


not: ilahi adalet mesajlarını da doğunun 'üvey evlat' muamelesi görmesinin kanıtı olarak görüyorum. teşekkürler türkiye.

22 Ekim 2011 Cumartesi

haftasonları odamızdan tenis çalışmalarını izliyoruz. sosyaliz.

sıkıcı ve hastalıklı bir cumartesi gününde yine sizlerle birlikteyiz. dinamik ve standart "temizlik" isimli eylemi yapacaktık. fakat benim salya sümüklü hastalığım yüzünden iş partnerime kaldı. bana annem gibi davranıyor, şımarıyorum.
tiyatro çalışmasına yine gidemediğim için çok. kötü. hissediyorum. spora başladım bu sayede. koşuyorum falan. domatese iki adet kibritle bacak, kürdanla iki kol yapınız. o kırmızılığı taşıyan ve nefes alamayan varlık benim.
bidebidebide çarşamba günü vega günüdür! belki de ağlama günüdür! bu mütevazi yurt odasını last.fm olarak düşünelim. ısrarlarım üzerine: vega-Ankara 348741879 plays. gerisi zakkum, seksendört, demet akalın falan. UNUTMAYIN BURDA 4 KİŞİ YAŞIYOR.

bazen...böyle.

bazen umutlar besliyorsun. onlara evladınmış gibi sarılıyorsun. bazen olmuyor. bazen gidiyor. insanı rahatsız eden suskun anlara çekiliyorsun. susuyorsun. konuşmayı özlemene rağmen susuyorsun. zaten o hep dilsizleri oynuyor. kafanda kuruyorsun, oyuncular çoktan belli, ağlıyorsun. başkası varken sen yoksun.
itiraf etmen bile zorken, yaşaması garip değil mi?

21 Ekim 2011 Cuma

zaman ilerledikçe ben geriliyorum.

bir yıl diyorsun olmadı iki üç beş yedi..
sende bilmiyorsun düşünmek istemiyorsun istediğine göre şekillendirmek istiyorsun da istiyorsun anca kendini kandırıyorsun.Biliyorsun ki üstüne yıllar binecek belki de yükünü taşıyamayıp buna kendin dur diyeceksin.

19 Ekim 2011 Çarşamba

sağ ol!

hepimiz çırılçıplak geliyoruz dünyaya. yaşadığımıza dair bir belirti verip ağlıyoruz. ve etrafımızdakiler mutlu oluyorlar. nüfus işlemleri hallolana kadar ne ismimiz oluyor, ne milliyetimiz ne de dinimiz. yavaş yavaş 'etiketleniyoruz'.
bilmem kaç yaşına kadar en iyi arkadaşımız olan, en sevdiğimiz oyuncağımızı sadece onunla paylaştığımız, her fırsatta birlikte oyunlar oynadığımız arkadaşımız bir gün en büyük 'düşmanımız' oluveriyor. 'farklı' olduğumuz söyleniyor. o çocuğun anne babasının farklı görüşten olduğu, onların bizleri sevmeyip öldürmek istedikleri.


hayat bu ya. istediklerini yapmaya çalışırken hep istemediklerini yapmak zorunda bırakılırsın. yine öyle oluyor. askerlik vakti gelip çatıyor. doğuya çağırılıyorsun örneğin. düşman sana tuzak kuruyor. seni öldürmeye hazırlanıyor. sen de vatanın için, ataların için, millettin için savaşıyorsun. yani mecbursun. bir çatışma oluyor. yüzünü bile göremediğin bir insanla karşılıklı ateş açıyorsun.


ve bilmiyorsun o çatışmada zamanında en iyi arkadaşın olan, en sevdiğin oyuncağı sadece onunla paylaştığın, her fırsatta birlikte oyunlar oynadığın arkadaşını vurduğunu. anlamıyorsun onun tarafından vurulduğunu. öğrenemiyorsun onun da aynı senin gibi istediklerini yapmaya çalışırken hep istemediklerini yapmak zorunda bırakıldığını.


sadece ölüyorsun işte.


ama vatan 'sağ' oluyor.


sağ ol!

"dünyanın en tatlı reşit kızına"

bugün doğum günün, iyi ki doğdun güzel kız. eğer yaşasaydın, bu yurt yatağında oturup yalnızlığa ağlamazdım. birlikte bu yıldönümünü kutlar, herhangi bir şeye kızar, belki sarılıp uyurduk ve karışırdık gecenin karanlığına. ama artık aç kapıyı, üşüyorum albayım...



senin kadar tatlı bir reşit olamadım sanırım.

17 Ekim 2011 Pazartesi

14 Ekim 2011 Cuma

hayat bazen vişne suyu

hani internete doğru düzgün işin düşer, tüm adresleri, telefon numaralarını, ıvır ve zıvırları bir heyecanla toplarsın ya. tarayıcıyı açtığında sana: "Internet Explorer web sayfasını görüntüleyemiyor." der ya. işte öyle bir şey. sinir krizi geçirmemek için zor anlar yaşıyorum. mütemadiyen küfür ediyorum da denebilir. aklıma sarı insanın önerisi mykonos geldi. üç gündür mütevazi odamızda zakkum çalıyor. ölüyorum. yüzük. anason. ah bu şarkıların gözü kör olsun. ANLATABİLİYOR MUYUM. bezgin kulaklarım mykonos'a anne şefkatiyle kollarını hemencecik açtı. ilk notaları duyduktan sonra rahatladım. kendime geliyorum. ehe.
yarın için oturup kitap okumam gerekiyor, sosyolojinin tarihi örneğin. bense bok püsürle uğraşıyorum. şevkin kırılması diye bir şey var ama (şevk diye bir arkadaşım olsa ya). oturup sosyoloji tartışabileceğim bir profesör bekliyordum ve geçen hafta hayal kırıklığına (dumura) uğradım. yenilikçi olmamızı bekleyen, oysaki söylediği cümleleri en az üç kez tekrar eden bir sosyoloji hocası. ANLATABİLİYOR MUYUM.
bugün hukuka giriş dersi vardı ve güzel geçti, göz kapaklarıma direnmekte zorlansam dahi. dersin sonunda sınıfımdan birkaç arkadaşa hukukun statik olduğunu, fakat anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini ve bunun bana yaman bir çelişki gibi geldiğini söyledim. "mesela" dedim, "bayrağın rengi değişse?"
o an bir arkadaş: "Atatürk'ün dediği hiçbir şey değiştirilemez, öyle yaparsak onun dediği her şeyi reddetmiş oluruz" ve daha bir sürü şey söyledi. bir nevi vatan hainiydim gözünde ve karşımda ateşli bir savunucu (Yılmaz Özdil) vardı.
DAHA ÇOK ENTER!!!!
DAHA ÇOK!!!
EVET BEBEĞİM!!!
tamam.

o zaman biraz huzur.

9 Ekim 2011 Pazar

saklasakmasakyasak?

7 ekim 2011 tarihinde habertürk'ün anasayfasını süsleyen fotoğraf çok dikkat çekti. ben o günün akşamı her şeyden bihaber eve geldim ve internete girer girmez twitterı açtım. habertürk'ün 'boykot' edildiğini görünce şaşırıp 'yine noldu ki' dedim içimden. kısa süre sonra konunun bir 'fotoğraf' olduğunu anladım. herkesin konuştuğu, sayesinde gazete ve yayınlayanların boykot edildiği bu fotoğrafı çok merak ettim. uyarırcasına 'bakmayın' diyen mesajları görmezden gelip iyice meraklandım. ve sonunda o fotoğrafa ulaştım. görür görmez ben de hissettim o bıçağı vücudumda. bir yandan 'salak. salak! ne diye merak edersin ki' diye kendime kızıp diğer bir yandan da böyle bir şeyi yapan o insanı düşündüm. ardından da gazeteyi. medyayı.
düşündüm. ama bir sonuca varamadım. çünkü bu sorunsalın bir çıkış yolu yok. 
tek bildiğim yayınlanan bu fotoğrafın kadına yönelik şiddeti durdurmayacağı. bu fotoğrafın sırf insanlarda yarattığı o 'sırtlarında bıçak taşıyolarmış hissi' yüzünden unutulmayacağı. bu fotoğraf hakkında konuşulduğunda herkesin kendini silkeleyip 'aman allah korusun' diyeceği. ama bu kadar. 
gazetenin yaptığı doğru veya değil tartışılır - ha ama bi sonuca varılır mı bilemem - lakin asıl konu gazetenin yaptığı değil de, o 'eş'in yaptığı, devletin yapmadığı, milletin yapmadığı olsa gerek. 
asıl sorun bizim anlık tepkiler veriyor olmamız. düşünmeden. sorgulamadan. 
asıl sorun bizim 'anlık değer' vermemiz. sadece 'okuduğumuz an' için üzülüp, 'gördüğümüz an' kahrolduğumuz için samimi değiliz. başka dertlerimiz var hep. 
asıl sorun devlet. asıl sorun hukuk. insanın olup da bir şey yapmadığı her alan her şey sorun. insanın sorunun ta kendisi zaten. 


fotoğraf rahatsız etti beni de evet. ama 'korktum ayol. bu da ne böyle' diye düşündüğümden değil. bir kenara itip görmezden gelmek istediğim bir konu olduğu için de değil. yarı çıplak, sırtında bir bıçakla hayata veda etmek zorunda kalan bir evladın bir annenin bir halanın teyzenin komşunun arkadaşın dostun fotoğrafını yayınladılar diye. o kadının geride bıraktıkları, o kadını en son o haliyle hatırlayacaklar diye. o kadın, bilmeden ve büyük ihtimalle de istemeden, onun ne yazık ki fikri alınamadan o halde gazetede yayınlandı diye. 


ve James Nachtwey geldi aklıma o fotoğraftan sonra. şu sözüyle üstelik:

I have been a witness, and these pictures are my testimony. The events I have recorded should not be forgotten and must not be repeated.“




deprem önlemi, binalar yıkıldıktan sonra alınır. maden işçileri girdikleri 'yer'den çıkamadıklarında hatırlanır. terör sadece şehit haberleri geldiğinde anılır. sorun sadece ses getirdiğinde var gibi algılanır. bu yüzden insanoğlu birçok alanda ilerlediği gibi çook alanda da yerinde sayar.
ne zaman sonra bilmiyorum ama bu fotoğraf da unutulacak.

7 Ekim 2011 Cuma

Röportaj vol. 6.

evet sevgili fiskos okurları, neyin kafasını yaşıyoruz bilmiyorum, yazarlarımızdan merve'yle röportaj yapma kararı aldık. ya da o aldı. şu an silah zoruyla röportaj yaptırmak istiyor bana. 

(olduğu gibi kopyalarım bak bloğa öyle diğerlerindeki gibi kürtaj montaj falan olmaz) 
merve, hadi benim dışımdaki herkese kendini anlat bebeğim! 

(ben bi duş alıp geliyorum. sanırım ciddiyim lan. ikinci sorudan sonra gitsem olur mu. gelirim hemen) 

merhaba, ben fiskos'a çok yazmayan (daha doğrusu imkansızlıklar içinde yazamayan) heidi sendromu. on yedi buçuk yıldır kullandığı standart ismiyle de merve. mesela sınıfımızda 5 tane olması gerek, merve var. 93 laneti işte. her neyse, yeşim röportaj işine girince ben de tembel bir yazar olarak yine işin kolayına kaçtım ve bana soru sorulmasını bekledim.

tamam ya ahah. bunu da yaz fiskosa.

haha ooldu başka. :):):)

bağane yaaa! kendine gelince neden böyle!
MIZIKÇI!

ben istediğimi yaparım. istersem senin cevaplarını bile değiştiririm. ona göre davrancan bana.

peki tayyip, peki.


sen takipçilerimize nasıl tanıştığımızı ve bu blog sayfasının nasıl kurulduğunu anlatırken ben bi duş alayım. dinliyoruz. 

yeşimle tanışmam. hmm. yaklaşık 3 sene öncesine gidiyoruz. bakın, her taraf bulanmaya başladı!
mor ve ötesi diye bir grup var (yazar burda bırak zaman aksın albümünü açıyor), biz de morveotesifan.com'da üyecikleriz. o zaman burakoli isimli moderatör akadaşımız "morfan" isimli bir eklentiden haberdar etti bizi. msn'lerimizi açtık ve ekledik, arkadaşlarımızla tanıştık.

"dünya salam söylüyor" diye biri (yani yeşim) vardı o sohbet ettiğimiz pencerede. nedir, neyin nesidir diye muhabbet etmeye başladık. meğer isem burak isimli arkadaşımız yalan kısmını salam yapmış. ne kadar şirin değil mi. evet. neyse, salam varsa sucuk da vardır arkadaşlar. kahvaltılıklardan bir muhabbet başladı ve geldi bu günlere.

o sıralar yaz başı olmalıydı ve ben her gün yeşimle, mehtapla konuşuyordum. muse seviyorduk. radiohead seviyorduk. yazıyorduk. o zamanlar saçmalıyorduk da. bir de mvö severler arasında furyalar çıkıyordu ara ara. muse onlardan biriydi. blog açmak da öyleydi. ama ben gerçekten iyi bi sayfa kurabileceğimizi düşünüyordum. çünkü biz yeşimle dünyayı kurtarmayı planlıyorduk.
şimdi kendi kıçımızı kurtaramasak da.
ve ben bu umutlarla durumu arkadaşlarıma açıkladım. mehtap ve aybike kabul etti. bu güzeldi. ama yeşim bu teklifimi geri çevirmişti. PİSLİK. öhöm ben yazamam edemem falan dedi başlarda. ama sonra benim gibi mükemmel bir mahlukata dayanamayarak ''peki'' dedi. fiskosortusu'ydü şuydu buydu aldık bir hesap. o gün bu gündür faaliyetteyiz.
aramıza çeşitli kişiler de katıldı. sena mesela. ama başka bir blogu daha olduğu için ayrıldı aramızdan. sonra da yeşim'in kardeşi, kuvvetli kalemiyle yeliz geldi. böylece gördüğünüz beşli tamamlandı (:

öyle miydi o ya jgfhf. 

ahahah.

anılarımızı tazeledik hey gidi.

vay be. yaşlandık oğlum. 

gibi. 
şimdi biraz da senden bahsedelim sonra ortak konulara geri döneriz. bildiğimiz üzere (ben biliyorum o yeter) hacettepe tıp fakültesine (hjgfgfd) başladın geçenlerde. en başından beri psikoloji istiyordun fakat puanın tutmadığı için hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldın. neler söylemek istersin bölüm üniversite ve hatta şehir seçimine dair? 
edit: taam ya sosyoloji. hemen gözünüzden düşmesin kız diye şeyaptım. 

komik şey. :) psikolojiyi çok istiyordum senin de dediğin gibi. ama puanları malumdu ve ben de çalışmıyordum. ygs'ye girdikten sonra tamam dedim, bu iş bitti. ikinci seneme merhaba. ailemi de bu duruma hazırlamaya başladım. ya aslında ben hem çalışırım hem dersane paramı öderim diye. böyle diye diye lys'yi getirdim. sınava girdim. heyecan yapmadım. mutlu çıktım.
umursamadığım içindi, mükemmelliğinden değil. sonra sosyolojiye gözüm kaymaya başladı. bu çileyi ikinci sene de çekemezdim. araştırdım. tamam dedim burayı yazacağım. o fikirle de sınav sonucunun açıklandığı günü getirdim. puanı gördüm ve hacettepe sosyoloji oluyor ehöhaühühüh tepkisini verdim.
ve oldu. istediğim okul ve istediğim bir bölüm. ama işin içine girince fark ettim ki ben sosyolojiyi daha çok seviyorum. hukuka giriş görüyorum mesela. bu beni çok mutlu ediyor. 
ankara hakkında da şunu söyleyebilirim: şu ana kadar hiçbir Ankaralı arkadaşım burası mükemmel demedi. ama ben bu şehre karşı güzel şeyler hissediyorum. duygu yüklü bir şehir. ulaşılmaz bir tarafı var. gururlu ve behzat ç Angaralı. ötesi yok bence. Hacettepe ise Türkiye'nin sayılı okullarından biri, ama ne kadar 'sayılabilir' bilmiyorum. iki gündür sistem gelmiyor,
kütüphaneden kitap alamıyorum, çıldıracağım.

hahah. 
ankara güzeldir. 
BUNU İSTANBULLU BİR ARKADAŞTAN DUYUYORSUNUZ. HADİ ŞİMDİ DAĞILIN. 

kessinlikle. Ankara'yı seviniz. Tunalı'da kahvaltı ediniz. Sakarya'dan sevgilinize çiçek alınız. 

gittin mi lan tunalıya?

yok yahu gidemedim. ama sırf vega için gidip Tunalı'da Ankara simidi yiyeceğim. zeytin peynirden usandım yemin ediyorum.

hay ben senin vereceğin meseja o zaman asdg. ben yapamadım bari siz yapın diyorsun yanii.       
simiiiit. özledim yahu. 

simit güzel de Ankara'nınki bir garip, nedendir bilemedim.
ince, yuvarlak
ahaha

oğlum iyi ki ankara güzeldir sevilir dedin lan
deminden beri yapmadığını yapmış gibi gösteriyor hiçbi şeyini beğenmiyorsun   
mal. 

ahaha çok tatlısın canım. yarın Kızılay'a gidiyorum. görüşürüz  
bu arada ben kayboluyordum geçenlerde.

hemen anlat!

çok pis rezil olacağım ama neyse. Güvenpark'ta annemle oturuyorduk. ben kitap alacağım 15 dakikaya dönerim dedim ve Burger King'in olduğu tarafa gittim. kitapçı bulamadım. japon pazarındaki güzel abiye sordum, Zafer Çarşısı'na git dedi. sora sora buldum ve Emrah Serbes isimli güzel bir insanın güzel bir kitabını aldım.
çarşıdan çıktım ve... DAN! burayı bilmediğimi fark ettim. bir amcaya sordum Güvenpark nerde diye. meğersem tam tersi yöne gitmişim :)
evet çok tatlıyım.

hiç yalnız başıma sokağa çıkmadım ankarada ama kaybolunmayacağını biliyorum asdg. bi keresinde gökçenin okulundan (tobb etü) armadaya kadar başarıyla yürümüştüm ama. 
istanbulla ankarayı kıyasladığında neler çarpıyor peki gözüne? 

ooo armada diyorsun. aştiden oralara az yürümedik be hey yeşim!
çok fazla şey var. ama hiçbir zaman bizim İstanbul'umuz muhteşem, lanet olsun buraya falan demedim. 
örneğin Melih Gökçek.

örnek verip çekiliyor musun yoksa açıklamaların da olacak mı asdg. 

belediyecilik anlamında katetmesi gereken çok yol var diye düşünüyorum. metrobüsü ele alalım, Avcılar'dan Beylikdüzü
bi dakika
arkadaşım geldi de

şu an bi röportajın olduğunu, onunla ilgilenemeyeceğini hatta bi zahmet odayı terk etmesi gerektiğini söyle.   

olmaaz.

tamam söyleme. ama şu an bi röportajın var. ve sen benim dediklerime göre hareket etmek zorundasın. çünkü elimde çirkin görüntü ve ses kayıtların var!

upps. devam ediyorum.

kadir topbaşı ne kadar sevdiğini anlatıyordun en son. devam lütfen.

...Beylikdüzü'ne bir metrobüs çalışması yapıyorlar.
ama 29 Ekim'e yetiştirmek için harcadıkları çaba görülmeye değer.
burda belediyenin kazdığı çukurlar Emrah Serbes'e konu oldu.
komik bir durum bence.
ayrıca İstanbul'da deniz var. ayrıca bulmak istediklerin hep dibinde.

bunda ankaranın hatta ankaralının (tamam onları korumuyorum) suçu ne ya. 
jfhdgh deniz yorumunu bekliyordum..gibi de değildi aslında. en azından senden beklemezdim.   

Ankaranın suçu yok,talihsizliği var daha çok.

deniz meselesini konuşmalıyız. neden bu kadar önemli? istanbul denizsiz bir hiç mi yani? bunu mu anlıyoruz bu söylenenlerden?

şimdi Ankara'da deniz olmadığını biliyoruz değil mi? evet. o nedenle çölde gibi hissediyorum kısmen. ama İstanbul daha ferah geliyor. ayrıca denizi ve güneşi bol olan yerlerde insanlar daha çok gülüyor gibi gelir bana hep. ben her zaman deniz gören bir insan değildim İstanbul'da da ama bir sahilde, ya da Beşiktaş'ta, ya da köprüde beni dinliyor sanki. bir şeylerin yorgunluğunu götürüyor.
nemsizlikten her dakika kremleniyoruz mesela. bu da var.

sence istanbullular ankaralılardan daha mı çok gülüyorlar? (evet buraya takıldım) 

hayır. ama Ankaralılar da gülmüyorlar.

o zaman şöyle diyeyim ben sana. ne zaman kim olduğunu nerede yaşadığını bilmediğim birisiyle tanışma aşamasında olsam ve karşımdaki insan bana istanbullu olduğunu söylerse aramızdaki konuşma şöyledir. 
- yaa ben de işte avrupadayım. burada doğdum. istanbulu da görürüm umarım yakın vakitte. ama ben avrupalıyım yaneee. 
söz konusu kişi ankaralıysa eğer, şöyledir. 
- hadi ya ankaralı mısın. ne güzeel. ben ne yazık ki avusturyada doğdum. hala da buralardayım. :/ umarım bi gün uzun boylu gelicem ankaraya. 
bu. 

görmediğin bir memleket hakkında önyargılı konuşuyorsun derim o zaman. İstanbul berbat bir yer değil. berbata yakın bazı konularda, ama değil ve bence Ankara-İstanbul karşılaştırması yapmak saçma.

derdim istanbuldan çok istanbulluyla ki benim. istanbulu sevebilirim. ama istanbulluların çoğu sevilmeyecek tipler. söz konusu ankara olduğunda işler değişiyor. ankayarı da severim ankaralıyı da. 
lan benim amacım ankara istanbul karşılaştırması yapmak değildi aslında jhgfhf nasıl geldik buralara. 
gözüne batan ufak tefek bi şeyler hani daha yeni geldin ya ankaraya onları öğrenmekti.

sorarım sana, kaç İstanbullu tanıyorsun? İstanbullu diye bir kavram yok. hepimiz bir yerden kopup gelmiş bireyleriz. bir puzzle'ı düşün, farklı parçaları birleştirdiğinde oluşan bütün İstanbul'dur. ve çok çok farklı yerlerden gelmiş insanlar mevcut, bunu hep garip ve güzel buldum. Ankara'daysa Yozgatlı da var, Çorumlu da, Ankaralı da. yine bir çeşitlilik söz konusu fakat İstanbul kadar hisse
dilmiyor.
hmm o zaman ufak tefek durumlardan söz edelim.
ben Keçiören'de kaldım mesela, birkaç gün. sadece oraya mı özgü bilmiyorum ama şoförler bir acayip, durduk yere kaza yapıyorduk. adamlar ne araca, ne de yayaya yol veriyorlar. o çok ilgimi çekmişti.
bir de çantama ve omzuma kuş sıçtı Güvenpark'ta. İstanbul'da kuşlar çok saygılı. belirteyim.

ya şimdi yine bi şey söylemek istiyorum ve sen yine ağzıma sıçacaksın be merve. hadi ben 'avrupalı'yım. yani yandan köşeden falan değil avrupanın ortasındayım. ve trafik başta olmak üzere biçok şey tuhaf geliyor. e ama yavrum sen istanbuldan geliyorsun. şoförlere bi acayip mi dedin ne dedin neydi o? 
(hayatımda hiç bu kadar kısa sürede bu kadar çok 'avrupalıyım' dediğimi hatırlamıyorum. fena ezdim. : p ) 

İstanbul'da yolun ortasına atladığında durmak zorunda kalıyorlar. fakat orda ezmeye kalkışıyorlar. hangimiz daha çabuk vazgeçecek? yaya mı, şoför mü? HAYDİ TÜRKİYE, KAFAMIZA SIKALIM!

son bilmem kaç yılın kaza raporunu bulsana bana bi yerden. ankara-istanbul bi KARŞILAŞTIRM yapalım. merak ediyorum.    
ayrıca tebrikler bana o kadar laf ettikten sonra kuşları memlekete göre ayırdın ya. DAHA NE DİYEYİM. 
burdaki kuşlar tuvaletlerini yaptıktan sonra bi yerlerini temizliyorlar ihihi. 

İstanbul'un trafiğinden kaynaklanan problemler de var ama. ben başka bir memleketten geldim ve garipsenecek bir şey aradım, bunu buldum. evet belki de böyledir. ama simit konusunda ciddiyim.
bizde temizlik imandan geliyor, düşün.


tamam lan tamam konuş izin veriyorum safg. bi soru sordum cevaplarını beğenmiyorum.   
aman da aman yemişler. asdfg.

ahaha keselim diyorsun. : p
BEN BU MEMLEKETTE KONUŞACAĞIM, BENİ SUSTURAMAYACAKSINIZ!

ooldu o zaman. 
ha bir de kaç istanbullu tanıyorsun bilmem ne diye sordun. istanbulluların çoğunun burnunun havada olduğunu burdakiler bile biliyor.   asdaf. ben işçi sınıfından bahsetmiyorum herhalde burada. saygımız var değil mi ama. 
evet şimdi gelelim ortak konulara. yani bloğa, arkadaşlara vs. 
bloğun geleceği hakkında ne düşünüyorsun yazar? 


konuyu uzatmak istemediğimden susuyorum.
7 sene sonra hepimiz evlenip en az 3 çocuk çocuk yapacağız.

sonra şeyaparız o konuyu ya. ;=) 


tam olarak bilemiyorum, böyle gider herhalde. ben yine hesabımı açıp yazmamam. sana benimle 43456789. kez röportaj yapmanı öneririm. gibi gibi. 
BİR DE MITTAKA GELİR YİNE. vuhu.
la şuna baksana: (bi link işte. ehe) 

böyle gider ne demek? nasıl ki nasıl gitsin? 
sayfa açılmıyor.

he tamam, evrenle ilgiliydi. demek ki gizliymiş eheheh.

evren kim merve?
dksfghds
diğer soruma cevap ver. 

evren'e mi? : p
yani ne bileyim, içimizdekileri dökeriz işte. ben yine bişiy yazabileceğimi ummuyorum.


yahu hiç mi büyük düşünmüyorsun, sen türkiye değil misin höf. 

ben hep büyük düşünürüm.
evren diyorduk? : p

yayınlarım ama?

ahaha.
bilemedim.

yıaaa öyle oluyor işte.  :)

yazarım ki noolcak

tamam o zaman.
evren kim merve? 

evren. ben kendisini facebook nimeti aracılığıyla tanıdım. bir sayfadan. ve kendisini tanımakla kalmadım, kendisiyle tanıştım. kalemi güçlü biri. her şeyi bu kadar açık, bu kadar güzel ve bu kadar küfürlü yazabildiği için seviyorum onu. hayranıyım da diyebilirim. böyle dediğimi-yazdığımı duysa harika bir insansın der ve gülücüğünü kondururdu. neden bilmiyorum ama iyi ki var. 

aklıma çok pis bir şey geldi o zaman (böyle dediğimi-yazdığımı duysa harika bir insansın der ve gülücüğü kondururdu). ehe ne diyorduk. 

neymiş? diye sorarlar mesela


küfür sence olmalı mı? yani günlük hayatta ister istemez kullanılıyor tabi ama benim merak ettiğim ekranlarda olup olmaması gerektiği. küfür sence 'olmamalı' mı diye değiştiriyorum sorumu. televizyondan izlediğin bir dizide işittiğin küfürler senin ahlakını bozabilir mi?  

benim ahlakımı küfür değil, sansür bozuyor.
küfür güzel bir şeydir, olması gerektiği yerde güzeldir daha doğrusu. kaba olması beni pek ilgilendirmiyor. Evren'in yazılarında bolca var mesela, ama yazdıklarına bir samimiyet katıyor. evet öyle. çünkü konuşurken de kullanıyor. kısaca, ahlak dediğimiz şey bir küfürle bozulacaksa hiç olmasın daha iyi diyorum.


genel olarak sansürden konuşalım o zaman biraz da. örneğin 'av mevsimi' adlı filmin televizyonlarda yayınlandığı zaman 'gay' kelimesinin sansürlenmesi çok konuşulmuştu. 
'sansür nereye gidiyor böyle' dedirtti herkese. ve evet, sansür nereye gidiyor böyle? 

s.kime kadar yolu var diyorum.
(güzel dokundurmaydı ne dersin?)

ahaha
yep.
hissettiriyor bi de falan : p

ahahahaahaahahaha.
evet :D
tek cümle yazmışım la
ama sansür meselesi beni sıkıyor.

uçak biletin, otel, yeme içme, rehber, hatta anasını satayım alışveriş paran, her şey dahil, cebinden 10 kuruş çıkmayacak, bi gezintiye çıkıyorsun, nereye gitmek isterdin? 

ups. güzel soru.
plütona gitmek isterdim.

neden peki?

küçük prensi aramaya ordan başlayabileceğimi düşündüm. bir de plütona üzülüyorum. o nedenle.

burak aksak geldi şimdi aklıma. 
küçük prensi buldun diyelim. ne olurdu? 

senin gülün benim derdim.

içimden 'aaay' dedim yemin ederim. ama dışımdan ahahaha yaptım. üzgünüm. 
bi kez daha sormuştum ama o zaman saçmalamıştın. sence koyun o çiçeği yedi mi? 

koyun çiçek yemez arkadaşlar. ot yer. bence yemedi. benim hala umudum var.

ben yemiş olduğunu düşünüyorum ama nedense birileri 'yedi bence de' dediğinde üzülüyorum.  demek ki benim de hala umudum var, gizlediğim. 


eğer yemişse kurbanda onu acı son bekliyor.


hilal cebeciden konuşmak istiyorum ben. bunu neden yapmak istiyorum bilmiyorum ama istiyorum işte. 

mal, aptal, gerizekalı falan demeyeceğim. insanlar onu bu kelimelerle seviyor genelde.
türk düşünürüyüm dediği için de, hep ben tatlıyım, pampişim dediği için de böyle söylüyor olabilirler.
ama ben binlerce gencin onu düşünerek mastürbasyon yaptığına inanıyorum. saygı duyuyorum. pozlara devam!


çok basit kaçacak evet ama ben bu bayandan tiksiniyorum. ve başka türlü nasıl ifade edebilirim kendimi bilmiyorum. 
yahu bu insanın annesi babası arkadaşları sevgilisi yok mu, hatta ileride belki çocuğu olacak. bilemeyiz. çirkin değil mi yaptığı. gördüğümüz kadar aptal mı yoksa o da 'gizli akıllı'lardan mı?
merve, ben bunu çok merak etmiyorum. ama kıl oldum abi!

o zaman gizli akıllı.
zamanında Fatih semtinde magazincilere yakalanan bir insan. Fatih'te ne arasın magazinci? ama beni ilgilendirmiyor, kendi düştüğü rezil durum için güler geçerim. o yansın.


aşk kırıntısıyla doymaktansa, tek başına aç mı kalırsın bu hayatta?

aza kanaat ederim.
tek başına diye bir şey yoktur, bazen evinde yalnız kalınca kendi kendine konuşursun, ikinci bir ses olsun diye.
ama bilemiyorum biraz kafam karışık.

kendisiyle konuşuyorsa, 'kaç başı'na olabilir bi insan? 

tek başına.


son olarak eklemek istediğin bir şey varsa eğer, lütfen. çekinme. kendi bloğunmuş gibi..eöö.


ehehe.
loveandpeace diyorum. küfürü seviniz diyorum. iyi geceler.


iyi geceler fiskosçular.



not: çok uzun oldu evet. AMA TORPİL YOK. lütfen. 

5 Ekim 2011 Çarşamba

Röportaj vol. 5

evet sayın fiskos okurları uzun ve röportajsız bir aranın ardından tekrar karşınızdayız. bugün ecem adlı bir arkadaşımızla 5. röportajımızı gerçekleştiriyoruz.

oleeey heyecanlıyım gençler


öncelikle merhaba ecem. 'röportaj yapcam ben' diye ısrar ettiğin için teşekkür ediyoruz sana. daha önce böylesini görmemiştim hiç. bize biraz kendinden bahsetmeni isteyeceğim doğal olarak. anlat bakalım kimsin sen?

hahah evet ben daha önce görülmemiş bir insanım,taa ki 26 mayıs 1995 tarihine kadar ayrıntı ister misin yoksa direk gireyim mi konuya


ayrıntılar önemlidir. lütfen.

ben ikizler burcuyum gençler.ne yapıp ne yapmayacağımı kendim bile kestiremiyorum bazen bu kadar dengesiz olmak midemi bulandırıyor kelimenin tam anlamıyla böyle konuşmayı çok seviyorum,şarkı söylemek en büyük terapim şimdi sen tekrar sor hehe


peki başka nelerden hoşlanırsın?

müzikten, fotoğraflardan, özgürlükten.


özgürlükten kastın nedir peki?

istediğim kişi olacağım,yapmak istediğim her şeyi yapacağım.


özgürlükten hoşlanıyorsun peki ne kadar başarılısın bu konuda? yapabiliyor musun, özgür müsün?

henüz özgür olamadım,bilirsiniz.türkiyede genç kız olmak...elimden geldiğince kendimi aşmaya çalışıyorum sadece.


neler yapıyorsun mesela? neler yaparak veriyorsun amacının sinyallerini diyelim hatta.

annemin karşısında durmaya çalışıyorum daha napayım? (gülüşmeler) hep bunun hayalini kurmuşumdur.röportaj veriyorum,böyle parantez içine güldüğümü yazıyolar falan.hayalperestim.


nelerin hayalini kurarsın peki? en büyük hayalin, ya da ufak tefek hayallerin neler?

isveçte sessiz sakın bi kasabada yaşamak istiyorum bi süre, onlarca yıllık yorgunluğu atmak istiyorum beynimden emekli olmak yani bi nevi hehe en büyük hayalim bir grubum olması,kendi şarkılarımı yazmak,sesimi dünyaya duyurmak


nelerden bahsedersin o şarkılarda? en çok ne demek istersin 'dünya vatandaşları'na?

all we need is love derim,yeterince açık ve net bir mesaj değil mi ama hehe


peki öyle mi gerçekten? evet ihtiyacımızın olduğu kesin ama mümkün mü dersin?

öyle,ben sevmeyi,sevilmeyi,değerli görülmeyi çok seviyorum.mümkün mü'ye gelince,biz istersek her şey mümkün.


insanoğlu ne olursa olsun kendini düşünen bir varlık. çıkarlar uğruna kurulan hayatlar, sevilen insanlar var.

kesinlikle. evet sevmeyi seviyorum,ama sevildiğimden asla emin olamıyorum bak nasıl progresifleştim yine


sevmek ve sevilmek çok güzel şeyler tabii. çaktırmamaya çalışıyoruz, karşımızdakinden bir şey beklemediğimizi iddia ediyoruz ama aklımızın bir köşesindeki 'acaba..' zor duruma sokuyor bizi.

ama yok öyle bir şey tabii ki.


okuldan konuşalım biraz da. kaçıncı sınıftasın şu an

öhöm ben lise 3teyim,dil bölümündeyim.ingilizce öğretmeni olmak istiyorum 8)


var mı peki 'şimdiden' bi sıkıntı geleceğe dair? ygs saçmalığından korkma, işsiz kalmaktan tırsma vs.

ygsden tabii bir ölçüde korkuyorum iş için pek sıkıntım yok dilin önü açık diyolar ama bu ülkede ne olacağı da belli olmuyor 'kararında' korku hepimiz için gerekli! hehe


isveçi çok sevdiğini biliyorum. nedenini söyle de herkes bilsin!

beyler ben anders friden'i çok seviyorum! evlenicez bize biz hahah adam evli zaten yahu


madem konuyu anders beye getirdik o zaman biraz da müzikten bahsedelim. METALCİSİN KIZIM SEN

metalci kelimesi hoş değil sanki evet,metal dinliyorum


eskiden ne dinlerdin mesela? kendini bildin bileli metal dinlemiyorsun herhalde :)) nasıl başladı bu metal sevgisi. ilk kimlerle başladın hiç konsere gittin mi?

eskiden ne dinlerdiiim hıımm tabi pop dinlediğim zamanlar oldu ilkokuldayken çocukken mozart dinledim bir geçiş dönemi oldu sonra evanescence ile başladım


bence herkesin pop dinlediği zamanlar olmuştur. ama önemli olan o zamanları atlatmak asdag. birazdan soracağım soruda gayet ciddiyim. ve merak ediyorum. 'türkiyede metal dinleyicisi olmak nasıl bir şey?'

önyargılarla boğuşmak zorundasın gerçi artık bir şeyleri umursamamayı öğrendim ailemden de tepki gördüm ama büyüyorum,anlamaya başlıyorlar şu an bu konuda rahatım,müziğimi dinlerim,kimse de bişey demez


müzik konusunda gııcık bi tipimdir ben. biraz önce blog sayfasında bir yazı paylaştım hatta bu konuyla ilgili. içimde minik bir faşist olduğundan bahsettim. 'müzik yaptığını sanan'lara gıcık oluyorum.
ve bu insanları dinleyenlere de gıcık oluyorum. 

bakınız katy perry hahaha


en basit örnekler günümüzün yerli popüler şarkıcıları demet akalın serdar ortaç vs. katy perry'yi bizim 'yerli'lere tercih ederim biliyor musun.  

çok gitmek istediğin bi konser var mı diye sormuyorum vardır elbet kimin? 

in flames vardı gittim,şimdi sıra evanescence'te.


sosyal medya hakkındaki fikirlerin neler peki? ne kadar vakit ayırıyorsun? önemli mi gerekli mi değil mi?

çok vakit ayırıyorum elimde değilmiş gibi kapatıp bi daha asla açmak istemiyorum


neden? 

zaman öldürmekten başka bişey yaptığı yok moralimi bozuyor hatta


yani günümüz teknolojisinin önemi belli. artık herkes herkesle internet üzerinden iletişime geçiyor. heh zararları da tartışılır tabi burada. ama yararları olduğu da kesin. internetsiz bir hayat düşünebiliyor musun peki? internetle hiç tanışmamış olsaydın düşünürdün elbet ama internetle bu kadar haşır neşir olduktan sonra, yine de düşünebilir misin?

çok uğraşırsan alışırım bence düşünmeyi öğrenirim


ben emin değilim. interneti sevdiğim kesin. internette vakit geçirmeyi sevmediğimi söyleyemem kesinlikle. çok güzel amaçlar için kullanılabileceğini de düşünüyorum. ama sokağı da unutmamalı. 

böyle konuşma yeşim ağlıcaaam


artık dünyayı internetten kurtarabileceğini sanan insanlar var. madem sesini dünyaya duyurmak istiyorsun - evet burdan pek amacına ulaşamıcaksın ama olsun - söyle bakalım söylemek istediğin ne varsa. kim bilir. belki bi işe yarar.


sesim derken şarkı söylemek istiyorum hheehe


yok lan 'sosyal mesaj' içeren bi şey işte : p yani örneğin televizyondasın şu an. ne demek istiyorsan de, herkes seni dinliyor diyolar ne dersin? öyle bi şey işte.

birbirinizi üzmeyin,ezmeyin. sevin işte oğlum hayat çok kısa.


sıçıp batırmayın yaşayın işte.


evvet!



bu da böyle bir röportajımız işte. arşivdeki yerini alacak. 10 sene sonra tozsuz dumansız geri açılacak. çünkü blogspot çok temiz çalışıyor!

not: benim kadar çok kullanan bir insan daha vardır umarım şu 'peki'yi. ne aşk ama. (search kısmına 'peki' yazın. sonuncuyu saymazsak 8 defa kullanmışım. rezillik.)




4 Ekim 2011 Salı

içimde minik bir faşist var.

söz konusu müzik olduğunda 'saygı duymalı', 'herkesin zevki kendine', 'bırakın isteyen istediğini yapsın' düşünceleri terk ediyor kafamı. ve bundan rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. çünkü asıl rahatsızlık duyması gerekenler demet akalın, serdar ortaç, ismail yk, petek dinçöz ve diğer müzik yaptığını sanan insanları dinleyenler.


müziğin insan hayatındaki öneminin çok önemli olduğu düşüncesindeyim. o kadar önemli ki, karakteriniz ve hayat tarzınız müzik zevkinizi, müzik zevkiniz de hayat tarzınızı ve düşüncelerinizi etkiliyor.
çoğunuza saçma gelecek biliyorum ama last.fm sayfasını kurcalayıp da karakter analizi yaptığım zamanları biliyorum. ailem, akrabalarım, arkadaşlarım, etrafımdaki insanların hepsinin dinlediği müzik tarzlarıyla karakterleri arasında çok ciddi bir uyuşma var.
ve evet sırf bu yüzden 'müzik' yapmadığını düşündüğüm insanlara karşı önyargılyım ben. saçma sapan sözlerin altına döşenmiş bir önceki bilmem kaç yüz şarkısının tekrarı olma özelliği taşıyan melodiler ve yetersiz kalacağı düşüncesinden olsa gerek görselliğe çok fazla önem verilmesi, dinlenmeyi hak etmese gerek. çünkü müzik kutsal bir şeydir (burda da 'sözde inançlı'lara laf etmek var aslında ama onu başka bi yazıya bırakalım). herkes müzik dinlememelidir belki de. müzik dinlemeyi hak etmelidir önce.*

müzik, 'dünya vatandaşları'nın ortak dertlerini dillendirebilir. bir milletin göğsünü kabartabileceği gibi, yine kendi milletine dersini de verebilir. müzik, aslında sizin demek istediğiniz ama bir türlü diyemediğiniz birçok şeyi söyleyebilir. müzik sizi rahatlatır. ağlatır. gülümsetir. ağzınıza edebilir bazen. birilerini hatırlatır. insanoğlunu sevmeniz için nedenler katar hayatınıza. çok sevdiğiniz bir filmin en sevdiğiniz sahnesini daha da güzel kılar. başka insanların hayatlarından hikayeler öğretir size müzik. bu liste de diğer 1234358957869344 nedenle uzar gider.

en güzeli de. aynı zevklere sahip farklı yerlerde ülkelerde yaşayan insanları bir ayara getirir ve çok güzel arkadaşlıklar kurmalarına neden olur. (eheh.)

ve ne gereksiz tüy demet akalın, ne sarışınlığın simgesi petek dinçöz, ne zeytin yememeye sebebiyet verebilecek serdar ortaç ve diğer 'ünlü'ler müziğe hiçbir şekilde katkıda bulunamaz.

dinleyiciler hakkında ne düşünmem gerekiyor bilmiyorum. ama ciddi derecede şüphelerim var mazoşist olduklarına dair. abi insan bilet alıp da demet akalın konserine gider mi lan?!

*herkes müzik yapmamalıdır belki de..

her neyse. şimdi biraz müzik dinleyeyim.